Klinik Psikolog Tülinay Kambur
Ölümün inkârı ile insan ruhunun bölünmesi el ele gider. Ölümlülüklerini hatırlatan her şeyden dehşete kapılan insanlar, yaşantılarının büyük bölümünü kendi içlerindeki bilinçdışı bir bölgeye iterler. Böylece hayat bir karanlıkta kalma uğraşına döner (Gray 2022).
Bu bölünmüş dünyanın bir tarafında Matrix, diğer tarafında gerçek dünya var. Gerçek dünya Matrix’ten bin bir çaba ile kaçabilmiş bir yer. Burası soğuk, burada gökyüzü görünmüyor, giysiler yırtık pırtık, yemekler çeşitsiz. İnsanlığın kendi hatalarının sonuçlarının gözle görüldüğü bir yer. Gerçek hayatta başka hiçbir yerde olmayan danslar, coşkular, haz ve neşe de var. Matrix’te yaşanamayacak sıcacık sevişmeler ve sahici orgazmlar burada yaşanabiliyor. İnsanlar yakın ve birlikte olduğunu hissedebiliyor.
Matrix’te ise giysiler gıcır gıcır, istenilen her şey var, gökyüzü apaçık. Burada kimsenin bir yeri gerçekten kanamıyor, kimse hakikaten üşümüyor. Matrix insanların en derin fantezilerinde, hep olmasını arzu ettiği o dünyanın resmedilmiş hali gibi. Yani anne karnına geri dönmek ve orada yaşama arzusunun. Bu öyle bir arzu ki; insanın burada sanki canı hiç acımıyor. Burada zaman hiç geçmiyor. Matrix’teki insanların aileleri veya bir yakınları yok, kimsenin nereden geldiği ve nereye gittiği belli değil. Kimsenin yaşlılığı da çocukluğu da yok. Burada ölüm yok. Hiçbir şey gerçekten eskimiyor ve çürümüyor; ama gelişmiyor, dönüşmüyor veya değişmiyor da. Sanki her şey sonsuz bir sabitlik içinde çivilenmiş. Herkes kimsesiz ve çok yalnız. Her şey mekanik. Burada herkes bir kapsülün içinde, kendi çabasıyla değil, hortum ve borularla besleniyor. Kimse nasıl yemek bulacağını düşünmüyor. O kapsüller ki; insanlara anne karnında olduğunun güvenini veriyor ve sürekli bir boşlukta salınma hali yaşatıyor. Yoğun alkol veya madde kullanmışken hissedilen sarhoşluk gibi, her şeye kadir olduğu hissedilen anlar gibi, yakın hissedilmeyen ilişkilerde yaşanan cinsellik gibi, bir topluluğun içine akıp sürüklenmek gibi, ötekilere ne olduğunu daha doğrusu ötekilerin var olduğunu anlamadan yaşayıp gitmek gibi. Herkes kendi kapsülünün içinde olduğu zaman kimsenin kimseye gerçekten dokunma ihtimali de olamıyor. Sahici bir yakınlık ve temas ihtimali ortadan kalkıyor.
Hal böyle olunca Matrix’tekiler, gerçek ve hayal, doğru ile yanlış, hak ve haksızlık, suç ve masumiyet arasındaki farkı ayırt edemez hale geliyor. Peki insan ne oluyor da Cypher oluyor, Smith oluyor? Bir insan neden Matrix’te yaşamak istiyor? Gerçek olmadığını bile bile o hayalin içine kendini sıkıştırıyor. Kim bile bile suçun veya yanlışın ne olduğu konusunda kafası karışsın ister? Kim bile bile kendisini tehlikeli durumların göbeğine öylece bırakıverir? Kim aslında hiç güvenmediği zalimlerin insafına ve merhametine kendini teslim eder? Ya da kim kendisini çok iyi zannederken aslında zalimin ta kendisi olur?
