15 Mayıs 1919: İzmir’in İşgali. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Paris’te toplanan uluslararası barış konferansının kararıyla İzmir kentinin 15 Mayıs 1919’da Yunanistan Krallığı tarafından işgaliyle başlayan ve 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun kente girmesiyle sona eren işgaldir.

İşgal, İtilaf Devletleri’nin izniyle Yunan Yüksek Komiseri Aristidis Stergiadis komutası altında yapılmıştır. I. Dünya Savaşı’nda Yunan Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında herhangi bir askeri çatışma yaşanmaması sebebiyle işgal, İtilaf Devletleri arasında da tartışma konusu olmuştur. İşgale izin veren İtilaf Devletleri’nin ana amacı İtalyanların Anadolu’daki toprak kazançlarını dengelemektir. İzmir kenti ile birlikte Ayvalık, iki kent arasındaki sahil şeridi, Çeşme yarımadası, Selçuk ve Belkahve’ye kadar İzmir’in arka alanı da işgal edilmiştir. Nisan 1920’den sonra Yunan ordusu İzmir’den harekete geçerek, Bursa, Eskişehir, Kütahya ve Afyon’a kadar Batı Anadolu’nun büyük bir bölümünü de işgal altına almıştır.

“Bugün 15 Mayıs 1919. Biliyorsun İzmir’e Yunanlılar girdi, diyordu. Hemen Anadolu’nun içlerine geçmek gerek. Orda halk ayaklanalı çok oldu. Antep’te Malatya’da, Erzurum’da, Trabzon’da Sivas’ta, Diyarbakır’da, Van’da, Bitlis’te, Elazığ’da ve İzmir’de daha bir sürü yerde ayaklandılar. Mesaadet döneceğim.” (Füruzan, 1996: 69)   

Fotoğraf: Vikipedi

Abdullah Frére (Abdullah Biraderler): Osmanlı İmparatorluğu’nda fotoğrafçılık sanatının kurucuları olarak tanınan Viçen (1820-1902), Hovsep Abdullahyan (1830-1908) ve Kevork (1839-1918) kardeşlerin ticari adıdır. Bir kimyacının İstanbul’da Tünel semtinde açtığı fotoğraf stüdyosunda asistanlık yaparak fotoğrafçılığın inceliklerini öğrenen Kevork Abdullah, 1858’de stüdyoyu devralarak kardeşi Viçen ile birlikte çalışmaya başladı. Kardeşler, fotoğrafçılık hakkında bilgilerini artırmak için iki kere Paris’e gitti. Önce Abdülaziz’in, sonra II. Abdülhamid’in saray fotoğrafçılığına atandılar.

“Odama girip ufak tefeğin yerini amaçsız değiştirir. Sonra on dokuz yaşında çekilmiş fotoğrafımın önünde durur. Düğün hazırlıklarının yapıldığı yıldır o yıl. Son kızlık fotoğrafım… Abdullah Frére’de çekilmişti. Üstümde pembe muare takımım vardı. İlk kostüm-tayyöre benzeyen biçimleri giyenlerdendik annemle ben. (…) Fotoğrafçı ardında selvili bir şato dekoru olan bir markize oturtmuştu beni. Elimi çeneme dayayıp yana doğru bakmışştım. Boynumda şimdiki incilerim vardı. O zamanlar bu inciler göğüslerimin arasına iniyordu handiyse.” (Füruzan, 1996: 61)

Fotoğraf: Vikipedi

alaz: Alev, yalaz.

“Sevda alazı acımasız bastırmıştı beni.” (Füruzan, 1996: 26)

asri: Çağdaş.

“Gene de kan sayımımı yaptırıyorum doktorumuza. Verdiği reçeteleri eksiksiz aldırıyorum. Bizim ailenin doktorsuz olduğu görülmemiştir. Ailemizin kadınları asri bir bayana yaraşır biçimde doktora danışmayı, dediklerini yapmayı bilirler.” (Füruzan,1996: 16)

Bataklı Damın Kızı Aysel: (Aysel Bataklı Damın Kızı): Yönetmenliğini Muhsin Ertuğrul’un yaptığı ve senaryosunu Nâzım Hikmet ile Selma Lagerlöf’ün yazdığı 1934 yapımı siyah-beyaz Türk filmi. Başrollerini Cahide Sonku’nun ve Talat Artemel’in oynadığı film, Türkiye’de çekilen köy konulu ilk yapımıdır. Aysel: Bataklı Damın Kızı, 1969 yılında, senaryosunu Osman Fahir Seden’in yeniden kaleme almasıyla, Zafer Davutoğlu yönetmenliğinde ikinci kez çekilmiştir.

