Terk Edilemeyen Duvarlardan Kötü İnanç ve Büyük Ötekine: “Bir Şair” Filmi Üzerine

Aslınur Arısoy

Simón Mesa Soto’nun 2025 yapımı Un Poete (“Bir Şair”) filmi, bir sanatçının yaratamama sancısının yanı sıra narsisistik olarak hırpalanmış egosunu da ekrana yansıtır. Başrol oyuncusunun (Ubeimar Rios) beden postüründen ağır ifadelerine, sahnelerin çerçevelenişinden karakterin ilerlemekte zorlandığı ve yer yer donakaldığı sekanstaki tercihlere baktığımızda; filmin genel anlatı dili, varoluşsal ketlenmenin trajikomik debelenişi duygusunu izleyiciye estetik biçimde iletmektedir. Oscar karakterinin dinamiğine odaklanan bu yazı, yaratıcılık krizini Sartre’ın “Kötü İnanç”ı ve Lacan’ın “Büyük Öteki”si ekseninde ele almayı denemektedir.

İçinden Çıkılamayan Anne Evleri: Çözülemeyen Ödipal Bağlar

Oscar boşanmış bir baba olarak anne evine geri dönmüştür. Film boyunca da, ne zaman eyleme geçmeye, evden çıkmaya yeltense “başarısız” olmakta ve yeniden anne evine sığınmaktadır. O ev onu kapsayan ve belki de bütünlük yanılsaması veren yegâne yerdir. Eve dönmediği zamanlarda, bir kaldırımın kenarında sızan atıl bir nesne görünümünde, bedensel öznelliğini neredeyse kaybetmektedir. Onun evden her ayrılışı benzer bir döngüyü izlemektedir, evlenip boşanmak ya da 24 gibi genç bir yaşta ödül alıp sonrasında üretemez olmak hali de benzer bir örüntüyü düşündürmektedir.

Evin içerisinde Oscar’ın yetişkin olmasını ve sorumluluk almasını talep eden kişi ablasıdır. Anne karakteri, ablasının yasa koyuculuğuna karşın, “Sıcak çikolata ister misin?” sorusu ile daha da emin olduğumuz, Oscar’a dışarıyı işaret etmekten ziyade, onu içeride tutmaya meyleden kişidir. Annesi psikolojik anlamda, farkında olarak ya da olmayarak, Oscar’ın sütten kesilmesine de pek müsaade etmemektedir. Annenin bu boğucu kapsayıcılığı Oscar’ı eksiksiz ama aynı zamanda eylemsiz bir “özne-nesne” olarak içeride tutmaktadır. Oscar bu evde konforlu bir acı içerisinde yıkıcı bir jouissance üretmektedir.

José Asunción Silva, lanetli şair, Oscar için Latin Amerika’nın en büyük şairidir. Odasının duvarına asılan portrenin Silva’ya ait olması tabii rastgele değildir. Oscar kendisini onun “ölümsüzleşmeyi başarmış” bakışlarına maruz bırakır. Silva’nın duvara çakılı bakışı, Oscar için ilham verici gibi gözükse de ziyadesiyle kastratiftir. Oscar yazamama halini kendi sorumluluğu olarak görmektense trajik ve dışsal bir kader olarak romantize eder. Bu ise tam anlamıyla Sartre’ın “kötü inanç” (Mauvaise Foi) kavramına işaret etmektedir. Bu inanca kapılıp kendisini nesneleştirmeyi seçmesi ile sorumluluğundan kaçmakta, bedelini özgürlüğü ile ödemektedir. Nihayetinde onun yaratıcılığını yutan şeyler çevresel olduğu kadar varoluşsal felci ve alkolizmidir. Silva, doktoruna kalbinin yerini çizdirir ve ertesi gün o noktadan kendini vurarak yaşamına son verir. Oscar’ı da bir sahnede onu taklit ederken görürüz, “büyüyünce ben de tıpkı babam gibi olacağım” diyen bir çocuğu anımsatan Oscar, göğsüne bir kalp çizer, fakat sembolik biçimde kendi canlılığını ısrarlı bir şekilde sekteye uğratsa da devamı gelmeyecektir. Yazamadıkça, bedeniyle sızar ve bedenine çizer…