Belirsizlik korkusu ve tanıdığı arama arzusu öyle bir şey ki; bazen sahte olan gerçek olana tercih edilir. Bilinmeyen ve hakiki olan, insanın önüne beklenmedik acıların çıkabildiği, kendinden ötesini hatta kendisini dahi çok az kontrol edebildiği bir haldir. Tanıdıklık hissi içinde kendini hapsetmek ise sahte bir biçimde kontrolün olduğu fikrine kapılmayı sağlar. Filmde Cypher, “Sulu ve lezzetli bifteğin gerçek olmadığını biliyorum ama yine de üşümekten, lapa yemekten ve Morpheus’ten sıkıldığım için bunu tercih edeceğim,” der. Çok ilginç bir şekilde Cypher, kendi hafızası ve deneyimlerinden bütünüyle vazgeçip kendini tamamen Smith’in tehlikeli kollarına teslim ederken aslında bundan sonra çok güvende olacağına dair bir yanılsamaya inanır ve bu kaçınılmaz olarak onun sonu olur. İşte belirsizlik ve kırılganlık insanlık için öyle korkutucu, öyle tehdit edici ve dayanılmaz zannedilen durumlardır ki hakiki tehlikeler tercih edilebilir olur. Yeter ki insan o anı, o acıyı, o durumu kesinlik illüzyonu ile kurtarsın. Fakat insan kendini böylesine bir ölümsüzlük hayali içine sıkıştırdığında sadece acıları ve korkularından kaçmış olmaz, aynı zamanda kendi potansiyelini gerçekleştirme ihtimalini de kaybeder. Zira bir insanın güçlü yanları ve becerilerini keşfetmesi ve geliştirmesi ancak belirsizliğe tahammül ederek mümkün olabilir. Ancak bir şeyleri bilmediğini idrak ederse öğrenmeye tahammül edebilir.

Fakat bir kişi çok aşağılanmış, çok değersiz hissederse bu sahteliğe çok daha fazla tutunur. Keza o aşağılanmış taraf belli olmasın diye hep karanlıkta kalmak ve sabitlenmek bile bir seçenek olacaktır. Eğer değerli hissetmekle ilgili bir çabaya girilirse, bir zamanlar hissedilen değersizlik bilgisi saklanamaz hale gelir. Bir şeyin varlığı gündeme gelirse yokluğu da akıldan çıkmaz. Sırf bu yüzden -bir zamanlar çekilen acıyı ve acının tekrar olma olasılığını kabul etmemekten- eldeki güzellikler de kaçar. İşte Cypher bu yüzden tüm hafızasından kurtularak kendisini bir kapsülün içine bile bile hapsetmek ister. Gerçek dünyada kendisine ait hissettiği bir yer bulduğu an Cypher, eskiden ve şu an elinde olmayanları görür ve yaşadığı hayal kırıklıklarına dayanamayacağını düşünür. Her şeyin en baştan iyi olması gerektiği fikrine takılı kalır ve kendini yeniye adapte edemez. Neo ise, sahtelikten gerçekliğe doğru bir yolculuğa çıkmıştır. Neo gerçekliğe ve gerçekliğin getirdiği tüm kırılganlık, kayıp, acı ve belirsizliklere daha çok dayandıkça kendi gücünü ve potansiyelini de artırmaktadır.
Smith ise, bir birey olarak, tek başına hayatta bir değeri olabileceğine inanmadığı için tüm dünyayı kaplarsa ve her yeri işgal ederse bir değerinin olacağını sanır. Aslında bu konuda haksız da değildir çünkü Smith ve tüm ajanlar o kadar güçlü ve yenilmezmiş gibi görünmelerine karşılık, gerçekte bir bedenleri bile yoktur. Gerçek ya da sahte dünyada fiziksel hiçbir izleri veya kalıntıları yoktur. Sadece bir tuşla yok edilebilir durumdalardır. Bu da ajanları ve Smith’i son derece kırılgan, güçsüz ve dayanıksız yapmaktadır. Smith aslında dehşet içinde yaşar. En ufak bir virüsün ona bulaşması ve onu yok etmesinden korkar. Tek bir virüsle hayatta kalamayacağına, tek farklı bir sesle kendi düşüncelerine sahip çıkamayacağına, tek başka bir arzu ile kendi arzularına hâkim olamayacağına inanmaktadır. Çünkü kendine ait bir bağışıklığı henüz yoktur. Bu yüzden tek başına biri olarak ötekilerle yaşaması ona göre imkansızdır. Ötekiler onu yiyip yutacak ve o da bu durum karşısında en ufak bir hayatta kalma iradesi gösteremeyecektir. Zaten Morpheus’a söylediği şu sözlerle bu hissettiklerini anlatır: “Memeliler çevresine uyum sağlar. Siz bir yere yerleşir ve çoğalırsınız. Kaynaklar tükenene kadar kullanır ve yayılırsınız. Hayatta kalmanızın tek yolu başka bölgelere yayılmaktır. Virüssünüz ve sizden tiksiniyorum. Bu kokudan nefret ediyorum ve her seferinde bana bulaşmasından korkuyorum.”