“Çarliston yılları, Lüks Hayat operetleri, Dolmabahçe rıhtımından kalkan motorlardaki gezileri. Yemek müzikleri. Bataklı Damın Kızı Aysel filmleri, Arabacının Kızı Dunyaşka filmleri, Mavi Melek filmleri… Şehvet Kurbanı filmleri. Kontes Maritça’lar, Alabanda operetleri.” (Füruzan,1996: 69)

Fotoğraf: Vikipedi

bedel: Değer, kıymet. Askerlik yapmamak veya yapılacak süreyi kısaltmak isteyenlerin devlete ödedikleri para.

“Bizim ailede o gün bile askere gitmiş kimse yoktu. Bedel verilirdi erkeklerimiz için. Onlar değerliydiler, bilgiliydiler, kolay yetişmiyorlardı, kolay harcanamazlardı. İşleri vardı erkeklerimizin. Anca okumuş yazmış insanların yapabileceği işler.” (Füruzan, 1996: 12)

Bolşevik: Bolşeviklik yanlısı kimse.

Rusçada “çoğunluktan yana” anlamına gelen kelime. 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin İkinci Kongresi’nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup. Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça çoğunluk anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

“‘Nasıl uygun buldunuzsa öyle yaptık, beyfendiciğim’ diyordu. ‘Zaferi bizimkiler elde edeceklerdir. O günleri sağlama almalıyız, haklısınız.’ Babam davavekiline bakmadan, yüzü şamdanlara çevrik, ‘Bizimkileri de bilemiyoruz. Türlü söylentiler çalınıyor kulağımıza, kıyıcıdırlar, Bolşevik’tirler deniyor. Tedbiri elden bırakmamalıyız sonuna kadar.’ diyordu.” (Füruzan, 1996: 18)

cumba: Yapıların üst katlarında, ana duvarların dışına, sokağa doğru çıkıntı yapmış balkon.

“Hanımeli kokuyorsun Mesaadet, demişti. Mis gibisin. Savaş bitsin, döneyim, seni cumbalı evimde seveceğim.” (Füruzan, 1996: 25)

çakıldak: Koyunların kuyrukları altındaki kıllara yapışıp kuruyan pislik.

“Sus! Terbiyesiz! Ben güller gibiyim. Daha, o senle şartlı konuşan kadın çakıldaklarını temizlemeden, benim için ölenler, kendini içkiye vuranlar vardı.” (Füruzan, 1996: 51)

çarliston (charleston): 20. yüzyılda, Amerika’da oluşmuş Afro-Amerikan kökenli bir danstır. Dans adı olarak kayıtlarda ilk kez 1903 yılında rastlanmış ve adını Güney Carolina2daki Charleston şehrinden almıştır. James P. Johnson adlı piyanist ve komponistin “The Charleston” adlı caz melodisi ile tanınmışlık kazanmıştır. Avrupa’da 1925 yılından itibaren Josephine Baker sayesinde tanınmıştır. Charleston tek başına, çiftlerle ya da grup halinde yapılır. Dakikada 50-75 ölçü ile aşırı hızlı bir danstır. (Normal danslar dakikada yaklaşık 30-50 ölçülüdür.) Temel ayak figürü ayak uçlarının içe, topukların dışa döndürülerek atılmasından oluşur. Dansın temeli izole hareketlere (vücudun farklı yerlerini, örneğin kollar ve bacakları, birbirinden ayrı olarak hareket ettirmeye) dayanır. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ile gece kulüpleri bu dansçıları ödeyemeyecek duruma geldiği için dans git gide gözden kaybolmuştur. 1930’lu ve 1940’lı yılların önemli bir Swing dansı olan Lindy Hop bu dansın birçok bölümünü sahiplenmiştir.

“Ben Mehmet Ali Bey’in İzmir Marşı’nı çok severim.  Bir de Ivanoviçi’nin Tuna Dalgaları’nı, bir de bütün çarlistonları. Çarlistonları artık çalmıyorlar, çağı geçti.” (Füruzan, 1996: 14)

Fred Astaire ve Ginger Rogers Swing Time (George Stevens, 1936) filminde.

çitlembik: Kara ağaçgillerden, düz kabuklu, kerestesi sert ve dayanıklı bir ağaç, çıtlık, menengiç.

