Aynur Kulak
Çağdaş edebiyatımızda otuz beş yıla yayılan yazarlık tecrübesi ve bu tecrübeye binaen oluşan külliyatı ile kıymetli bir konumda yer alarak yazmaya devam eden Murat Gülsoy; “Edebiyat ve daha geniş anlamda sanat yapıtlarının cevaplardan çok sorular ürettiğini düşünüyorum.” diyor ve şöyle devam ediyor; “Sanat yapıtı dünyayla kurulan gerilimli ilişkinin sonucunda ortaya çıkıyor. Bir taraftan onu değiştirip dönüştürmek ve kendi arzularına uygun hale getirmek isteyen özne var, yani sanatçı var, diğer tarafta tanıdıkça tekinsizliğini keşfettiğimiz dış dünya var. Bu ikisi arasındaki gidiş geliş bize edebiyat ve sanat sağlıyor.” Murat Gülsoy ile Aynur Kulak’ın gerçekleştirdiği kapsamlı söyleşi için buyurun lütfen.
Sohbetimizi yeni yayınlanan kitabınız Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün’de Gertrude Stein’den yapmış olduğunuz alıntıyı edebiyatla ilişkilendirerek başlatmak istiyorum. Edebiyat için cevap nedir? (Sessizlik) O hâlde edebiyat için soru nedir? Soruları bu şekilde uyarladım ama ben ayrıca şu parantez içindeki (Sessizlik) meselesini de merak ediyorum.
Ben edebiyat ve daha geniş anlamda sanat yapıtlarının cevaplardan çok sorular ürettiğini düşünüyorum. Sanat yapıtlarının insanların kolayca ifade edemeyecekleri hatta bilinçlerine çıkarmaya cesaret edemeyecekleri hassas, tehlikeli, ürkütücü meseleleri sorgulattığını söyleyebilirim. Shakespeare’den Dostoyevski’ye, Woolf’dan Ursula K. Le Guin’e, Kafka’dan Yaşar Kemal’e… Farklı zamanlardan, kültürlerden yazarların aklımızda yer etmiş yapıtlarına baktığımda hep büyük sorular görüyorum. İşin ilginç yanı sorular aynı kalsa da cevaplarımız değişebiliyor. Don Kişot’u yazıldığı zamandaki gibi okumuyoruz şimdi, değil mi? Gertrude Stein’ın ölüm döşeğinde, son sözleri olduğu söylenen bu alıntı tüm varoluşa yöneltilmiş bir sorgulama sanırım.
35 yılı bulan yazarlık kariyeriniz ve bu süreden de uzun olan okurluğunuz mevzubahis. Düşünce ve duygu dünyanızdaki alegorilerin, arketiplerin, çağrışımların, imgelerin değişimlerini, dönüşümlerini, geldikleri yerleri konuşmak istiyorum sizinle.
Doğrusu çok geniş bir soru. Dediğiniz gibi 35 yıla yayılan bir yazma macerası var. Bu türden sorgulamaları yaparken aslında ilk yazdığım metinlere dönmem daha anlamlı olur sanıyorum. İlk yazdığım öykü Akla Ziyan Hikaye adını taşıyordu. Şehirler arası otobüs yolculuğu yapan genç bir adamın kendi varoluşundan kuşkuya düştüğü bir anı anlatan bir öyküydü. “Ya şimdi ben gerçekte yaşamıyor da bir öykünün içerisinde birkaç cümleyle yaratılmış bir kahramansam?” Kafası bu soruyla meşgul olan sıradan bir karakter. Elbette bu tür bir soruyu kendimize sorduğumuzda yanıtını asla veremeyiz çünkü kendi algılarımızla sınırlıyız; içinde bulunduğumuz dünya dışında bir referans noktamız yok. Bu tür paradokslar o zamanlar çok heyecan verirdi bana. Yani ben edebiyata felsefe ve psikoloji kapısından girdim. Tabii yıllar içerisinde bu yolculuk beni çok başka noktalara götürdü. Gerçi bir tarafım hep yazının imkanları ve kurmaca bir gerçekliğin inşasıyla meşguldür: Yazmak insan zihnindeki hangi süreçlerden besleniyor? Bu süreçler nasıl derinleştirilir? Yazarak kurmakla, yaşarken algılamak arasında nasıl ilişkiler var? Ruhsal dünyamızın sınırları nerelere kadar uzanır? Bir başka yanım da yaşanan gerçeklikle ilgili elbette. Yani tarihle… Başkalarının neleri, nasıl yaşadığı ile… Bir tarafta iç dünya var, rüyalar var; diğer tarafta yaşadığımız gerçeklik var, tarih var. Bu ikisi arasında bir hat oluşturmaya çalışıyorum çoğu zaman. Örneğin Gölgeler ve Hayaller Şehrinde romanım daha tarihe yaslanan ama psikolojik yönü ağır basan bir kitaptır. Ressam Vasıf’ın Gizli Aşklar Tarihi yine tarihsel denebilecek bir konuya sahip ama öte yandan bir sanatçı romanı, yine sanatın imkanları üzerine düşünen bir kitap. Dolayısıyla iki kanal at başı gidiyor diyebilirim. Son kitabım Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün ise daha rüya, kâbus ekseninde…