Evet gerçek insanlar tüm sıvıları ile birlikte yaşamaktadırlar. Terlerler, dans ederler, sevişirler, sarılırlar. Parçacıkları, tükürükleri etrafa ve birbirlerine saçılır ve hiçbiri bu sebeple ölmez. İşte Smith bu bulaşmadan kendisini korumak için son derece steril bir yaşam inşa etmek zorundadır. Smith için, birbirlerine dokunamayan ve her an başka bir şeye dönüştürülebilen insanların dünyasının bekçisi olmaktan daha iyi bir seçenek var mıdır? Nitekim bu bekçilik Smith’i birinci filmin sonuna kadar epey idare edebilmiştir. Smith, insanların otantik ve içi dolu bir benlik geliştirebilmeleri için gerekli olan konuşma, dinleme ve düşünmeyi engellemeye çalışır. Kabul görmek, sevilmek, yalnız kalmamak için o dönemin kabul edilenine yani ajanlara dönüşebilen insanları kullanır. Fakat Neo’nun onu öldürmesi ile tüm bu kurduğu tezgâh bozulmuştur. Hâl böyleyken, sadece bekçilik yapmak onun için yeterli olamaz. Virüslerden bu kadar korkan biri için artık virüse dönüşmekten başka çare kalmamıştır.
Virüse dönüşen Smith, her yere yayılarak ötekileri de kendine dönüştürür ve tüm farklılıkları yok etmeye başlar. Onun için tek bir farklılık ve kendisi dışında bir canlının hayatta olması, ona ölüm tehdidi gibi gelmektedir. Kendinde olmayan ve başkasında olan bir şeyi görmeye dayanamaz. Mutlaka hepsine sahip olmalıdır. Bu yüzden ya her şey Smith’e dönüşmeli ya da Smith her şeye dönüşmelidir. Herkesi ele geçirmek ve işgal etmek önce onu tatmin edecek zanneder fakat gittikçe anlar ki bu şekilde tatmin olmasının bir yolu yoktur. Kendini müthiş amaçsız hisseden Smith, var oluşunun amacını ve hayatının anlamını bulamaz. Çünkü anlam bulabileceği bir içi henüz yoktur. Henüz yoktur! Çünkü artık ölebildiği için bir içinin oluşması olasılığı doğmuştur. Artık Smith’in anlam bulma yolculuğu da başlamıştır.
Bu yolda Smith, Bane’in bedenine girmeyi dener. İlk olarak bir beden sahibi olunca anlam bulabileceğini düşünür. Aynı zamanda Matrix sakinlerini kendisine dönüştürerek anlamlarını çalmaya ve kendine almaya çalışır. Bunlarda pek başarılı olamayınca bu sefer başkalarının anlamlarına göre kendisini konumlandırarak şansını deneyecektir. Bu doğrultuda bulabildiği en iyi yöntem, Neo’nun zıttı veya negatifi olarak kendisini konumlandırmak olur. Fakat maalesef bu da özgür ve otantik özellikleri olan bir varlık olarak hissetmesine yetmez. Evet, artık hisleri oluşmaya başlamıştır. Ama henüz iyiyle kötüyü ayırt edemez, bir ötekine ne olduğunu ve kendisinin ötekilere ne yaptığını anlayamaz, empati kurabilmesi mümkün değildir. Şimdilik tek hissedebildiği hasettir. “Başkaları ve herkes olarak” bu hasedini sakinleştirmeye çalışır. Herkesi kendine dönüştürerek adeta onların hepsinin hayatlarını emer ve kendisine kattığına inanır. Fakat her yer artık Smith olduğunda, geriye haset edecek bir canlı dahi kalmaz ve kendi anlamsızlığı ile baş başa kalmak zorunda kalır. Nitekim 3. filmin sonunda Neo’ya sorduğu soruda çok samimidir; “Hala neden ısrar ediyorsun” derken, aslında Neo’nun hayatı ile ilgili anlamını merak edip, anlamaya çalışmaktadır. Neo’daki sahicilik ve gerçeklik Smith’te yoktur, Smith çalarak hayatta kalmaktadır, kendisi olarak değil. Bu yüzden de Neo’nun yaptıklarını kavrayamaz. Ama Neo’ya sorduğu soru onun açısından çok önemli bir gelişmedir. Çünkü ne anlama geldiğini henüz anlayamasa da ilk defa kendisinde olmayanla bir parça yüzleşmeye başlamıştır.
