Yılmaz Murat Bilican: “Okurlar filozofla bağ kurabilsin istedim, filozoflara soru sorabilmesini, onlarla tartışabilmesini önemsedim.”

Aynur Kulak

Felsefe disiplininde -özellikle çocuklara ve gençlere yönelik- nitelikli kitaplar bulmak zor; bu minvalde çağdaş felsefe içerisinde kendisine önemli bir güzergâh belirleyen Yılmaz Murat Bilican, genç okurlara yönelik Babamın Defterleri isimli önemli bir seriye imzasını atıyor. Yılmaz Murat Bilican serinin yazılma, söyleşi formatında ilerleme ve çizimleriyle oluşturulma nedenlerinden bahsederken; “Babamın Defterleri serisi aslında bir felsefe tarihi kitabı, ama bilirsiniz, felsefe tarihi kitapları genelde pek sevilip okunmazlar, kapakları bir anlamda ihtiyaç için açılır ve sonra hızlıca kapatılırlar. Benim kitabım böyle olmasın, okunsun, okurken kimse sıkılmasın, en önemlisi de anlaşılabilsin istedim.” diyor. Yılmaz Murat Bilican ile felsefe disiplini başta olmak üzere, çocuklar ve gençler için yaptığı seriler kapsamında Babamın Defterleri serisini odağa alarak yapmış olduğumuz söyleşi için buyurun lütfen.

Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunusunuz ve uzun süre felsefe öğretmenliği yapmışsınız. Toplum olarak, kolektif düzeyde ve bireyler nezdinde felsefe disiplinini seviyor muyuz?

Felsefeyle toplum olarak ne düzeyde bir ilişkimiz olduğu ve onu sevip sevmediğimiz sorusuna, sabit ve kapsayıcı bir yanıt vermek zor. Çünkü felsefeden beklediğiniz şey ve ona yüklediğiniz anlama göre yanıtınız değişiklik gösterecektir. Dolayısıyla benim söyleyeceklerim de tartışmalı genellemeler ve sınırlı gözlemlerden ibaret olabilir. Bazı tarihsel dönemlerde ve bazı toplumlarda felsefe büyük bir coşkuyla serpilip gelişmiştir. Bundan eminiz. Demek felsefenin canlanması için belli tarihsel ve toplumsal koşulların yerine gelmesi gerekiyor. Öyle görünüyor ki bu belli koşulların başında da temel özgürlüklerin olup olmaması var. Farklı fikirlerin ortaya çıkması, birbirleriyle etkileşime girip yeni fikirlere dönüşmesi ancak özgür bir tartışma ortamında olabilir. Varsayımların, belli kabullerin, otoritenin ağırlıklı olduğu ortamlarda ise felsefe “tehlikeli” bulunup susturuluyor. Kısacası, ne kadar demokrasi, o kadar felsefe diyebiliriz.

Bizim toplumumuz için “felsefe” kendi toplumsal dinamiklerimizle ortaya çıkan, bizim hayatımızın içinden filizlenmiş bir etkinlik değil. Felsefenin temel nitelikleri olarak sayabileceğimiz, merak etme, araştırma, tartışma, soru sorma, sorgulama, eleştirel düşünme gibi özelikler de bizim insanımızın ilgi alanına pek girmiyor. Dolayısıyla da felsefe bu topraklarda insanımızla güçlü bağlar kurup, kök salamamış maalesef. Eskiden hem sıradan vatandaş hem de iktidarlar için felsefe uzak durulması gereken tehlikeli bir etkinlik sayılır, her şeye rağmen felsefeyle uğraşanların başına da türlü belalar gelir veya getirilirdi. Bugün ise felsefe için yaygın olan toplumsal kanaat, onun “boş bir uğraş” olduğu, hiçbir işe yaramadığı şeklinde. Görüldüğü gibi bizde tablo felsefe açısından pek parlak değil, fakat bütün iyimserliğimizle şunu söyleyebiliriz ki, örneğin, “adalet”, “özgürlük”, “kader”, “tanrı”, “ölüm”, “ölüm sonrası” gibi felsefi kavramlar her zaman ilgi çeken, üzerine herkesin -felsefe dilinden uzak da olsa- tartışmak, bir iki cümle kurmak istediği ve kurduğu kavramlar olmuştur. Son olarak şunu da ekleyeyim: Somut bir araştırma olmasa da son yıllarda yayınlanan felsefe kitaplarının sayısı, bunların satışları, yeni yeni baskıları, kamusal alanda yapılan felsefi etkinlikler ve internet ortamındaki felsefe içerikli yayınların çoğalması, son yıllarda felsefeye ilginin arttığı yönünde bize bir fikir veriyor. Oldukça sevindirici bir durum bu, ama bu ilginin sonuçlarını şimdilik görüyor değiliz.

