Yusuf Örnek: “Müziğin olmadığı bir hayatı düşünemiyorum.”

Elif Şahin Hamidi

Şiir, resim, sinema, tiyatro, müzik kısacası sanat, şu tepetaklak dünyayı daha yaşanılır bir yer kılmak, biraz olsun çiçeklendirmek için, insan olmak ve insan kalmak için eşsiz bir imkân, büyük bir şans. Schopenhauer’in dediği gibi “sanat hayatı çiçeklendirir.” Ve Nietzsche’nin dediği gibi “Müziksiz bir hayat hata, meşakkat, sürgündür”. Belki felsefeyi müzikten, müziği felsefeden ayırmak da aynı derecede eksik ve sürgün bir yaşam demektir.

Antalya Bilim Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yusuf Örnek, müziğin ruhu ile felsefeyi bir araya getirdiği bir kitaba imza attı. Örnek, Müziğin Ruhu ve Felsefe adlı bu kitabında, akademik kasvetten uzak, herkese açık bir dille felsefeyi müzikle buluşturmanın yollarını arıyor. Bu benzersiz kitap sadece okunmakla kalmıyor, aynı zamanda dinleniyor. QR kodlarla Spotify’a bağlanan bu “müzikli kitap”, okuyucuyu sadece düşünmeye değil, aynı zamanda hissetmeye davet ediyor. Böylece Schelling, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche, Schweitzer ve Heidegger’in düşünceleri, Bach’ın fügleri, Beethoven’ın senfonileri ve Mozart’ın konçertoları eşliğinde yeni bir boyut kazanıyor.

İlkokul yıllarından beri en önemli uğraşlarından biri müzik olan felsefeci Yusuf Örnek ile müziğin ruhuyla felsefeyi buluşturan bu kitabın doğuş hikâyesini, müzikle olan kişisel yolculuğunu ve filozoflarla besteciler arasındaki derin bağları konuştuk. Müzikli-felsefeli bu söyleşiyi Bach, Beethoven ya da Mozart eşliğinde okumanızı tavsiye ederim. Bu arada, 31 Ocak Cumartesi günü, Antalya Kültür ve Sanat Merkezinde, daha büyük bir projenin ilk kısmı olan bu kitap üzerinden dinletili bir sunum yapılacağını da ilgilenenlere şimdiden söylemiş olayım.

“Dinletili sunumla felsefeyi sevdirme fikri” ile yola çıkıp, Schelling, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche, Schweitzer ve Heidegger’in felsefesini İstanbullu ve Antalyalı müzikseverlerle buluşturdunuz. Şimdi o sunumlar Müziğin Ruhu ve Felsefe adlı kitapta bir araya getirildi. Sevgili eşiniz Ingrid ve Ansiad Küçük Felsefe Okulu öğrencilerine ithaf ettiğiniz bu felsefeli ve müzikli kitabın doğum hikâyesini dinleyebilir miyiz?

Memnuniyetle. Antalya İş İnsanları Derneği (Ansiad) bundan sekiz yıl önce “Küçük Felsefe Okulu” adında bir eğitim birimi oluşturdu ve benden üyelerine felsefe dersleri vermemi istedi. Önce sistematik felsefe konularını işledik, sonra zor olmayan felsefe metinlerini okumaya başladık. Bugüne kadar Platon, Aristoteles, Nietzsche, Kant gibi düşünürlerin eserlerini okuyarak tartıştık. Bu seminerler halen devam ediyor. Ansiad üyeleri 2023 yılında Türkiye Felsefe Kurumu’nun Antalya’da düzenlediği Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye’de Felsefe konulu bir ulusal kongreye sponsor oldular. Üniversitedeki akademik etkinliklerden farklı olan bu ders ve seminerler Antalya’da epey yankı buldu. Bu dönem iki grup halinde Karl Jaspers’in bir metnini irdeliyoruz. Derslerde doğal olarak bazen siyaset, bazen sanat, bazen doğayla ilgili felsefe problemleri gündeme geliyor. Bir defasında filozofların hangi bestecileri dinledikleri sorusu gündeme geldi; başka bir sefer de bestecilerin acaba hangi düşünürlerin eserlerini okudukları soruldu. Bu soruları yanıtlamak için biraz araştırma yaptığımda gördüm ki, konuyla ilgili pek fazla eser bulunmuyor. En çok bilineni, Nietzsche-Wagner ilişkisi. Kitaptaki düşünürler ve besteciler üzerine yaptığım çalışmalardan sonra, bunun şimdiye dek hiç alışkın olmadığımız bir öğrenme biçimine yol açabileceğini gördüm. Müziği felsefeyle birleştirmek, okuyucunun her iki alanı da benimsemesini ve öğrenmesini sağlayabilir diye düşündüm. Kitabın bunu başarıp başaramadığını okuyuculardan gelecek geri bildirimlerde göreceğiz. İthaf konusuna gelince: Aslında bu kitabı Küçük Felsefe Okulu’nun öğrencilerine ithaf etmiştim. Fakat baskıdayken eşim vefat etti; o da zaten aynı okulun öğrencisiydi. Ben de hem onun anısına hem de diğer öğrencilere ithaf etmeyi uygun buldum.    