Peki bu anlam ne menem bir şey olsa gerek? Aslında filmde tam da bunu izlemiyor muyuz? Bu soruyu ve cevabını! Smith bütün film boyunca bu anlamı yanlış yerlerde arayıp durur. Neo ise başka bir yol seçer ve ciddi bir mücadele ile kendi anlamını yavaş yavaş inşa eder. Tabii bana kalırsa Smith sonunda anlamı hakikaten de bulur ama bu, yazının sonunun konusu.
Neo’nun hayatı boyunca aradığı ve bulmayı istediği sorular vardır. Trinity, Neo ile ilk tanışma sahnesinde, aslında Neo’nun aradığının Morpheus olmadığını, bazı sorular ve o soruların yanıtları olduğunu söyler. Morpheus ve Neo’nun ilk tanışma sahnesinde ise Morpheus Neo’ya “Bir şey bildiğin için buradasın, ne bildiğini açıklayamıyorsun, ama hissediyorsun, tüm hayatın boyunca hissettin, Dünyada ters giden bir şeyler var, ne olduğunu bilmiyorsun ama orada olduğunu biliyorsun, sanki seni çıldırtan beynindeki bir kıymık gibi” der. Kâhin ise Neo’ya “Sen buraya seçim yapmaya gelmedin, yaptığın seçimlerin anlamını anlamaya geldin” der. Hepsi de Neo’ya aslında Neo’nun bir içi ve bilinçdışı olduğunu anlatmaya çalışırlar. Her ne kadar Neo, Morpheus, Kâhin ve Trinity’ye, hayatını kontrol edemediği fikrinden hoşlanmadığını, kadere inanmadığını, tüm bunların bir oyun olduğunu düşündüğünü çeşitli şekillerde söylese de, bir tarafı ile bir iç dünyası olduğunu, orada kontrol edemediği bir bilinçdışının olduğunu hissetmektedir. Freud (2021), bilinçdışını keşfettiğinde aslında insanın kendi zihnini öyle zannettiği gibi kontrol edemediğini de fark etmiştir. Ayrıca insanın çoğu seçiminin kendi bilinçdışından geldiğini ve çoğu zaman bilinçdışı olarak yapılan seçimlere ancak yapıldıktan sonra anlam verilebildiğini belirtmektedir.
Freud (2021), kendi zihnimizin efendisi olmadığımızı anladığında, ardından kendi zihnimizi ve kim olduğumuzu anlamak için ne yapmak gerektiği sorusunu devreye sokar. Bir insan kendi zihnini tamamen yönlendiremiyorsa o özgür biri midir? Veya burada özgür iradeden bahsedilebilir mi? Bu sorular ve cevapları ancak çıkılacak yollarda bulunabilecek olsa da o yola çıkıp çıkmamayı seçmek insanın elindedir. Hangi hapı içmeyi seçtiğimiz bizim kim olduğumuzu ve kim olabileceğimizi gösterir. Kim olduğumuzu keşfetmeye, dönüştürmeye, geliştirmeye yönelik bir seçim yapabiliriz. Veya bilinçdışının ve insan zihninin ne olduğunun anlamlarını çok başka yerlerde aramayı seçebiliriz. Filmde de pek çok yerde tekrarlandığı gibi, nasıl yaşamayı seçeceğimiz veya neye inanacağımız kim olduğumuzu belirler. İç dünyamızın olduğuna inanacak mıyız? Yoksa olan biten her şeyin sebebini dışarıda mı arayacağız? Mesela kaderde? Ruhani varlıklarda? Siyasette? Erkeklerde? Kadınlarda? Bilimde? Akılda? Bilgide? Veya bir iç dünyamız olmadığını iddia edip, yaşamlarımızı dışarıdaki mimarların simüle ettiğine mi inanacağız? Yoksa bir iç dünyamız olduğunu anlayıp ona sırtımızı yaslayarak mı yaşamımızı sürdüreceğiz?