Felsefe disiplini adına çok kıymetli bir seri ile karşı karşıyayız: Babamın Defterleri. Bu serinin üçüncü kitabı geçtiğimiz haftalarda Ayrıntı Yayınları’nın Dinozor Genç kategorisinden yayımlandı. Gençliğe yönelik bir seri bu. Fakat siz felsefe, edebiyat ve sanat içerikli çocuk kitapları serileri de yaptınız. Böylesine ağırlığı olan bir disiplin için çocuklara ve gençlere yönelik kitaplar -üstelik çok da kapsamlı seriler- yapmak nasıl aklınıza geldi; felsefe gibi zor parkurları olan bir koridora nasıl girdiniz?

Evet “Babamın Defterleri” gençlere, bir de yaşı ne olursa olsun felsefeye yeni başlayanlara yönelik bir felsefe tarihi çalışması. Bu serinin yanı sıra yayımlanan çocuklara, öğretmen ve ebeveynlere yönelik kitap serileri de aslında aynı amaca hizmet eden çalışmalar. İlk sorunuza yanıt verirken bizim toplumla felsefe ilişkilerindeki sıkıntılı yanlara değinmeye çalışmıştım. İşte bu sıkıntıların giderilmesinin, yani toplumla felsefenin bağının kurulabilmesinin yolu bana göre çok erken yaşlarda felsefeye başlanmasından geçiyor. Öğretmenlik yıllarımda hep felsefenin gençler için, lise yıllarında karşılaştıkları bir dersten öte bir anlamı olması için çabaladım. Aslında, bizim gençlerimiz bir bakıma şanslı, çünkü lise yıllarında 4 saat zorunlu felsefe dersi olan ender ülkelerden biriyiz. Şu an liselerde 10. ve 11. sınıflarda ikişer saat zorunlu felsefe dersi var. Fakat ne yazık ki, dersinin olması önemli olmakla birlikte, bu durum beklenen sonuçları vermiyor (Aslında yapılan istatistiklerde, eğitim sistemimizde hiçbir dersin beklenen sonuçları vermediği de görülüyor). Bana kalırsa felsefenin, eleştirel, sorgulayıcı bir düşünme biçimi olarak, ana sınıfından başlayarak, bütün derslerde adeta eğitimin ruhuna işlenmesi gerekir. Bu sağlanabildiğinde felsefe dersi olmasa da olur. Önemli olan, çocuğa düşünme, soru sorma, sorgulama becerilerinin verilebilmesidir, aksi takdirde lisenin son yıllarında, sınav koşuşturması yaşadığı bir dönemde felsefeyle tanışan bir çocuk için, felsefe yeni bir ders yükü olmaktan öteye gidemeyecektir. Öğrenci için zapturapt altında, ezberlenip puan alınması gereken bir bilgi yığınına dönüştükten sonra dersin adının felsefe olmasının bir önemi yok.

Sonuç olarak, asıl amaç, sadece felsefe dersi için değil, tarih, coğrafya, fizik, matematik… bütün dersler için gerekli olan düşünme becerilerinin çocuklara çok erken yaşlarda kazandırılması, düşünmenin öğretilmesi olmalıdır. İşte bütün bu nedenlerle biz ana sınıfından başlayarak çocuklara soru sormayı, sorgulamayı, düşünmeyi, eleştirmeyi, düşündüğünü ifade etmeyi öğretebilmeliyiz. Çocuklara ve gençlere yönelik yaptığımız çalışmaların temel amacı budur. Sanıldığı gibi felsefe yetişkin olunduğunda ilgilenilecek bir şey değildir, felsefe çocuklara asla zor gelmez, onlar felsefi sorular sormaya ve o sorular üzerine düşünmeye yetişkinlerden çok daha fazla yatkındırlar.

Babamın Defterleri serisi için sizi masanızın başına oturtan ana/odak meselenizi merak ediyorum. Fakat ayrıca bu serinin diğer kitaplarınızdan farkının ne olmasını istediniz bunu da merak ediyorum. Babamın Defterleri için yetişkinliğe geçiş serileri tanımlaması mevzu bahis, tek farkı bu diyebilir miyiz, bu minvalde başka farkları da var mı?