Oscar yastan ziyade derin bir melankolinin içerisindedir. Kendi yasını tanımlayamaz ve kaybettiğinin ne olduğunu bilemeden, kendiliğinin bir parçası olarak deneyimleyerek acı çeker. Freud “Yas ve Melankoli” makalesinde: “Yasta dünya yoksullaşır ve boşalır; melankolide ise boşalan ve yoksullaşan bizzat kendiliktir” der. Oscar’ın durumunda kayıp, bir kendilik kaybına dönüşmüştür ve Oscar’ın öfkesini kendi egosuna yöneltmiştir. Biraz da bu sebeple alkolizm ve pasif-agresif yıkıcılığı karşısında izleyicinin Oscar’a öfke yönlendirmesi zorlaşmaktadır ve bu duygu yer yer acımayla maskelenmeye de müsaittir.

Kavuşamayan İki Yaka

Oscar’ın zihninde birbirine kavuşamayan iki kendilik imajı bulunmaktadır. Bunlardan biri “bir şair olmak” temsilinin hakkını veren bir şair olmakken; diğeri ise 40 yaşında olmasına rağmen kızından borç alan, edebiyat camiası tarafından sıradan görülen “başaramamış kişi”dir. Bu ayrık iki imajı bir arada tutmayı denerken düşündüğüm soru şu oluyor: O gerçekten şiir mi yazmak istemektedir yoksa insanların onu bir şair olarak adlandırmasını mı arzulamaktadır? Bu soru da bizleri Lacan’ın “İnsanın arzusu ötekinin arzusudur” fikrine götürmektedir.

Lanetli Şair, Uyumsuz Sanatçılar

Uyumsuz sanatçı anlayışı estetik bir mit gibi dursa da yapısal olarak kaçınılmazdır. Oscar da kendisini konumlandırdığı bu yerde, toplumsal-simgesel düzeni, ekonomik kaygıları olan edebiyat camiasını sözde reddetmektedir. “Büyük Öteki”nin vadettiği sahte bütünlüğü ve yanılsamaları sezmekte, ancak ne bu camiaya yerleşebilmekte ne de tamamen dışarıda var olabilmektedir. Oscar, simgesel düzenin eşiğinde, aidiyetsizliğin getirdiği o arafta dolanıp durmaktadır. Yurdaly ile kurduğu ilişkisi de bu camianın yeniden takdirini alarak belki de oraya yeniden yerleşme, yeniden var olma vaadini bulma çabasıdır. Fakat sanatçı, doğası gereği, sahte uzlaşıları reddeden “yerleşik olmayandır”.

İnsan, yaşından bağımsız olarak, ne zaman narsisistik bir yara alsa, ne zaman değersiz ya da parçalanmış hissetse; kendisini bütün, muhteşem ve eksiksiz hissettirecek yeni “aynalar” (mevkiler, partnerler, hayranlık dolu bakışlar) arar ve bu ilkel ayna evresi illüzyonunu yeniden tesis etme çabasına girer. Oscar’ın, bu sarsılmaların akabinde ablasının bulduğu öğretmenlik işini kabul etmesi ve hemen peşi sıra o “çok yetenekli” öğrencisini keşfetmiş olması da keza rastlantısal değildir. Oscar farkında ya da değil Yurdaly ile ilişkisinde rolleri tersine çevirme imkânı yakalar. Bu kez kendisi, dilin yasasını elinde tutabilir, Yurdaly ise onu “bilen özne” konumuna yerleştirebilir. Fakat Yurdaly şiirin o kadar da kendisine uygun olmadığını görecek ve maddiyatın onun için daha bağlayıcı olduğunu doğruca ifade edecek kadar da otantiktir, şiir onun için araçtır. Yurdaly bu yanıyla Oscar’ın arzusunu askıda tutacağı o gizemli küçük a nesnesi olmayı reddedecek, Oscar’ın onun üzerinden kurduğu düşlemsel ayna hızla çatlayacaktır.

Filmde Yurdaly’nin olduğu gibi olma hali, Oscar için kendi sıradanlığı ve çıplak gerçeğiyle yüzleşmesini sağlayabilecek midir? Devamında Oscar’ın seçimlerini bilmemekle birlikte, bazen sadece kendi otantikliğinde yaşayan insanlarla sahici biçimde ilişkilenmek iki yakayı bir araya toplamayı kolaylaştırabilir mi?

Ve son olarak, acaba bizim duvarlarımızda hangi idealler/idoller asılı; en kamburumuzun çıktığı hallerimizle, biz kimin bakışları ile karşı karşıyayız?