Zeynep Uzunbay: “Nasılsın Hayatım’ı, dile dolanan bir şarkı gibi mırıldanıp durduğumu fark ettim.”

Aynur Kulak

Çağdaş edebiyatımıza şiir ve öykü kitapları kazandıran Zeynep Uzunbay, yeni romanı Nasılsın Hayatım? ile okurla buluşuyor. Doğumdan ölüme uzanan ve adına ömür denilen süreçlerin sorgulandığı hikâye boyunca hayata ve insana dair her şeyin kol kola yürüdüğünü okuyoruz. Zeynep Uzunbay; “Yazma meselesi, karmaşanın içinden çıkmış, tozu toprağı üstünde bir mevzuu ile göz göze gelmeye benziyor.” diyor kitaplarını yazma motivasyonundan bahsederken. Zeynep Uzunbay ile Nasılsın Hayatım?’a dair tüm ayrıntıları kapsamlı şekilde konuştuğumuz söyleşimiz için buyurun lütfen.

Şiir kitaplarınız, öykü kitaplarınız, denemeleriniz ve okurla Kasım ayında buluşan yeni kitabınız Nasılsın Hayatım? ile çıktınız okurun karşına. Türler arası bu rotanın gidişatının, hikâye nasıl geliyorsa öyle oluştuğunu düşünüyorum fakat bir şeyler de değişiyor, dönüşüyor öyle değil mi, bu da gidişatı etkiliyor sanki, ne dersiniz? Edebiyatın rotalarınızı nasıl değiştirdiğini sizi hangi yollara soktuğunu ve ilerlettiğini konuşarak başlarsak sohbetimize ne söylemek istersiniz?

Bu soru pek çok defa soruldu bana. Ben de her seferinde, geriye dönüp bir daha baktım. Birinde kuşsa, öbüründe kuşa bakarken kaçırdığım karınca misali, birbirinden farklı yanıtlar vermişim. Şiirin yoksunluktan ve yoksulluktan doğan kurtarıcım olduğunu düşünmüşüm örneğin. Bir seferinde de, “Şiir beni doğurdu, besledi, büyüttü, saldı,” demişim. Hangi halime denk geldiyse, “Hormon bitti, şiir bitti,” bile demişim. Kadın özne olmanın, yüklenen utancın ve yükün altından kalkıp söz aldığımda, sırtımdan akan bir ter vardı, bir nedeni de buydu sanırım. Şu aralar şiir beni kendimle tanıştırdı, öyküyle, romanla da muhabbeti koyuttuk diyorum. Aralara giren çocuk kitaplarının mottosu da şu: “Çocuk bir şey söyler, iyileşirsin.”

Bir roman yazma düşüncesi ile mi gelip yerleşti hayatınıza Nasılsın Hayatım? Bunu sorma sebebim bölümler halinde, başlıkları atılmış, bu biçimiyle öyküyü çağrıştıran bir roman okuyoruz. Kısa, kompak anlatıyı seviyor olmanız bu yapıyla karşı karşıya getiriyor olabilir bizi ama romanda böyle bir anlatı olmaz diye de bir durum yok elbet. Hem anlatısı hem biçimi ile nasıl bir süreçti sizin için Nasılsın Hayatım?’ı yazmak?

Önceki iki roman da öyleydi. Başlıklarla yazmayı seviyorum. Metne tutunmamı sağlıyor. Şiirden kalma bir yatkınlık da olabilir. Evet, bir roman yazmak için geçtim başına. ‘Nasılsın Hayatım?’ netameli bir soruydu. Her şeyi üst üste yığmamak için de, yaşlı bir kadının zaman, mekan, dil algısına odaklandım. Şimdi düşünürken aklıma geldi; yıllar önce, Romain Gary’nin Emile Ajar takma adıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken kitabını okurken, kitabın adının geçtiği cümleye denk gelince çok heyecanlanmıştım. Daha sonra Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı kitabında da aynı şey olmuştu. Ben de, etkilenmişim demek, kitaplarımın ismini yazma sırasında buldum. Bir cümlede “acı bir kuş” geçti, işte bu dedim, bulmanın heyecanıyla birkaç gün yazamadım. Yokuş Aşağı Portakallar’ın ismini bulunca da aynı heyecanı yaşadım. Nasılsın Hayatım’da durum farklıydı. Bu soruyu, dile dolanan bir şarkı gibi mırıldanıp durduğumu fark ettim. Zamanla çağrışımları belirdi, katmanları oluştu, ismi de zaten konmuştu: Nasılsın Hayatım? İnsan bir şeye odaklandığında, o şeyin ruhu zamana ve uzama sinmeye başlıyor. İzler seçilebilir hale geliyor. Geriye, ne yazacağını bilerek ama nasıl anlatacağını merak ederek başına geçmek kalıyor.