Şimdiye dek hiç denenmemiş bir felsefe kitabı türü olan bu kitabı okurken bir yandan da Spotify uygulaması üzerinden QR kodu okutarak bölüm sonundaki eserleri dinleyebiliyoruz. Bu dinletili sunumları hazırlarken müzik eserlerini nasıl ve neye göre seçtiniz?

Kitabın önsözünde belirttiğim gibi, buradaki dinletili sunumlar önce İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonunun fuayesinde, sonra da Antalya Kültür ve Sanat Merkezinde dinleyicilerle buluştu. Eserlerin seçimini İstanbul’da kısmen Murat Cem Orhan ve Kandemir Basmacıoğlu, kısmen de Antalya’da Ceren Okay yaptı. Önemli olan, eserlerin metinlerle senkron tutturmasıydı. Dinletili sunumlar esnasında canlı olarak sadece piyanoya bağlı kaldık ve senfonik eserleri müzik sistemi üzerinden verdik. Oysa kitapta Spotify uygulaması sayesinde okuyucu senfonik eserleri de baştan sona ister metni okurken ister okuma bittikten sonra dinleyebilir. Bu nedenle kitaba “müzikli kitap” denmesi çok uygun düşüyor.

Yusuf Örnek’in hayatında ve ruhunda müziğin yeri nedir? Müziğin ruhu sizin ruhunuzda nasıl bir yankı uyandırıyor? Neden müziğe ihtiyacımız var, müzik ne yapar insana? Felsefe ile müzik yan yana gelince ne olur?

İlkokul yıllarımdan beri müzik benim en önemli uğraşılarımdan biri oldu. Çok küçük yaştan itibaren mandolin ve gitar dersleri aldım. Mezunu olduğum İzmir Koleji (bugünkü adıyla Bornova Anadolu Lisesi) öğrenci orkestrasıyla Türkiye birinciliği ve ikinciliğini kazandık. Almanya’da okuduğum yıllarda Latin Amerika’nın Pinochet, Videla gibi diktatörlerinden kaçan sürgündeki müzisyenlerle “protest music” üzerine çalıştım. Victor Jara, Violetta Parra gibi bestecilerin eserlerini sokaklarda icra ettik. O yıllarda telli sazlardaki tecrübemi arttırdım ve Latin Amerika otantik halk müziği enstrümanları olan charango, tiple, quatro gibi enstrümanları çalmayı öğrendim. Şilili arkadaşlarımla İnti-İllimani, İllapu gibi grupların konserlerine gittim. Aynı yıllarda Zülfü Livaneli’nin Mikis Theodorakis ve Maria Farandouri ile verdiği konserleri izledim. Türkiye’ye 1984’te döndükten sonra bu dönem kapandı ve ilgim klasik Batı müziğine yöneldi. O gün bu gündür iyi bir dinleyiciyim, fırsat buldukça yurt içinde ve dışında konserlere gidiyorum. Müziğin olmadığı bir hayatı düşünemiyorum. Nietzsche “müziksiz bir hayat hatadır, meşakkattir, sürgündür” derken çok haklıydı.

Batı felsefe geleneğinde Platon’dan Adorno’ya müzik üzerine pek çok düşünür fikir yürütmüş. Taş üstüne koyarak ilerleyen felsefenin, müzikle ilgisinde felsefe geleneğinin kitapta kronolojik olarak kurguladığınız altı filozofa en önemli katkısı ne olmuş sizce? Müziğin ruhu ile felsefe ve seçtiğiniz bu altı filozof arasında, onların ruhu ile nasıl bir bağ ya da ilişki var?