“‘Kurudun kaldın, unutma Edadil. Sen ölmeden azalıp azalıp unufak olacaksın… Çitlenbik ağacına tünemiş baykuşun gagasını kaynatmalı… bahçeye varıp…’ Gerçekten zayıflıktan sekiz dokuz yaşlarında çocuk görünümünü almıştı gövdesi. Giyimleri tahtaya dolanmış gibiydi.” (Füruzan,1996: 9)

direngen: İnatçı.

Bizim oralarda Allah bilir kış her yan örtmüştür. Kurt, kuş köylere iner, zamanıdır. Her hayvan kendi sesiyle ürüyüp duruyordur. Kürklü koca ayılar inlerine varıp uyumuşlardır. Kar, in cin duymadan yağıp durur. Hele karlar çözülmesin, pınarlar, çaylar gürüldeyerek odunları katıp önlerine iner yarlardan aşağıya. En direngeni de bu çamlardır. Suyun tepmesini hiçe sayarlar.” (Füruzan, 1996: 55)

Divanyolu: Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılan protokol yolu. Osmanlı sarayında toplanan Divan-ı Hümayun’a gelen ve giden vezirler, elçiler, askerler ve diğer yöneticiler buradan geçtiği için “Divanyolu” denmiştir. Roma İmparatoru I. Konstantin zamanında yapılarak İstanbul’un ana caddesi olmuştur.

“Annemin çocukluğunda gelmişti onların Divanyolu’ndaki konağına. Bilmem işte, babam şapkasını elinde taşır, kafasına koymazdı. Badem bıyıklı, biraz da taşra tavırlıydı. İzmir’in yerlilerindenmiş. Biz Anadolu savaşından epey sonra İstanbul’a yerleştik. Annem Divanyolu’ndan İzmir’e gelin gelmiş. Konaklarını anlatırdı bana ara sıra. Semtlerinde bakkal, kasap bile yokmuş. Öylesine soylu, öylesine sessiz bir yermiş. Çimentonun dört kol gezmediği o dönemde, konakların mücevher kutusu gibi işlenmiş, hayranlıkla seyredilir pahalılığı, içinde yaşayanların değerine eşmiş.” (Füruzan, 1996: 10)

Fotoğraf: Vikipedi

etol: Genellikle kürkten, gösterişli kumaşlardan veya yün örgüden yapılmış omuz atkısı.

Camı açacaksın ilkten, dedi ihtiyar kadın. Hep unutuyorsun… Sesi sevinçle çınladı. Hizmetçiyi yeniden boyunduruğuna almıştı.  Çıkar benim kürk etolümü dolaptan, sırtıma koy. Cam aç havalansın iyice. Bu pis kokunun içinde mi yemek yiyeceğim? Öğrenemedin hâlâ bu işi, yazık senin aklına.” (Füruzan, 1996: 54)

firkete: Kadınların saçlarını tutturmak için kullandıkları U biçimindeki naylon veya telden saç tokası.

“Saçlarını firketelerle belirsiz yerlerden tutturduğundan, açılanlar ince tutamlar halinde dökülüyordu dantelle çevrili sabahlığının yakasına.” (Füruzan, 1996: 45)

frenk gömleği: Yakası kravat takmaya uygun, çoğu uzun kollu, ceket veya yelek altına giyilen erkek gömleği.

“Konakta bahçeye bakan odaların birinde ışıklar yanmıştı. Bize uzanan aydınlığın soluk sarı parçasında yaprak yığınlarının seçilmez karışıklığını aşan ışıkta Rüştü Şahin’in mert, durgun yüzünü görmüştüm. Gözlerinde ağlamaya yakın bir bakış vardı. Yakalarını bilmem ne zaman çözdüğüm frenk gömleğinin açıklığında boynu dimdik çiziliyordu.” (Füruzan, 1996: 27)

goblen: Kanaviçe veya telleri sayılabilecek türde kumaş üzerine renkli iplikle yapılan özel bir işleme.

“Her yanı koca kauçuk saksılarıyla çevrili, duvarları sahici Hollanda goblenleriyle süslenmiş salonda, üçlü aynanın içinden birbirimize bakmıştık:” (Füruzan, 1996: 20)

hokka (gibi): ufak ve düzgün (ağız, burun).