Rüyalarımızın, bilinçdışımızı ve iç dünyamızı anlamak için bir araç olduğunu kabul etmeye başladığımız zaman Morpheus’un da dediği gibi ‘tavşan deliğinden düşmüş bir Alice’ gibi hissedebiliriz. Tüm bu bahsettiğim mesele, uhrevi bir kişisel gelişim meselesi değildir. İç dünyanın ne olduğu hakkında düşünmek bazen zor olabilir. Zira bu konuyu düşünmek insanın kırılgan doğası ve belirsizliğin kaçınılmaz olduğu gerçeği ile yüzleşmeye neden olur. Zaten insanın bir içinin olduğunu kabul etmesi ve orada neler olduğunu anlama çabasının kendisi de sonu belirsiz bir yolculuğa çıkmaktan farksızdır. Peki tüm bunları yapmanın yanında bir öteki ile yakınlık kurmak ve gerçekten bir bağ inşa etmekte aynı şey değil midir? Biri ile derinlemesine bir bağ kurabilmek de o belirsizliği kabul etmek ve kırılmayı göze almakla olmaz mı ancak?
Sahici bir yakınlık kurabilmek için iç dünyada bazen bir savaş vermek gerekir. Bu savaş 4. filmde Neo ve Trinity’nin kavuşmasını önlemek için tüm Matrix sakinlerinin bir orduya dönüşüp, onları engellemesi ve onların da tüm bu ordulara rağmen el ele tutuşmayı başarmaları ile çok iyi anlatılmıştır. Bir öteki devreye girdiği zaman anne karnında yaşamaya devam edilemez. Oradan çıkma zorunluluğu devreye girer. Bu tabii ki hakiki bir temas veya yakınlık olması durumunda geçerlidir. Yoksa bazı ilişkiler iki kişinin ayrı ayrı anne karnında hissetmesi ile hatta aynı anne karnında hissetmesi ile de devam edebilir. Ama bu ilişkilerden doyumlu hazlar veya sahici yakınlıklar çıkmaz. Nitekim bu hayatta herkesin aradığı ve bulmaya çalıştığı, bazılarının bulduğu, bazılarının bulacağı veya bazılarının hiç varlığından bile haberleri olmayacağı şey de böyle sahici bir aşk veya sahici bir yakınlık değil midir? Derin bir bağ kurulan öteki ile, insanın kendini o akışa bırakabilmesi, bir harmoni içinde ilişkilenebilmesi, ilişkinin bir parçası gibi hissederken ve oradan zevk alırken kendini de yok etmeden varlığını sürdürebilmesi herhalde bir bebeğin memede güvenle zevklenirken aynı zamanda kendi içini geliştirip büyüyüp serpilmesine benzemektedir.
Kısaca Matrix filminde, hakiki bir yakınlık, sağlıklı bir temas, rahatça bir ötekinin kucağına kendini bırakıp orada keyif alırken bir ötekine güvenebilmek, sevebilmek veya sevilebilmek gibi deneyimler için Matrix’ten çıkmayı göze alıp, o sancılı doğumun gerçekleşmesine izin verebilmek gerekmektedir.