Üniversite yıllarımda hocam Ahmet Arslan’dı. Onu tanıyanlar çok iyi bilirler, bizim toplumumuzda felsefeyi yaygınlaştırabilmek, anlaşılabilir kılmak için çok çaba göstermiş ve göstermeye de devam etmektedir. Yıllar geçtikçe anladım ki Ahmet Arslan’ın üzerimde önemli bir etkisi olmuş ve onu model almışım. Felsefeyi daha nasıl anlaşılabilir kılabilirim, başka hangi yollarla aktarabilirim, nasıl sevdirebilirim sorularının yarattığı kaygı, öğretmenlik yaptığım ve sivil toplum örgütlerinde çalıştığım yıllar boyunca benim de hiç yanımdan ayrılmadı. Beni yeni bir şeyler üretmek konusunda hep motive etti.

Babamın Defterleri serisi aslında bir felsefe tarihi kitabı, ama bilirsiniz, felsefe tarihi kitapları genelde pek sevilip okunmazlar, kapakları bir anlamda ihtiyaç için açılır ve sonra hızlıca kapatılırlar. Benim kitabım böyle olmasın, okunsun, okurken kimse sıkılmasın, en önemlisi de anlaşılabilsin istedim, bunun için çaba gösterdim. Özellikle gençler arasında, filozofların, çok çok önce yaşamış, çalışmak zorunda olmadıklarından ve can sıkıntısı çektiklerinden birtakım olmadık sorunlar üzerinde kafa yoran kişiler olduklarına dair yanlış bir algı var. Oysa aradan 2500 yıl geçmiş olsa da Sokrates’in, Platon’un sorularıyla bizimkiler çok farklı değil. Örneğin, mutlu bir yaşam için, iyi yönetilen bir toplum nasıl olmalı sorusu, o zaman olduğu gibi şimdi de temel bir sorudur… Bu yanlış algının kırılabilmesi için, okurlar filozofla bağ kurabilsin istedim, filozoflara soru sorabilmesini, onlarla tartışabilmesini önemsedim.

Kitabımın diğer bir farkı da filozofların ve onların temel fikirlerinin belli bir kurgunun içinden aktarılıyor olması. Yani bizimle şimdiki zamanda yaşayan ve aslında okuyucu ile eşit düzlemde olan genç bir kahramanımız var, Ege. Biz Ege aracılığıyla sorular soruyor ve onunla beraber filozofları tanıyor ve anlıyoruz. Ama bütün bunların dışında Ege’nin akıp giden bir yaşantısı, ailesi, arkadaşları, belli sorumlulukları var. Okulu bitirmek, iyi bir üniversiteye girmek, bir meslek edinmek gibi, o da okuyucularla aynı kaygıları paylaşıyor.

Babamın Defterleri serisinin alt başlığını konuşmak istiyorum sizinle: Filozoflarla Zaman Dışı Söyleşiler. Filozofların düşüncelerine ve davranışlarına ilişkin olarak neden söyleşi formunu kullanmak istediniz? Ve burada “Zaman Dışı” imlemesiyle neyi vurgulamak istediniz?

Benim amacım klasik bir felsefe tarihi yazmak olmadı, seslenmeye çalıştığım grubun özellikleri dolayısıyla da kolay okunabilmeyi ve kolay anlaşılır olmayı hedefledim. Söyleşi formatı bu anlamda bana çok uygun geldi. Ortaya çıkan ürüne bir tür diyaloglar gözüyle de bakmak mümkün, ki bunun getirdiği çeşitli olanaklar da var. Diyalog, bence yapısı gereği eşitlikçidir ve karşınızdaki kişiyle tartışma olanağı sunar. Söz konusu olan “büyük büyük” filozoflar olduğu düşünülürse bu önemli bir olanak. Öte yandan, yıllarca gençlerle çalışmanın sağladığı avantajla, onların kafasına takılan soruları az çok biliyorum ve bu soruları kitabımda yarattığım kurguyla bizzat muhatabına, filozofun kendisine sordurmuş oldum. Böylece sorular ve yanıtlar belli bir “gerçeklik” kazanmış oldular.