Odağımızda son yayınlanan kitabınız Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün olacak elbet fakat, Ve Ateş Bizi Tüketiyor romanınızdan başlayarak Belirsiz Bir Anın Kıyısında, Ressam Vasıf’ın Gizli Aşklar Tarihi ile birlikte son dört kitabınız kapsamında size özgü olarak dikkatimi çeken bir özelliğinizi konuşmak istiyorum. Bir tür arayış, bir tür başkalaşım uğraşı ile yazıyorsunuz ve bu anlamda denemekten, deneysel olmaktan vazgeçmiyorsunuz. Genelde ilk kitabını yayınlamış yazarlar için kullanılan bu “deneysel metin” tanımı sizin için her yeni kitapta geçilmesi gereken yeni bir eşik, öyle değil mi?
Edebiyatta deneyselliği çok önemsiyorum. Deneysellikten kastettiğim şey, yeni anlatma biçimleri, yeni gösterme biçimleri, yeni kurma biçimleri aramak ve denemek. Bu neden önemli? Şunun için önemli, yeni anlatma biçimleri aramak demek aslında yeni düşünme ve yeni görme biçimleri aramak demek. Bunlar da bizim dünyayı kavrayışımızı zenginleştirir. Sadece dünyayı değil kendimizi de kendi iç dünyamızı da daha derinden kavrayabiliriz. Farklı yönlerimizi görebiliriz. Evet saydığınız son kitaplarımın hepsinde farklı anlatım biçimleri denemeye çalıştım. Hatta farklı kurma biçimleri, farklı roman mimarileri de diyebiliriz. Yeniliğin peşinden gitmeyi seviyorum. Güvenli alanlarda, bildiğimi tekrar etmek yerine, hiç bilmediğim denizlere açılmak istiyorum. Yeni bir kitap çalışmasına giriştiğimde, daha önce hiç denemediğim bir şeyler yapabilmenin imkanını bulursam çok heyecanlanıyorum. Hele başka disiplinlerle konuşabiliyorsam macera daha gizemli bir hal alıyor. Sanatta garantici olmak yaratıcılığın en büyük düşmanı bence.
Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün’ün nasıl bir metin olmasını istediniz, meseleniz tam olarak neydi?
Bu kitap çok şaşırtıcı bir şekilde bir anda başladı ve belli bir süre sonra da kendiliğinden bitti. Diğer kitaplarımda olduğu gibi hazırlık, kurgulama ve bu kurguya dayalı olarak çıkılan bir yolculuk olmadı. Birdenbire ortaya çıktı, beni içine aldı. Önümde açılan o garip dünyanın içinde bir süre yolculuk ettim ve karşıma çıkan sahneleri yazdım. Her şey bir zeytin ağacının altında oturmuş bir önceki kitabım Ressam Vasıf üzerinde çalışırken başladı. Bir vizyon adeta… Bir görüntü: zeytin ağacının dibinde oturmuş, ne yapacağını bilmeyen yaşlı bir melek! Böyle bir görüntüyle başladı her şey. Rüya gibi… Ama sonra yazdıkça o dünyayı tanımaya başladıkça bunun yeni kitabım olduğunu fark ettim. Şimdi yayınladıktan sonra fark ediyorum ki aslında bu kitap pandeminin üzerimde bıraktığı etkilerin sonucunda ortaya çıkmış. Pandemi dönemini hatırlayacak olursanız iki baskın duygu vardı. Hatta bir tanesi çok daha ön plandaydı: korku, endişe, geleceğin belirsizleşmesi… Öte yandan ikinci bir duygu daha vardı benim için, o da doğanın kendini tamir etmesi karşısında duyduğum huşu. Arabalar, gemiler, uçaklar durduğu için insani etkinlikler azaldığı için doğa temizleniyordu, arınıyordu. Hatırlarsanız bir balkondan nefes almak, bir parka çıkabilmek, bir ağaca sarılabilmek hepimize büyülü bir şeymiş gibi geliyordu. İşte bu kıyamet sonrası olağan bir gün kitabında da bu yüzden doğa var, hayvanlar bitkiler var.