Böyle zor bir seçimi yapabilmek için de çoğu zaman -belki de her zaman, bundan emin değilim- bir ötekine ihtiyaç duyulur. Birini idealize edip izinden gitmek kuvvetli bir doğum nedeni olabilir. Tıpkı Neo’nun Morpheus’u araması ve onun aracılığı ile kırmızı hapı seçmesi gibi. Veya birine kavuşma motivasyonu da bir doğum nedeni olabilir. Tıpkı Neo’nun aslında kırmızı hapı seçmeden önce çoktan Trinity’e âşık olması gibi. Zaten Neo için filmlerde verdiği büyük mücadelelerde ona kuvvet veren ve bazı seçimleri yapabilmesini sağlayan en önemli şeylerden biri Trinity’e olan aşkı olmuştur. Neo filmler boyunca agresyonu, kibri ve kırılganlığı ile yüzleştikçe gücünü artırmıştır. Neo’nun ikinci filmin sonundaki mimarla görüşmesinde, önceki 5 Neo’dan farklı bir seçim yapıp döngüyü kırabilmesinin nedeni Trinity’e olan aşkıdır. Aşkı sayesinde özgürleşebilmiş ve seçimlerinin arkasında durabilecek güç ve dayanıklılığı elde edebilmiştir. Artık öteki ile temas etmeye gücü vardır. Aslında Neo mimarın odasına girip Trinity’i seçene kadar tam olarak özgür değildir. Odaya girmeden önce Smith, Neo’ya ‘kendisi gibi onun da her şeyi istediğini’ söylerken haksız değildir. Neo’nun mimarla olan görüşmesinde, önceki Neo’ların ve kendisinin her şeye kadir olduğunu düşünmesi de boşuna değildir. Ama bu Neo, öncekilerden daha hızlı ve farklıdır. Öncekiler seçilmiş kişi oldukları için mutlulardır ama Neo tüm insanlığın yerine sadece kendisinin ve aşkının sorumluluğunu alır. Trinity’i seçerek, her şeye kadir olamayacağını ve elindekine sahip çıkarak güçlü olabileceğini anlamıştır ve ancak bu seçimle her şey farklılaşacak ve Zion hakikaten kurtulabilecektir.
Bir insan ancak kendi içini anlama çabası içindeyse mi bir ötekiyle yakınlaşabilir yoksa bir öteki ile yakınlık kurulabilince mi insanın kendi içi oluşur? Hangisi önce olur bilmiyorum ama birbirlerini beslediklerine eminim. Bazı durumlarda bir insan bir başkasına yaşadığını hatırlatabilir, bazı durumlarda bir insanın mücadelesi esnasında ötekinin el uzatması çok şeyi değiştirebilir, bazı durumlarda kurulan tek bir sağlıklı ilişki pek çok başka şeyin inşa olmasına sebep olabilir, bazı durumlarda sağlıklı ilişkinin kendisi hasta olanı tedavi edebilir.
Nihayet, bir insanın içi oluştuğunda, insan içinin içini istediği şeylerle doldurabilir, kendine ait bir dünya yaratabilir, istediğinde orada kendi başına takılabilir, istediğinde ise misafir kabul edebilir. Bazı misafirler uzun süreli yatıya kalabilir. Bazıları artık o dünyanın bir parçası olabilir. Tüm bunlar sanıyorum ki ses ile başlamaktadır. Anne karnında görme veya tatma duyusu o denli önemli değildir ama ses çok önemlidir. Bebeklerin daha oluşum aşamasından itibaren sese yanıt verdikleri ve ses ile gelişimlerinin değiştiğine dair pek çok araştırma vardır (Güneş, 2010). Doğar doğmaz da görmeye başlayamayız fakat hemencecik duyuverir ve ağlama sesimizle nefes almaya başlarız. Ortalığı yıkarak ağlanılan o ses bize hayat veren sestir. Hem işittiklerimiz hem de kendi çıkardığımız ses hayati derecede önemlidir.
