Özlem Karahan
Bundan neredeyse 10 yıl önce ilk öykü kitabıyla okurlarını selamlamıştı Polat Özlüoğlu. Yazarlık kariyerine aralarında Hevesi Kirpiğinde, Peri Kızı Af Buyrun ve Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar’ın da aralarında olduğu öykü kitaplarını sığdırdı. Diliyle, seçtiği ve ortaya koyduğu hikâyelerle, anlatımıyla, tavrıyla ve işçiliğiyle günümüzde öykücülüğün en önemli isimlerinden biri. Bugünlerde, ilk öykü kitabı Günlerden Kırmızı yeni baskısı ve kapağıyla bir kez okur karşısına çıkan Özlüoğlu’yla ilk kitabından yola çıkıp öykünün derinliklerine, oradan ülkenin acılarına, yaslarına ve vaziyetine uzanan bir sohbet ettik.
Kariyerinizde okur karşısına çıkan ilk kitabınız Günlerden Kırmızı yeni bir kapak ve baskıyla raflarda yerini aldı. Bu ikinci selam, size nasıl hissettiriyor?
İlk kitaba dair heyecan ve mutluluk hiçbir zaman unutulmuyor. İlk kucağa alınan bebek gibi müthiş bir sorumluluk ve coşku. Hele o kitabın kokusunu tarif etmenin imkânsızlığı… Bir okurun elinde ya da kitabevinin vitrininde gördüğüm o ânı daha dün gibi anımsıyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi hissetmiş, çocuklar gibi sevinmiştim. Kitabın uzun zaman önce baskısı bitmişti ve yeni kitaplarla birlikte okurların tekrar tekrar sorması öykülerin bambaşka bir yüzle basılmasını yeniden gündeme getirdi. İkinci kez merhaba demek, okurun yoğun ilgisi; öykülerin eskimediğini, zamana yenilmediğini, hayata karşı direndiğini gösteriyor.
Birbirinden farklı ama acısıyla, karanlığıyla, gerçeklikten aldığı dehşetiyle ve kurgusal da olsa tanıdıklığıyla birbiriyle bağları olan toplam 12 öykü var kitapta. Bu öyküler nasıl bir ortamda, nasıl bir bakış ve beklenti halinde yazılmıştı?
Gezi sürecinden önce yazılmış öykülerin yanında süreç sonrası kaleme alınmış hikâyeler de mevcut. Yıllar içinde hiçbir şeyin değişmediğini, acıya dair karanlığın daha da yoğunlaştığını, büyüdüğünü, bütün coğrafyaya yayıldığını görmek üzüntü verici. Öyküler içinde yer alan (kahraman demiyorum) karakterler hayal ürünü, kurgu olsa da olaylar ülke tarihinin kırılma noktalarına işaret ediyor. Hepimizin tanıklık ettiği olaylara dair hafızamızda yer etmiş kötülük, şiddet, faili meçhul, zorbalık, zalimlik, eril tahakküm, adaletsizlik, eşitsizlik gibi kavramların yeniden gündeme geldiği, masaya yatırıldığı, deşildiği öyküler mevcut. Zamanın her şeye iyi geldiği düşüncesini tuzla buz eden, acıyı mesken edinen, ölüme ve yasa odaklı kurgusal hikâyeler gerçekliğe karşı tekrar tekrar yenilgiye uğruyor maalesef. Hayat öykülerden daha karanlık, daha acı yüklü. Öykülerin ortaya çıkışı bir vicdan muhasebesi ve birikmiş borcun ödenmesi saikiyledir. Hayata yenik başlamış, hayatın dışına savrulmuş, haksızlığa uğramış kadınların, çocukların, ötekilerin, kayıpların hikâyesidir aslında okuduğumuz. Uzun zamandır derin ve hiç sönümlenmeyen bir yas sürecini yaşıyoruz maalesef. Kendi ölülerimize değil, başkalarının ölülerine yaslar tutmaya zorlanıyoruz. Yıllardır iyiye giden bir şey olmadığını hepimiz görüyoruz ama haykırarak itiraf edemiyoruz. Öyküler bizim yerimize haykırıyor adaletten ve haktan yoksunluğumuzu. Anlamsızlığı, ikiyüzlülüğü, yoksulluğu, parçalanmışlığı deneyimliyoruz her geçen günde. Niyeyse bu kâbustan uyanamıyoruz.