Gelelim “zaman dışı söyleşiler” olması meselesine… Az önce de söylediğim gibi filozoflar ve felsefe geçmişte yaşanmış olmuş bitmiş bir şey olarak görülüyor. Bunu kırmanın bir yolu olarak, filozoflarla aramızdaki zaman farkını kaldırmayı denedim. Böylece, filozofa günümüzden, yaşadığımız problemler üzerinden bir soru sorabilme şansımız oldu. “Siz şöyle şöyle yazmıştınız ama bakın hiç de öyle olmadı, şimdi ne dersiniz?” gibi.  Bu tekniğin sağladığı çok büyük bir avantaj da şu: Bu sayede, filozofları birbirleriyle tartıştırabildim. Böylece Spinoza ile Freud’u, Descartes ile Gazali’yi konuşabilmiş oldum. Bu büyük bir özgürlük.

Ege, Babamın Defterleri serisinin en önemli kişisi hatta yazılma sebebi öyle değil mi? Zira biyografinizi okurken “Ege’nin babası” tanımını okuyoruz sizin için. Birinci kitaptan üçüncü kitaba doğru Ege’nin nasıl büyüdüğünü, yetişkinliğe nasıl bir geçiş yaptığını, bu süre zarfında nasıl bir hayatı olduğunu konuşabilir miyiz? Onun büyüme hikayesinin filozoflarla yaptığı söyleşilere önemli ölçüde etki ettiğini söyleyebilir miyiz?

Evet, ilk kitapta Ege, filozoflarla buluşup onlara sorular soran bir lise öğrencisi. Ege, felsefe için yanıp tutuşan bir çocuk değil aslında, okuldaki felsefe dersi de çok ilgisini çekmiyor. Rastlantıyla bulduğu defterler aracılığıyla, başlangıçta babasına kendini göstermeye, dikkatini çekmeye çalışıyor, çünkü babası lisede görev yapan bir felsefe öğretmeni. Fakat Ege, kısa sürede yaptığı şeyin büyüsüne kapılıyor ve sonra filozoflarla görüşmek onun için vazgeçilmez oluyor. Birinci kitapla birlikte Ege’nin lise hayatı da bitiyor. İkinci kitapta o artık üniversiteli. Üçüncü kitap Üniversite yıllarının sonları ve Erasmus projesi kapsamımda bulunduğu Hollanda’da geçiyor. Son ciltte ise artık Ege’yi iş yaşamı içinde göreceğiz. Tabi bu yıllar, bütün gençler gibi Ege için de belli sancıların çekildiği yıllar; üniversite sınavı, üniversite yaşamı, buna bağlı meslek seçimi, sonra da iş hayatının kritik seçimleri hep bu yıllarda yapılıyor. Kahramanımız da bu sancıları yaşıyor, fakat onun bu sancıları yaşarken önemli bir avantajı var, bütün bu süreçte, onu belki de bütün bu sıkıntılardan uzaklaştıran bir şey yapıyor, filozoflarla buluşuyor. Bu büyülü anlarda filozoflar adeta Ege’nin elinden tutuyor ve ona güç veriyorlar. Ege büyüyor ve büyürken zaman zaman filozoflarla birlikte, kendi yaşantısını, okulunu, sınav sistemini, üniversiteyi de sorguluyor…

Serinin birinci kitabına Antik Çağ Yunan filozoflarıyla başlıyorsunuz, ikinci kitaba Orta Çağ İslam ve Hristiyan filozofları ile devam ediyorsunuz ve üçüncü kitapta daha modern filozoflar yer alıyor. Ege’nin bu kronoloji içinde bazı dönem veya filozoflarla daha yakın bir bağ kurduğu oluyor mu?

Felsefe tarihinde yer tutan önemli filozofları arka arkaya okuyup onları tanıdıkça, hele ki felsefeye yeni başlayan biriyseniz, bütün filozofların etkileyici gelmesi kaçınılmazdır. Bir bakıma hepsinin çok doğru şeyler söylediklerini düşünürsünüz. Ege’nin durumu da bir bakıma böyle, hepsinden etkileniyor. Fakat Ege’yi mümkün olabildiğince dışarda tutmaya, bütün filozoflara belli bir mesafeden baktırmaya çalışıyorum. Belki okuyucular bazı filozofları kendilerine daha yakın hissedip, aralarında belli bağlar geliştireceklerdir, bu onlara kalmış bir şey.