Nasılsın Hayatım?’ı yazmak için sizi masanızın başına oturtan ana, odak meselenizi merak ediyorum. Kamçılanma Mesafesi, Çoğunluk Dersleri, Yokuş Aşağı Portakallar’a göndermeler var sanki romanda ve siz bu romanı şimdiye kadar yazdığınız öyküleri toparlayıp, noktalama adına kaleme aldınız, bu da bir nihayete erdirip, yeni anlatılara kapılar açma yoluna girme isteğiniz olabilir mi diye düşündürdü beni. Bu benim yorumum, ana/odak meseleniz çok başka da olabilir elbet; ne dersiniz?

Şunu şunu yazdım, şimdi de bunu yazayım demedim. Yazma meselesi, karmaşanın içinden çıkmış, tozu toprağı üstünde bir mevzuu ile göz göze gelmeye benziyor. “Beni yaz,” diyor. Onca olanın içinden, onun süzülüp gelmesinin nedenleri vardır elbet. Bir nedeni de, sizin söylediğinizdir. Yeni kapılar, henüz tam açılmadı, ama rüzgârın etkisiyle çarpıp duranlar var. Beş yıldır, bir mektup kapısının aralığından başımı uzatıp uzatıp geri çekiyorum. Belki onu yazarım.

Adı Neşe olacakken, Meşe olan bir kadın karakter ile karşı karşıyayız. Adı yanlış yazılarak hayata adım atan Meşe kim? Nasıl geldi size bu karakter, yazmaya nasıl karar verdiniz Meşe’yi?

Bu yanlışı, kadının daha en baştan yanlış tanımlanmasının bir metaforu olarak düşündüm. Ortada bir yanlış varsa, neden düzeltilmemiş öylece bırakılmıştı? “O olabilecekken bu oldu,” durumu en çok da kadınlar için geçerli. Eylemleri, nesneleri, duyguları isimlendirerek düşünebiliyoruz. Düşünmenin kendisi de bir isim. Anlatabilmek için bu sembollere ihtiyacımız var. İsminin yanlışlıkla konduğunu bilen Meşe’nin iç sesindeki ilk parazitlenmeler bu yüzünden. Daha geniş anlamda peşine düştüğüm şeyse, erkin kendine verdiği kimliklerden kadının hoşnut olmama haliydi.

“Ben Meşe’nin yazıcısıyım.” Hikâye içerisinde hikâye yazımı mevzu bahis. Meşe’nin “yazıcısı” olmayı neden istediniz? Şunu da konuşmak istiyorum; bu mevzubahis durum içerisinde geçmişte, şimdide ve gelecekteyiz. Hikâyenin bu zamansal boyutu çok önemli ve bu zamansal boyutta hatırlamak ve unutmak meselesi çok önemli. Yazıcı tüm bu önemli katmanları ortaya çıkarmak için mi var? Meşe’ye kalsa belki de bu kadar katmanlı bir anlatı olmayacaktı, “yazıcı”nın rolü burada bu yüzden önemli sanki.

Meşe’nin Yazıcı’sı, “Düşünmekle konuşmak arasında tarafsız bir yer var, tam oradayım,” diyerek başlıyor söze. Hem anlatıcıyı hem de Meşe karakterini saklandıkları yerde, sakladıklarıyla bulmak için var. Nerede görünmek için oynadıklarını, nerede onay almak için kendiliklerinden vazgeçtiklerini gösteren tarafsız bir bilinç alanı o. Kadınlar, koşullu sevgi ve saygının bedelini çok ama çok ağır ödüyorlar. Yaşadıkları onca zulme rağmen, dönüp kendilerini yargılayabiliyorlar. Tam bu noktada, öz şefkatin de dili oluyor yazıcı. En önemlisi de, tarih yazıyla başlıyor ve kadınların tarihi yağmalanmış. Sizin de söylediğiniz gibi, tüm önemli katmanları kat etmek için de var “Yazıcı”. Çünkü zihin parçalı değil, zamanı ve uzamı içinde barındıran bir nehir gibi akıp duruyor. Geriye yazılan kalacak.

Anlatı rotası farklı yönlere doğru ilerleyen bir hikâyesi var Meşe’nin ve aslında kendini çok da belli etmese de, örtük olarak bir “Baba” ve nüfus memuru sebebiyle “Devlet” erki meselesi var hikâyenin. Neşeli olmanın imkansızlığı mevzu bahis yani, Meşe ismi de tesadüf olmuyor böyle olunca öyle değil mi? Bireylerin hayatını babalardan ve otoritelerden bağımsız kılamıyoruz, bu da kadının yerini ve anlatısını şekillendiren birinci husus diyebilir miyiz?