Müziğin Ruhu ve Felsefe adını Nietzsche’nin 1872’de yayımladığı Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu kitabının başlığından esinlenerek koydum. Bu, filozofun yazdığı ilk felsefe eseridir. Nietzsche bu eserde Apollon ile Dionysos gibi tinsel kudretler arasında kalan ölümlü insanın nasıl trajik bir yaşam sürdürmek zorunda olduğunu anlatır. İnsanın hayatla ilgili tavrını belirleyen, müzikten kaynaklanan ruhtur. Kitaptaki altı filozofun her birinde farklı bir şekilde bu ruhun etkili olduğu görülür. Alman İdealizmi düşünürlerinin estetik anlayışını bu ruhtan azade düşünmek mümkün değildir. Hele Albert Schweitzer’in genel olarak hayatını ve felsefesini Johann S. Bach’ın müziği olmadan düşünmek imkânsızdır. Müzik bu filozoflar için sonsuz bir ilham ve yaşam kaynağı olmuştur.

Hayata Derin Saygı Etiği kitabının yazarı Albert Schweitzer, Bach üzerine çalışmalarıyla tanınıyor. Schweitzer’in müzik felsefesi, diğer Alman idealistlerinden nasıl ayrılıyor? Onun Hayata Derin Saygı Etiği ile müzik arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Çok basit bir ayırım yapacak olursak, Alman idealistleri birer theoria insanıyken Schweitzer hem theoria hem de praxis insanıydı. Düşünebiliyor musunuz, Albert Schweitzer felsefede ve teolojide akademik unvanlarını aldıktan sonra, yani 30 yaşına kadar hayatını theoria’ya vakfettikten sonra, artık insanlar için somut bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüyor ve hekim olarak Afrika’ya gidiyor, yani hayatının merkezine artık praxis’i koyuyor. Bu noktada Schweitzer ile Bach arasında şöyle bir benzerlik var: Bach bestelediği her notanın Tanrı için olduğunu söylerken, Schweitzer attığı her adımın Tanrının yarattığı insan için olduğunu yazıyor. Bu nedenle Bach’ın toccata ve fügleriyle, kiliselerde tınlayan org sesiyle Schweitzer’in Yaşama Derin Saygı Etiği arasında tam bir özdeşlik var.

Bach’ın müziğine hayran olan Schweitzer “Varlıkla ve dünyayla olan manevi ilişki, etkin etik eylemlerde bulunan, içleri dopdolu insanlar talep eder” diyor, “Tek tek bütün canlılara sevgi gösterme etiğini düşünebilmek, çağımıza sorulan zor bir sorudur” yazıyor. “Ben yaşamak isteyen hayatın ortasında yaşamak isteyen bir hayatım” diye yazıyor. Belli ki söylediğini de yaşamış bir filozof Schweitzer. Etkin etik eylemlerde bulunan, içleri dopdolu insanlara, tek tek bütün canlılara, doğaya sevgi gösterme etiğine bugün de çok ihtiyacımız var, ne dersiniz?

Dikkat ederseniz Albert Schweitzer bu cümleleri 20. yüzyılın başında, daha 20’li yıllarda yazdı. O zaman daha ne çevre sorunları ne doğa korumacılığı ne de hayvan hakları gibi konular dünyanın gündemindeydi. Oysa düşünür bu söylediklerini tutarlı biçimde hayatının sonuna kadar savundu ve yaşadı. Atom bombasının tüm canlılar için nasıl bir tehlike olduğu bilinciyle ileri yaşta dünyanın her tarafına konferanslar vermeye gitti. Çünkü burada Schweitzer’in ikinci temel ilkesi devreye giriyor: “Hayatı koruyan iyidir, hayatı harcayan ise kötü.” Hayata Derin Saygı Etiği’nin ne denli sade olan bu iki ilkeye bağlı olduğunu görüyorsunuz.

Nietzsche’ye göre birinci derece sanat müziktir, müzik insanı var eden şeydir; onun için müzik mantıksal düşüncenin kaynağıdır. “Müziğin ruhu özgürleştirdiğinin, düşüncelere kanat taktığının farkında mısınız? İnsanın ne kadar müzikle uğraşırsa, o kadar filozof olduğunun farkında mısınız?”, diyor Nietzsche.  Bu durumda müzik bir mantık ürünü müdür, ruhu eğitmek için bir araç mıdır, yoksa bedenin hayatta kalmak için attığı bir çığlık mı?