Ege üçüncü kitapta daha modern diyebileceğimiz filozoflarla söyleşi yapıyor. Bu filozofların düşünceleri birbirinden ayrılabiliyor, tezleri birbirini tutmayabiliyor fakat temelde bir buluşma noktaları var mı, onları modern kılan temel özellikleri neler?

Farklılıkları var tabi ama hepsi aynı dönemin ruhunu taşıyor, o yüzden modernler. Modern felsefenin başlangıcı olarak da anılan 17. yüzyılda ortaya konan fikirler ve ele alınan problemler, aynı zamanda bugün bizim düşünsel evrenimizi de oluşturan kurucu fikirlerdir. Bugünkü Batı Uygarlığının temelini oluşturan bu kavram ve fikirleri şöyle hatırlayabiliriz: Bireysel bir varlık, özne olarak insan, gözlem ve deneye dayalı, matematikle temellendirilmiş bilgi ve bilim anlayışı, sözleşme kavramı etrafında şekillendirilen liberal politika felsefeleri, materyalizm ağırlıklı varlık anlayışı, bireyin refah ve mutluluğuna dayalı etik fikirler, bilginin bir güç olarak algılanması… Descartes’le başlayıp, Leibniz, Spinoza, Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume’un hayatı ve düşünce evreninde karşımıza çıkan bu fikirler, 21. Yüzyılda bizim hiç de uzağımızda olmayan, onaylayarak veya karşı durarak hala üzerinde durup tartıştığımız fikirlerdir. Üçüncü kitapta yer alan filozoflar, birbirlerinden farklı da olsa bu temel eksen üzerinden fikirler ortaya koymuşlardır.

Serinin dördüncü kitabı da gelecek. Çağdaş Felsefe mi söz konusu olacak dördüncü kitapta. Ege’yi kimlerle yapacağı söyleşiler bekliyor? Bir de tabii artık Ege’yi biraz daha yetişkin olarak tanıyacağız sanırım?

Ege son kitapta iş dünyasında ve oranın sancılarını yaşayan beyaz yakalı bir genç olarak söyleşilerine devam edecek. Kitap, J. J. Rousseau ile başlıyor Kant’la devam ediyor, sonrasında 19. yy. filozofları olacak. Çok önemli ve zor isimler var tabi; Hegel, Schopenhauer, Comte, Kierkegaard, Marx ve son olarak Nietzsche. 1900 yılı Nietzsche’nin ölümü, benim serinin de sonu olacak. 20 yy. filozoflarına geçmeyeceğim.

Kitapların içerisindeki çizimleri ve kapak tasarımlarını konuşmak isterim sizinle. İlk iki kitapta Özlem Deveci, üçüncü kitapta Umut Kök’ün isimleri yer alıyor. Nasıl bir süreçti sizin için, özellikle mi istediniz mesela çizimler olmasını, çizimlerin içeriğe katkısını konuşabilir miyiz bu minvalde?

Evet bu kitap fikri kafamda yer ettiğinden bu yana nedense hep çizgilerle birlikte düşündüm. Özellikle filozoflarla buluşma anlarının görselleştirilmesinin okuyucu üzerinde olumlu bir etki bırakacağını, sanki Sokrates’le Ege’yi sohbet ederken gösteren, ya da filozofun anlattığı bir kavramla ilgili bir çizimin, okuyucunun hayal dünyasını tetikleyeceğini düşündüm. İlk iki kitabı sevgili Özlem Deveci’nin harika çizgileriyle okuduk, fakat sonraki kitaplarda o devam edemedi. Üçüncü kitabı Umut Kök’ün yine harika çizgileriyle elimizde tutuyoruz. Sanırım son kitabı da yine Umut arkadaşımız resimlendirecek.

Yeni çocukluk veya gençlik serileri söz konusu olacak mı önümüzdeki dönemlerde?

Aslında felsefeyi çocuklara ve gençlere aktarabilme kaygım hep devam ediyor. Şu anda üzerinde kafa yorduğum proje, felsefeyi filozoflar üzerinden değil de ele aldığı problemlerden hareketle anlatmak üzerine; başka bir deyişle, felsefe yapmanın nasıl bir şey olduğunu tattırmaya çalışan bir kitap projesi. Bir “felsefeye giriş” kitabı gibi ama tam olarak öyle de değil, okuyucusunu felsefe yapmaya, aktif olmaya teşvik eden bir kitap gibi… Ne zaman ete kemiğe bürünebilecek, onu ben de bilmiyorum.