“Akşamları pencereleri açtırıp tek elle tuşlarda sesler arayarak sevdiğini bekleyen hokka ağızlı kıza bakıyordum. Şimdi ağzımı da yitirdim. En iyi dişçilerden diş yapılan ağzımın göçmesine niye engel olamadık bilmem?” (Füruzan, 1996: 16)

İstiklal Madalyası: Kurtuluş Savaşı’nda yararlılık gösteren askerlere ve sivillere, o dönemde milletvekili olanlara, savaşa katılan alayların sancaklarına, Erzurum ve Sivas kongrelerine katılanlara, İstiklâl Madalyası Kanunu adlı özel bir yasaya göre verilen madalyadır. Toplam 95.261 kişiye verilmiştir. Kanuna göre sağ göğüs üzerine her gün takılır. İstiklâl Madalyası’nın çıkarılmasından sonra Osmanlı dönemine ilişkin tüm madalya ve nişanlar iptal edilmiştir.

“Oğullarının kahramanlığını belgeleyen İstiklal Madalyası’nı alabilmişler midir?” (Füruzan, 1996: 78)

Fotoğraf: Vikipedi

Kameriye: Bahçelerde yazın oturulmak için yapılan, kafes biçiminde, kubbeli, üstü yeşilliklerle sarılan süslü çardak.

“Doğruca camı açıp kameriyenin üstünü seyretmeye başlamıştım. Duygularım kabarıyor, durmadan devinen ışık parçaları dönüyordu yüreğimde.” (Füruzan, 1996: 40)

kapatma: Metres.

“Kapatmalar evliliğimin bir parçası olacaktı. Bunu görmezden gelecektim. Başka bir tehlike yoktu.” (Füruzan, 1996: 22)

kapılanmak: Bir işe girmek ve o işte devam etmek.

“Annem tanıdığı herkesle uzlaşmaya razıydır. On beş yaşıma vardığımda kendime annemden daha büyük, olgun buluyordum; şimdi ise daha yaşlı. Tek tutkusu benim sağlığım ve yaşamımdır. Sızlanmaz ama telaşlıdır. Çevremizde döner durur. Babamın sizin eve kapılanmasının onca değeri çok fazladır.” (Füruzan, 1996: 32)

konak: Büyük ve gösterişli ev. Konak tipi yaşam alanı, “paşa konağı”, “bey konağı” ve bugün halen kullanılan “hükümet konağı” tabirlerinden de anlaşılacağı üzere hemen her zaman belirgin bir sosyal statüye işaret etmektedir.

“Biz Anadolu savaşından epey sonra İstanbul’a yerleştik. Annem Divanyolu’ndan İzmir’e gelin gelmiş. Konaklarını anlatırdı ara sıra.” (Füruzan, 1996: 10)

Mütercim Rüşdü Paşa Konağı (Günümüzde Vefa Lisesi olarak kullanılmakadır.

lodos: Güneyden veya güneybatıdan esen ve bazen de yağış getiren yerel rüzgâr, kaba yel, boz yel.

“İncelikler nasıl da yitiriliyor. Birlikte yaşamak zorunda kaldığım (…) bu insanlar, apartmanımı dolduranlar, bende beğenmedikleri her şeyi daha bayağılaştırarak yapıyorlar. Önemli olan kötülüğü bile güzel taşıyabilmektir. Bu da ancak soylulukla olur. (…) Biz vakıflar yapmış bir aileyiz. Dürrüzadeler’den olmanın koşulları vardır. Öğrenilir. Artık yapıları poyraz mı, lodos mu diye düşünerek yapmamaktalar. Ve bunu bir tek sen bilmektesin Mesaadet.” (Füruzan, 1996: 73)

Mehmet Ali Bey (1840-1895): Musika-i Hümayun’da yetişmiş,aynı zamanda İtalyan müzisyen Guatelli’nin armoni öğrencisi olup Batı tarzında çok sesli Türk müziği yazan bestecilerdendir. “Plevne Marşı” ve “İzmir Marşı” bestecisidir.

“Ben Mehmet Ali Bey’in Izmir Marşı’nı çok severim. Bir de Ivanoviçi’nin Tuna Dalgaları’nı, bir de bütün çarlistonları. Çarlistonları artık çalmıyorlar, çağı geçti. Tuna Dalgaları’yla torunlarım, Gülbin, Aylin, alay ediyor.” (Füruzan,1996, s.14)

Fotoğraf: Vikipedi

pazen: Dokuması kalın, sık ve yumuşak, bir tür pamuklu bez.