Müziğin Pythagoras’dan beri matematik bir ürün olduğunu biliyoruz. Antikçağın hümanist eğitimindeki yedi artes liberales içinde müzik de vardı. Notaların belirli bir sürekliliği, harmonisi olması gerektiği aşikârdır. Fakat Nietzsche müziğin bu yanıyla değil, onun felsefi düşünceyi nasıl kanatlandırdığıyla ilgileniyor. Küçük yaştan itibaren piyano çalıyor, korolarda yer alıyor, ilahiler ve senfoniler besteliyor. Nietzsche parlak bir komponist olmayabilir ama felsefi düşüncelerinin müzikten beslendiğine hiç kuşku yoktur. Bence 19. yüzyılda müziğin etkisinde kalarak eser veren en önemli filozof Friedrich Nietzsche’dir.

Hegel’de müzik eşsiz bir ağırlığa sahip. O, müziği ruhun dili ve bütün sanatların en romantik olanı olarak görüyor. Onun için en önemli müzik enstrümanı ise insan sesi. İnsan sesi ruhun kendisinin tınlamasıdır, diyor. Schopenhauer için ise müzik, felsefenin kavramlarla yaptığını seslerle yapar: En genel dili konuşan ama en zor anlaşılandır müzik, metni dünya olan bir melodidir, duygunun en saf biçimidir, asıl müzik eserleri enstrümantal olandır, Beethoven’in senfonileridir. İnsan sesi, Hegel’in dediği gibi “ruhun tınlaması” mıdır? Yoksa Schopenhauer’in savunduğu gibi, insan sesi kelimeler ve kavramlar aracılığıyla müziğe dahil olduğunda müziğin o saf, evrensel ve mutlak karakterini zedeler mi?

Müzik Hegel’in estetik anlayışında ve genel olarak felsefesinde olağanüstü bir öneme sahiptir. Müziğin enstrümantal mi, vokalli halinin mi daha değerli olduğu sorusu üzerine tartışma bugün de sürüp gidiyor. Kitapta Schelling, Hegel ve Schopenhauer’in bu konudaki görüşlerine kısaca değinildi. Hegel’de müzik sanatı üzerine konuşurken, filozofun sanat sayesinde tinin nasıl kendine geldiğini düşündüğünü göz ardı etmemek gerekir. Tin, sanat/müzik ve felsefe sayesinde mutlak tin olur. Hegel’in spekülatif felsefesinin Berlin yıllarında Felix Mendelssohn’un piyanosuyla ve ünlü sopranoların sesleriyle nasıl beslendiğini kitaptaki birkaç örnekte bulabilirsiniz.

Müziğe felsefeyle bakmak neden önemli ve müzik üzerine düşünmek, müzikle uğraşmak felsefeye-felsefeciye ne katar? Ayrıca felsefecilerin müzik üzerine kurduğu felsefi teori, müzikle uğraşanlara ne katar?

Felsefe dünyayı anlamaya çalışır. Gerek doğada olup bitenler gerekse insanlık tarihinin dünü ve bugünü felsefenin araştırma konuları arasındadır. İnsanın en önemli etkinliklerinden biri olan estetik eylemin kökeni üzerinde kafa yormak, insanın yaratıcı dehasının en önemli ürünlerinden biri olan müziğin ne olduğu, kökeni, gelişimi ve geleceğiyle ilgili soru sormak doğal olarak felsefenin işidir. Bunu müzisyenlerin, bestecilerin de yaptığını söyleyebilirsiniz. Tabii ki yaparlar ama o yaptıkları artık müzik değil, felsefedir.

Türkiye’de müzik felsefesi üzerine yapılan akademik çalışmaların durumu nedir? “Akademik kasvete bürünmesini” istemediğiniz metinlerden oluşan bu kitap, akademik alanda da bir boşluğu doldurur mu? Peki, akademik kasvete bürünmeden felsefi derinliği korumanın yolu nereden geçiyor, bunun için yazarken nasıl bir yol-yöntem izliyorsunuz?