Filmde de Matrix ve gerçek dünya arasında giriş çıkışların telefonla gerçekleşmesi boşuna değildir. İçeri girip çıkmanın tek yolu sestir! Anne karnında yatan Matrix sakinlerinin dikkati ancak sesle çekilebilmektedir. Zira kapsüllerde yaşayan Matrix sakinleri gözlerini hiç kullanmamışlardır. Elbette tüm duyu organları çok önemlidir fakat özellikle günümüzde görsel öğelerin değeri olduğundan fazla abartılıyor gibi durmaktadır. Sadece görsel öğelerle ilgilenmek düşünme sürecini sekteye uğratabilir. Düşünmek, işitmek, konuşmak, seslenmek, temas etmek, duyabilmek gibi yetiler gelişimin öncüleri niteliğindedir. Bu yüzden de Smith’in Neo ile ilk karşılaşmasında verdiği ceza onun ağzını kapatmak yani konuşmasını engellemek olmuştur. İlerleyen filmlerde ise Smith Neo’nun gözlerini almıştır. Smith’in temsil ettiği şey, görsellerle beslenen bir dünyadır. Görselliğin en önemli fenomen haline gelmesinin sebebi belki de somut deliller olmadıkça ötekilere veya dünyaya dair izleri iç dünyada taşıma noksanlığından kaynaklanmaktadır. Bu tıpkı çocukların zihinsel gelişim aşamalarındaki somut işlem dönemine tekabül etmektedir (Rabindran ve Madanagopal, 2020). Somut işlem dönemindeki çocuklar, görmedikleri şeyleri zihinlerinde canlandıramazlar veya soyut düşünemezler. Dünyayı böyle algılayan Smith, Neo’nun gözlerini aldığında onu durdurabileceğini zannetmiştir; fakat farkında olmadan ona başka bir güç kazandırmıştır. Neo gözlerini kaybedince o ana kadar görebildiklerinin çok daha ötesini de görebilmeye başlamıştır. Ses ile daha ötesini görebilmek, düşünebilmekle ilişkilidir. ‘Düşünceleri duymak’ veya ‘düşüncelerin sesini duymak’ deyimleri boşuna değildir. Düşünebilmek insanın en güçlü özelliklerinden biridir ve bu yüzden de konuşmak, işitmek, düşünmek tehlikeli algılanan ve yasaklanan durumlardır. Ama düşünceye ve sese en azından kendi içimizde izin vermek, sınırsız hayallere ve rüyalara erişebilmek anlamına da gelecektir. Dışarıdan her kim buna yasak koyarsa koysun düşünmeye devam edebilmek; var olmak ve var olmaya devam etmek anlamına gelecektir.

Morpheus’un Zion’daki konuşması bu açıdan çok önemlidir. Morpheus gelecekle ilgili korku hissedildiğinde akla gelmesi gereken noktanın şimdiye kadar yaptıklarını hatırlamak olduğunu söyler. “100 yıldır makinelerle savaşıp, direniyoruz ve bizi hala yok edemediler, bu yüzden umutluyum ve korkmuyorum,” der. Evet, tam da böyledir. Bazen makineler, mimarlar veya Smithler gerçek insanları yok etmek istediğinde hatta yok etmeye epey yaklaştıklarında dahi sadece var olmaya devam edebilmek bile onların kazanmasını engelleyecek tek şeye dönüşecektir. Bazen savaşmanın kendisi ancak var olmakla olabilir. Neo’nun son nefesi kalana kadar pes etmemesinin sebebi de budur. Nefesi yettiğince var olacaktır. Var olmak ise ancak düşünebilmekle ve hatırlamakla olabilir. Bu bazen sessizce, kendi içinden; bazen de konuşarak yapılabilir. İyisiyle ve kötüsüyle tüm deneyimlerimiz ve geçmişimize sahip çıkmak ve hatırlamak bu yüzden çok elzemdir; zira varlığımızı dayandıracağımız yer geçmişimizdedir. Cypher bu yüzden güçlü hissedemez. Çünkü kendi geçmişinden ve acılarından kurtulmak ister ve kendi hafızasını kendi elleriyle silmeye çalışır. Sonuç olarak Cypher kaçınılmaz olarak sesini çıkaramaz hale gelir.
İster bedenimizle ister zihnimizle hatırlamak çok önemlidir. Nitekim Morpheus yine aynı konuşmasında, “Bu akşam makinelere bir mesaj verelim ve sesimizle duvarları titretelim ve sesimizi gökyüzüne ulaştıralım,” der. Teması, aşkı, sevgiyi ve umudu engellemeye çalışan mimarları yenmek için ise Zion sakinleri coşku ile dans eder, haz içinde sevişir, ayaklarını yere sağlam basar ve dayanışmalarının gücünü gösterir.
Mimarlar umudu çaresizlik olarak görmektedirler. Hâlbuki filmde de görüleceği gibi, umut çaresizlikle değil şüphe ile kardeştir. Şüphe çok kıymetli ve hayati bir duygudur. Zira film ve tüm bu macera, Neo’nun hayatı ve kim olduğu ile ilgili şüpheleriyle başlar. Tek bir şüphe bir sürü soruya gebe kalabilir. Çünkü şüphe bir şeyi sorgulamak anlamına gelir. Kendimizin, olayların, ötekilerin veya dünyanın iç yüzünü görme arzusu insanı insan yapan özelliklerdendir.