“İhtiyar kadını hiç incitmeden alması gerektiği için kadının arkaya kayması, işini adamakıllı zorlaştınrdı. Bu sabah da, ‘Gel kaldır’ der demez çabucak koşmuştu. Karyolaya karnını dayayıp erebildiği uca dek uzandı. Cevizin sert tahtası, pazen giyimini aşıp karnını acıttı hizmetçinin. Aldırmadı. Yataktan çişle kolonya karışımı, ılık bir hava doldu burnuna. Ellerini açtı, parmaklarına, ellerine topladı olanca gücünü.” (Füruzan, 1996: 50)

poyraz: Kuzeydoğudan esen soğuk rüzgâr.

“Annem rahmetli Perran Hanımefendi, ‘Yavrum Mesaadet,’ derdi, ‘dikkat et. Paşaların, beyzadelerin oturduğu yerlerde, konakların denize sırtı dönüktür, ön yüzleri poyraza açıktır. Çünkü lodos rahatsız edicidir ve poyrazın soğuğundan korkmak ancak kenar yerlerde yaşayanlar içi caizdir.” (Füruzan, 1996: 10)

Şapka Devrimi (Şapka İnkılâbı):  Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından, erkeklerin baş örtme uygulamalarının düzenlenerek Batı ülkelerindeki normlara uygun hâle getirilmesi için 1925 yılında yapılan kanunî düzenlemedir. 25 Kasım 1925 tarihinde mecliste kabul edilen 671 No’lu “Şapka İktisası Hakkında Kanun” ile TBMM üyeleri ve memurlarına başlık olarak şapka giyilmesi zorunluluğu getirildi ve Türk halkı da buna aykırı bir alışkanlığın devamından men edildi. Kanun, 28 Kasım 1925 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Şapka Kanunu, 1982 anayasasının 174. maddesine göre “inkılap kanunları” (anayasaya aykırılığı iddia edilip iptal edilemeyecek kanun) arasındadır.

Fotoğraf: Vikipedi

Şehvet Kurbanı: Yönetmenliği Muhsin Ertuğrul’un yaptığı, 1940 yapımı film. Senaryosu Nâzım Hikmet tarafından yazılan filmin oyuncu kadrosunda Muhsin Ertuğrul, Cahide Sonku, Ferdi Tayfur, Suavi Tedü, Nevin Akkaya gibi oyuncular vardır. Film İstanbul Haydarpaşa Garı, Maltepe, Mecidiyeköy ve Eminönü’ndeki stüdyolarda çekilmiştir.

Fotoğraf: Sinematek
Fotoğraf: Vikipedi

Tufan: Nuh Peygamber zamanında yağan ve bütün dünyayı su altında bırakan şiddetli yağmur.

“Küçücüktür bizim ev. Benim yattığım odada bilmem nereden, kimden kalmış duvar süslemeleri vardır. Ağzında zeytin dalı tutan, yuvarlak karınlı bir güvercinin çevresi asma yapraklarıyla bezenmiştir. Boyaları zamanla solarak, duvarın badanasına yakın bir renk almıştır süslemelerin. ‘Her yıl badana yaparken annem onlara dokunmaz: Hazreti Nuh’un kuşudur. Tufanın bitmesini müjdeleyendir.’ Sonra birden ellerini açar: ‘Yarabbi ne zaman bu savaşlar, dertler bitecek.’ der.” (Füruzan, 1996: 33)

tuluat: (tulûat tiyatrosu): Olay örgüsü bilinmekle birlikte bir metne dayanmayan ve doğaçlama olarak oynanan bir sahne sanatı. Tuluat tiyatrosu, geleneksel orta oyununun sahnelerde sergilenmesi ve Batılı anlamdaki tiyatro ile karışmasından meydana gelen bir tiyatro dalıdır.

“Elbet para çok önemli! Parasız kalmış bir soylu, sirk palyaçosuna döner. Davranışlarına herkes keyifle, tadını çıkararak, kıskıs gülerek bakar. Konuşma incelikleri, tuluat yapamuşça, alaya alınır. İnsan kendi katının kurallarına sıkıca bağlı kalıp savunmazsa, yenilgi kesindir. Davranış üstünlüğümüz, harcamalarla, buyurmalarla pekişir.” (Füruzan, 1996: 60)

Zadeganlık: Soyluluk.

“İzmir’de doğmuşum. Padişahlık zamanından soyluyuz bizler. Babam sonraları zadegânlığını belirten adının ekinden vazgeçti. Cumhuriyet adlara eşitlik getirince, ailemize Dürrüoğulları dendi. Böylesi, sade nüfus kâğıdımızda geçen bir şeydir tabii. Gene de bilenler, duyanlar için biz Dürrüzadeler’izdir. Bu değişmedi ve değişmez.” (Füruzan, 1996: 7)