Türkiye’de felsefenin her alanında olduğu gibi müzik felsefesinde de araştırmalar yapılıyor ve eserler yayımlanıyor. Ben kitabın sadece akademik çevrede kalmasını istemedim çünkü maksadım özgeçmişime ekleyeceğim “bilimsel” bir yazı yazmak değildi. Ben müzik ile felsefeyi birlikte ele alarak insan ruhunun bu en önemli iki alanıyla ilgili bir hassasiyet kazanılmasını sağlamaya çalıştım. Siz de dikkat etmişsinizdir: Metinlerde filozofların hayatlarından kesitler, felsefi düşüncelerinden bazıları ve nihayet müzik hakkındaki görüşleri yer alıyor. Bu kısa metinler müzikle birleştirildiğinde okuyucunun/dinleyicinin felsefeye ve müziğe ilgisini arttırabilir. Bir bütün olarak kitaba bakıldığında yapılmak istenenin bu olduğu görülür.

Kitapta ele alınan isimlerin hepsinin hayatında yürüyüşün önemli bir yeri var. Örneğin Mozart, “Benim aklıma en iyi düşünceler mesela bir arabayla seyahat ederken, lezzetli bir yemekten sonra, ya da bir akşam yürüyüşünü yaparken gelir” diyor. Ya da Nietzsche, 1879’da İtalya’nın Sorrento kentinde günde iki-üç saat yürüyor. Malulen emekliye ayrıldıktan sonra günde yedi-sekiz saat dağlarda ve ormanlarda yürüyor. Yürümenin, doğanın ruhu, yaratıcılığı besleyen yanı üzerine, yürümenin felsefesi üzerine neler söylersiniz?

Bunun yanıtını bize en kolay Aristoteles verir. Onun kurduğu Lykeion’da dersler yürüyerek yapılırdı; Aristoteles yürürken anlatır, öğrencileri not tutardı. Nietzsche “aklınıza otururken gelen hiçbir fikre itibar etmeyin” der. Hareket halindeyken insan beyninin daha etkin ve yaratıcı olduğunu kanıtlayan bilimsel araştırmalar var. Martin Heidegger de Karaorman Dağlarındaki kulübesinden çıkar, uzun doğa yürüyüşleri yapardı. Onun felsefesinde “yol” kavramının nasıl bir rol oynadığını hepimiz biliyoruz.

17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren en büyük besteciler, filozoflar, metafizikçiler Almanya’da yetişti. Kitapta yer alan filozoflara ve bestecilere baktığımızda hepsinin iyi bir eğitim aldığını, birer dahi olduğunu görüyoruz. O günün Almanya’sından bugün eğitim alanında bir şeyleri değiştirmek, düzeltmek adına nasıl bir ders çıkarabiliriz?

Bu konuda bir şey söyleyebilmek için önce Almancadaki Bildung kavramının ne anlama geldiğini bilmek zorundayız. Alman neo-hümanizminin en temel kavramı olan Bildung içsel özgürlük anlamına gelir ve eğitimden çok daha fazlasına işaret eder. Bireyin, faydacılıktan bağımsız olarak bilim yapmasını ve bu ideali içselleştirmesini kasteder. 1810 yılında kurulan Berlin Üniversitesi’nin kuruluş ilkelerine katkıda bulunan Wilhelm von Humboldt bu bireyin iki temel özelliği olduğunu yazar: Özgürlük ve tekbaşınalık. Bilimsel çalışma devlete/kamuya hizmet için değil, bilimin kendisi için yapılır, herhangi bir fayda beklemekten uzaktır. 19. yüzyılın başında üniversite idesi üzerine kafa yoran Fichte, Schleiermacher, Steffens gibi düşünürler Alman üniversitesinin temelini atmışlardı. Kitapta sadece Schelling’in üniversite hakkındaki görüşlerine yer verdim. Bugünkü üniversite sistemimizin, üzerinden 200 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen yürürlükteki hümanist üniversite idesinin ne kadar uzağında kaldığı ortadadır.

Kitaptaki şu anekdot çok ilginç: Schopenhauer’in ders saatleri Hegel’in dersleriyle çakışıyor ve Schopenhauer’in derslerine kimse gelmezken Hegel’in sınıfı dolup taşıyor. Çünkü Schopenhauer kendi felsefesinden başka bir şeyi öğretmek istemiyor. Ayrıca yaşadığı çağın hiçbir sorunuyla ilgilenmediğine dikkat çekiyorsunuz. Oysa felsefe eylem gerektirir, Sokrates gibi halkın, hayatın içinde olmayı gerektirir. Bir filozofun kendi felsefesine saplanıp kalması, dünyadan/çağından kopuk olması, bir öğrencinin bir filozofa saplanıp kalması nasıl bir sorundur, neye yol açar? Günümüzde de var sanırım böyle saplantılar… Fildişi kulelerde felsefe yapma ve eylem-söylem birlikteliğinin eksikliği hakkında ne söylersiniz?