Bir gün anneme, “erkekliği” neden bu kadar değerli bulduğunu sordum. Önce yanıt veremedi. Düşünmüş, bulmuş, geldi, “Savaştıkları için,” dedi ve gitti. Ondan, bağlamına tık oturan böylesi bir yanıt beklemiyordum doğrusu. Otorite, kadın ve erkek için çizdiği yolda, erkeğe epey iltimas geçerek sürdürüyor varlığını. Böylece, kadının itaati çift dikiş olacak, görünmez emeğini vermeye, sesini çıkarmadan devam edecek. Bu yoldan sapanlara verilecek adlarsa belli. Erkekler, kendinden menkul saydıkları güçlerini, aslında üst otoriteden aldıklarını az da olsa kabul etmeye başladılar. Çünkü, hiç durmadan yeniden üretilen bu toplumsal cinsiyet örgüsü, kadınların “Ben kimim? Beni buraya kim ördü?” sorusuyla ilmek kaçırmaya başladı.

Nesillerarası bir aktarım var. Annelerle kızlar arasında, kız kardeşler arasında, ebeveynlerle çocuklar arasında hatta eşler, sevgililer, yani gelip geçici olanlar arasında aktarımlar var. Hayatımızdaki ana rollerle birlikte (Meşe, onun annesi, yazıcı) yan roller diyebileceğimiz (Çınar, İpek, Ali) karakterler de bu aktarımlar esnasında bizi ana arter bir yolda birleştiriyor. Yani sadece makroyu kapsayan karakterler değil, mikroda olanların rolleri de nesillerin hikâye oluşumlarında önemli, ne dersiniz?

Doğru, köşe taşları önemlidir, evet ama öbür taşlar olmadan duvar yükselemez. Hayat cümlesi, özneden ve yüklemden ibaret değil. Yazmak söz konusu olduğunda, işler biraz değişir ama; duvara girememiş, bir kenara atılmış yamuk ya da sivri bir taş da başrolü kapabilir. Hatta keşke kapsa.

Romanda edebiyatımıza dair okunan kitaplar ve yazarlarla ilgili de çok güzel bağlantılar kuruluyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi, Sevgi Soysal’la ilgili, şiirlerle ilgili. Bir yazarın metinlerine (yani sizin) hangi metinler eşlik ediyor veya etmiş ve etkilemiş bunu görmemiz adına önemli duraklar bunlar. Nasılsın Hayatım? için yeri geldi ve bahsetmek istedim dediğiniz kitaplar ve yazarlar mı oldu bunlar? Şunu da merak ediyorum; yazma sürecinde hangi kitapları daha çok okudunuz veya yoğun yazma döneminizde hiç kitap okuyamadınız belki de.

Yazarken bunun tedirginliğini yaşamadım desem yalan olur. Belki de bu nedenle, sevdiğim başka kitaplar da girdi metne. Ama sonra zorlama olduğunu fark edip çıkardım onları. O kitaplar, Meşe karakterinin çağrışımlarına eşlik eden kitaplar. Meşe, unutmaya başladığını fark etmiş ve buna direnen bir kadın. Hafıza egzersizlerini eskiden okuduğu kitaplarla yapıyor.

Okumak ve yazmak söz konusu olunca, Melih Cevdet Anday’la ilgili dinlediğim bir anı hep gelir aklıma. Son yıllarında, yazıyor musun diye sormuşlar, “Okuyamıyorum ki yazayım,” demiş. Neleri okuduğumu sıraya dizemiyorum şimdi ama her türden okudum. Ağırlıklı olarak derseniz, geç kalmışlık duygusu içinde psikoloji kitapları okudum. Freud’dan Rüyaların Yorumu, Uygarlığın Huzursuzluğu, Jung’da Dört Arketip… Ricoeur’un Hafıza, Tarih, Unutuş kitabı da bir ömür sürecek gibi görünüyor.

Masanızda yeni çalışmalarınız var mı? Ya da yazdığınız ama bir kenarda beklettiğiniz yeni öyküleriniz var mı?

Yarım kalmış, yazılıp atılmış öyküler var ve beni çağırmıyorlar. Belki de hiç çağırmayacaklar. Yanıp sönen, yeniden yanan başka ışıklar var şimdilik. Sonsuz karmaşanın içinden seçilmeyi bekliyorlar. Dilerim masa boş kalmaz. Dilerim mektuplarımı yazabilirim.