“Edebiyat iyileştirmiyor belki ama acımızı paylaşmamıza olanak veriyor” Sizin her eserinizi okumuş biri olarak, karanlığından, acısından, ilham aldığı gerçeklerden en çok etkilendiğim, en sert ve sarsıcı kitabınız bu oldu benim için. Siz bugünden bakınca, neredeyse on yıl önce yazılmış bu öyküleri nasıl yorumluyorsunuz?
Yayımlanmış öyküler üzerine bir şey demek ne kadar doğru olur bilmiyorum ama tek şey var bildiğim, her şey öncesinden daha karanlık, daha korkutucu, daha kırgın. Yarınsız yaşayan bir toplum haline geldik. Geçmişe dair her şey sistemli olarak yıkılıp yakılıyor ve unutturulmaya çalışılıyor, üstüne gelecek tahayyülümüz de elimizden alınmış durumda. Çok üzücü. Çaresizlik içinde sadece olaylara tanıklık ediyoruz. Yıkım edebiyatı mı, zor zamanlar edebiyatı mı demek gerek bilmiyorum lakin tüm dünya bir kâbusun içinde debelenip duruyoruz, edebiyat iyileştirmiyor belki ama acımızı paylaşmamıza olanak veriyor. Değişmeyen tek şeyin akıl almaz bir kötülük ve kin olduğunu görmek hüzün veriyor. Tek yaptığımız şey direnmek. Benim elimden yazmak geliyor, öykülerle hayata tutunmaya, tepkimi göstermeye çalışıyorum. Onca acı, onca ölüm, onca yas, onca göz yaşı gazetelerin yırtık sayfalarında, dijital çöplükte kalmasın istiyorum. Unutma çağında yaşıyoruz. Edebiyat acıya dokunmalı, gözlerini yummamalı, hatırlatmalı.
Yıllar önce Peri Kızı Af Buyrun adlı kitabınızla ilgili yazdığım bir kritikte, sizin öykülerinizi “kara masal” olarak tanımlamıştım. Etrafımızdaki karanlık sürdükçe sürecek gibi öykülerinizdeki bu karanlık da. Ne dersiniz?
Çok haklısınız. Karanlık, kötülük, yoksulluk, sürgünler, kayıplar sürdükçe hayata dair karamsarlığım da devam ediyor. En çok istediğim şeylerden biri mutlu, mesut öyküler yazmak, okurla umuda dair bir şeyler paylaşmak. Ama bu zamanda iyilik, güzellikten bahsetmek pek mümkün görünmüyor. Direniş, başkaldırı, ayakta kalmak bir yaşam biçimi halini aldı. Kara masallarla kadınlara, çocuklara, ötekilere, yoksulluğa, yersiz yurtsuzluğa dair hikayeler anlatmaya devam ediyoruz. Adeta hayatta kalmaya çabalıyoruz. Zaman hiçbir şeyin merhemi olmuyor. İyileşmiyor yaramız, daha da çok kanıyor. O yüzden kırmızı aşkın rengi değil, kötülüğün, şiddetin, korkunun, acının, haksızlığın, ölümün, öfkenin rengi bu kitapta.
Öyküden şaşmayan bir yazar olarak, iyi bir öyküyü nasıl tanımlarsınız?
Tanımlamalardan, açıklamalardan kaçan biri olarak öyküye dair tek söyleyebileceğim şey okuru içine çekip alabilen bir yazı üslubuna sahip olmalı diye düşünüyorum. Bildiğimiz karakter, kurgu, atmosfer, olay, merak vb. kavramları coşkuyla harmanlamasının yanında bir meselesi, derdi içinde barındırması önemli. Bütün bunları kusursuz, pürüzsüz bir dille ifade etmesi gerekiyor. Öyküyü öykü yapan en önemli unsur tertemiz bir dildir. Kötü Türkçe ile yazılmış bir hikâyenin konusu, karakterleri, atmosferi mükemmel dahi olsa alınan edebi tat yetersiz kalır. Kekremsi bir tad bırakır. Okuru öyküden uzaklaştırır dilin yanlış kullanımı. Dil, öyküyü bir arada tutan harçtır.