Bence Schopenhauer ve genel olarak filozoflarla ilgili yargılamalarımızda daha dikkatli olmak zorundayız. Schopenhauer’in 19. yüzyılın neden en dahi filozoflarından biri olarak anılması gerektiği kitapta yazıyor. İsteme ve Tasarım Olarak Dünya felsefe tarihinin en derin eserlerinden biridir.  Kendi kırılgan ve yalnız hayatında bu düşünür yazdıklarını yaşamamış olabilir fakat bu gerçek, onun eserinin değerini azaltmaz. Felsefe öğrencileri olarak bizler bütün filozoflara eşit mesafede kalarak onları doğru anlamaya çalışmalı ve yüzeysel yargılardan kaçınmalıyız.  

Nietzsche felsefe tahsili yapmadı, klasik filoloji okudu ama “felsefe için her meslekten vazgeçilebilir” diyor. Ona göre felsefe bir bilgi/bilme işi değil, yaşantı ve acı çekme işiydi. Her meslekten vazgeçilir mi felsefe için sizce?

Friedrich Nietzsche klasik filoloji mesleğinden ayrılarak felsefe mesleğini seçti. Basel Üniversitesinde klasik filoloji kürsüsünün sahibiydi. 1872 yılında aynı üniversitede boşalan felsefe kürsüsüne geçmek istedi fakat henüz yayımlanmış tek bir felsefe eseri dahi yoktu. Bu nedenle kürsüye atanamadı. Onun felsefeye tutkuyla bağlı olduğu doğrudur ve Nietzsche felsefe sayesinde dünyayı ve insanı anladıkça daha çok acı çekiyordu. Yaşadığı çağda gördüğü tefessühü (decadence) ve nihilizmi bütün insanlar adına üstlenerek aşmayı istiyordu. Ancak o zaman mevcut değerler yeniden değerlendirilecek ve levhalara yeni değerler yazılabilecekti. Sizin de gördüğünüz gibi, Nietzsche’nin bu düşünceleri günlük hayatımızda bizi meşgul eden her türlü “felsefi etik bilgi”nin çok ötesinde bir felsefi vizyona işaret ediyor.  

Bu kitabı yazarken en çok hangi filozofun görüşleriyle boğuştunuz ve sizi en çok etkileyen hangisi? Bu kitap bir proje mi, devamı var mı?

Doğrusunu isterseniz hepsinde aynı zorlukları yaşadım. Çünkü bu tipik bir felsefe tarihçiliği değil. Düşünürleri farklı bir açıdan okumak zorundaydım. Schelling ve Hegel metinlerinin daha zor anlaşılacağı kanısındayım ama bu benden değil, bu filozofların üstlendikleri felsefe problemlerinden kaynaklanıyor. Albert Schweitzer Türkiye’de hemen hiç tanınmayan bir filozoftur. Lakin dinletili sunumlarda herkes tarafından büyük ilgi görmüştü.

Müziğin Ruhu ve Felsefe kitabı daha büyük bir projenin ilk kısmıdır. 2025 yaz aylarında istediğim gibi kendimi çalışmalarıma vakfedebilmiş olsaydım, Goethe, Kant, Adorno, Bloch, Kierkegaard ve Wittgenstein gibi filozoflar için de dinletili sunumları hazırlayabilecektim. Bu ikinci kısımdan vazgeçmiş değilim, sadece ertelemek zorunda kaldığımı dile getirmek istiyorum.

Söyleşimizin sonunda şu iki haberi vermek isterim: 31 Ocak Cumartesi günü, Antalya Kültür ve Sanat Merkezinde kitabın lansmanı yapılacak. Antalya’daki bütün dinletili sunumlarda yer alan Ceren Okay kitabın her bölümünden bir parça icra ederken ben de her filozofun müzikle ilgili en önemli düşüncelerini dile getireceğim. İkinci haber, Müziğin Ruhu ve Felsefe’nin 2026 yılı içinde bambaşka bir mecrada izleyiciyle buluşacağıyla ilgili: Kitapta yer alan düşünürler ve besteciler yeni bir YouTube kanalında izlenebilecek.