Şüphe ile başlayan ve mümkünse merak ile devam eden kendimiz ve hayatla ilgili tüm sorularımız. Biz kimiz? Neyiz? Hayatın anlamı ne? Bizim için anlamı ne? Böyle hissetmemin nedeni ne? Bir içim var mı? Varsa farklı tarafları var mı? Ben nasıl biriyim? Ben bu tarafım dışında da biri olabilir miyim? Bunu sevmem veya sevmemem neden? Doğru ve yanlış ne? Suç ne? Neyi, ne kadar onaylamalıyım? Bu soruların kolay cevapları hiçbirimiz için yoktur. Bu cevapları dışarıda bulmamız da neredeyse imkansızdır. Kim olduğumuzun, ne yapmak istediğimizin, bize neyin iyi gelip gelmeyeceğinin cevaplarını ancak zorlu ve uzun yolculuklardan sonra içimizde bulabiliriz. Bu soruları ve cevapları kolayca bulmayı arzu eden Cypher’lar ve bunların cevaplarını öylece vereceğini vaat eden Smith’lerin sonu anlamsızlık, boşluk veya yıkımla sonuçlanacaktır.
Elbette bu cevapları kendi içimizde bulabilmemiz demek bu yolları yalnız yürümemizi gerektirmez; aksine biriyle temas etmek ve bir ötekinin elin tutmak, bize yollarımızda yürüme gücü verir.
4. filmin sonunda Mimar, Trinity ve Neo’ya şunları söyler: “Dünyayı yeniden yapın, isterseniz gökyüzünü gökkuşağına boyayın, çomarlar hiç bir yere gitmeyecekler, benim dünyamı seviyorlar. Sizdeki bu duygusallığı istemiyorlar. Özgürlük ve sorumluluk da istemiyorlar. Kontrol edilmek istiyorlar. Kesinliğin rahatlığını arzuluyorlar. Bu da siz insanların hepsinin bilinçsiz ve yalnız bir şekilde kapsüllerinize dönmesi demek oluyor”. Hal böyle olduğunda, kontrolün eline bırakıldığı kişi ona istediği her şeyi yapabilir, insanı bir bota, bombaya, ajana dönüştürebilir. O belirsizlikten kaçmaya çalışmak insanın sonunu getiren en önemli şeylerden biridir. Özgürlük ve güç belirsizlikte yatar. Bağımlılığımızı, kırılganlığımızı, ölümlülüğümüzü, dürtülerimizi -Mouse’un söylediği gibi- kabul ederek bir yaşam sürmek, bizi güçlü yapan yanlarımızı da keşfetmemize neden olur. Nitekim filmde de geçtiği gibi “Makineler çalıştığı sürece sessizlerdir ve kimse onları umursamaz”. Sağlıklıyken organlarımızı da fark etmeyiz. Tıpkı dahilerin ve kaşiflerin çoğunun zorlukları olan insanlardan çıkması gibi.
Pyrrhonculuğa göre (2019), Ataraxia’ya (kişide tepki yokluğu) ulaşmak mümkün olsaydı bile, cansız ve durağan bir yaşam şekli olurdu bu. Neyse ki ölümcül bir sükûnet, pratikte insanların uzun süre koruyabildikleri bir ruh hali değildir.
Steve Jobs’a (2005) göre de hayatın bulduğu en iyi entellektüel çözüm ölümdür. İşte Smith de filmlerdeki maceralarından bu sonuca varmıştır; “Hayatın anlamı sona ermesidir” der. Sonuçta entropi de evrim için en iyi çözüm olmuş ve medeniyet için tarihimize sırtımızı yaslayarak ölmek ve dönüşmek gerekmiştir.
Referanslar
Empiricus, S. (2019). Pyrrhonculuğun Esasları. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Aktaran:
Freud, S. (2021). Rüyaların Yorumu. Say Yayınları.
Gray, J. (2022). Kedi Felsefesi: Kediler ve Hayatın Anlamı. Domingo Yayınevi.
Güneş, F. (2010). Ninnilerin çocukların dil ve zihinsel gelişimine etkisi. Journal Of World Of Turks, Vol. 2 (No. 3)
Rabindran ve Madanagopal, D. (2020). Piaget\’s theory and stages of cognitive development- an overview. Scholars Journal Of Applied Medi̇cal Science.