Ezilen kadınlar, türlü katliamlar, bombaların altında kalan bebekler, yakılan canlar, sokaklarda dövüle dövüle öldürülen çocuklar… Öykülerinizde gerçekliğini yaşaması da taşıması da hatırlaması da ağır gelen kurgular var. Bu bağlamda, hikâyelerinizi nasıl oluşturduğunuzu anlatır mısınız?
Bir imge, bir fotoğraf, bir şiir, bir şarkı, bir kitap, bir gazete haberi öykü evrenimi tetikleyebiliyor. Hayal kurmayı seven bir çocuk oldum hep ve hâlâ öykü yazarken hayal kuruyor, gözümde canlandırıyorum karakterleri, olayları, durumları, mekânları. Onun dışında disiplinli bir yazı halim var. Bir öyküye başladığımda bitirmeden o öykünün başından kalkmıyorum. Kaç saat sürerse sürsün o evrenden kopmayı göze alamıyorum. O coşkuyu kaybetmekten korkuyorum. Defter ve kalemim yanımda olduğu sürece kelimelere, cümlelere sığınıyorum. Hayata baktığım yer öykülere sirayet ediyor haliyle. Nasıl yaşıyorsam öyle yazıyorum. Gazetecilik okumuş biri olarak gündemi yakinen takip ediyorum. Bir çocuğun meraklı gözleriyle hayata bakmaya cesaret ediyorum.
“Bazı günler hep kırmızı, bazı günler hep cumartesi”

Kitabın isminden bahsedelim mi? Nedir Günlerden Kırmızı?
İlk editörüm Sibel Öz kitabın ismini koydu. Ben kitap ve hatta öykü isimleri bulmakta zorlanan birisiyim. Bu öyküleri en iyi anlatacak isim olduğuna inandım o söyler söylemez. Marquez hayranı biri olarak Kırmızı Pazartesi’yi hatırlattığı için ayrıca sevdim. Kırmızının sadece sevdaya, mutluluğa dair olmadığını en iyi bu topraklarda yaşayan bizler biliyoruz. O yüzden bazı günler hep kırmızı, bazı günler hep cumartesi. Acıyı, şiddeti, yokluğu, kaybı, ölümü, yası en iyi anlatan renk maalesef hâlâ kırmızı.
Kitapta baskın bir diğer renk sarı. Başaklarda, bir kahramanın saçlarında, bir diğerinin yasında ya da yalnızlığında hep biraz sarı yerini alıyor.
Sarı bir tebessümü, sarışın bir yalnızlığı, sararmış bir yası, sarıya çalan bir kaybı öykülerin içine gömmeyi sevdiğimi söyleyebilirim. Renkler hayatımızı katlanılır kılan bir ayrıntı. Bazı öykülerin renklerini içinde taşıdığını, bazılarının hüzne teşne olduğunu, bazılarınınsa içinden taştığını düşünüyorum.
Ve son soru: Sizin bu öyküleri kaleme aldığınız günlere bugünden baktığınızda, iyi anlamda değişen, artık öykülerime konu olmaz dediğiniz bir şeyler oldu mu?
Ah! Oldu demek isterdim lakin olmadı. Kötülüğün, haksızlığın, acının, eşitsizliğin, şiddetin eksilmediği, daha da arttığı bir dünyaya uyanıyoruz her geçen gün. Kadınlar, çocuklar, hayvanlar ne kolay gözden çıkarılıyor, ne kolay öldürülüyor, ne kolay kayıplara karışıyor. Bir kravat ile adalet önünde indirim alan canilerin yaşadığı bir coğrafyada yaşamaktan utanç duyuyorum. Kadına şiddetin arttığı, yılda altı yüz, yedi yüz kadının katledildiği, çocuk tacizlerinin, tecavüzlerinin gizlendiği, üstü örtüldüğü, savaşlarda öldürülen insanlara tüm dünyanın gözlerini kapadığı, hayvanların yasa yoluyla canice, göz göre göre katledildiği, doğanın, ormanların yakılıp yıkıldığı yeni dünya düzeninde hayatta kalmaktan utanıyor ve ürperiyorum. Bunca olumsuzluğa rağmen iyilik kazanacak diye umut etmekten kendimi alamıyorum. Yoksa yaşamanın ne anlamı var? Delirmemek için yazarak yaşamaya çalışıyorum. Kitaplara, kelimelere, edebiyata can havliyle tutunuyorum.


İlk yorum yapan olun