Romanda kıyamet sonrası o gündeyiz. Artık korkulanın nihayet başa geldiği, kıymetin koptuğu, herkesin eşitlendiği o gün için insanın kendi dışına çıktığı yegâne gün diyebilir miyiz? Bir yandan da kıyametin kopmasına gerek yok, insan dışı olanla birlikte yaşamaya çoktan başladık diyebilir miyiz?
Az önce salgın döneminden bahsettim. Bu kitabın atmosferinin oradaki yoğun korku ve endişeden kaynaklandığını söyledim. Çok uzun bir süredir üzerinde yaşadığımız gezegenin ve kurduğumuz uygarlığın tehdit altında olduğunu düşünenler ve savunanlar var, belki seslerin duyurmakta zorlanıyorlar ama uyarıları çok ciddi. Aslında kendimi bildim bileli çeşitli hayvan türlerinin, bitki türlerinin yok olduğu haberleri gelirdi, ama geniş kitlelerinin gündemini pek az meşgul ederdi. Hava ve deniz kirliliğinden şikâyet edilirdi ama dünya sonsuz bir kaynakmış gibi davranılırdı. Oysa içinde bulunduğumuz çağda çok iyi biliyoruz ki dünyamızın kaynakları sınırsız değil. Hatta doğanın dengesi son derece kırılgan, bu yüzden de insanı ve insan uygarlığını merkeze koyan hatta tüketim uygarlığını fetişleştiren yaklaşımı artık bir tarafa bırakmamız gerekiyor. Dünyaya, doğaya, insan dışındaki diğer varlıklara farklı bir gözle bakmamız gerekiyor. Bu işin bir yönü. Yani varlığımız tehdit altında olduğu için diğer varlıklara özel bir ilgi göstermemiz gerekliliği… Hatta biraz işin bencil tarafı. Ama işin bir de düşünsel bir boyutu var: insan olarak varoluşumuz diğer varlıklarla bir süreklilik içerisindedir. Kendimizi dünyaya düşmüş sömürgeci bir yabancı gibi konumlandırırsak gezegenin de kendi türümüzün de sonunu getirmemiz işten bile değil.
Zamanın durduğu, hep aynı gün hep aynı gecedeyiz. Kırılan, el veren, genişleyen, daralan bir zaman yapısından ziyade zamanda belirginliğin kaybolduğu, daha doğrusu önemini yitirdiği bir durum mevzu bahis öyle değil mi? Günlük, sıradan hayatımızda dahi bu durum böyle artık. Ve fakat yine de ya da rağmen diyebileceğimiz şekilde hafızamız orada. Her şey çok hızlı ve gittikçe belirsizleşmesine rağmen orada.
Aslında romanın dünyasında hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyoruz. Bir yerde belleğin tamamen çözüldüğünü, hatıraların erişilemez olduğunu, geçmişin solup gittiğini düşünüyoruz ama başka bir bölümde bunun zıttı bir durum söz konusu olabiliyor. Ya da tam tersine sadece bir anın içerisinde kısılıp kalmış insanlar çıkıyor karşımıza. Ben kitaptaki bölümleri bir büyük patlamadan sonra uzay boşluğuna saçılmış birbiriyle anlam bağını kaybetmiş parçalara benzetiyorum. Bazıları çok tanıdık, bazıları tanımayacak halde, garip hatta ürkütücü. Bu parçalanma meselesi uzun zamandır düşündürüyor beni. Özellikle 21. yüzyılda her şeyin, özellikle bilginin, başkaları ve dünya hakkındaki haberlerin muazzam bir hızda akıp gitmesi nedeniyle hiçbir şeyin zihnimizde, kalbimizde, bedenimizde derin iz bırakamaması. Bu korkunç bir şey. Bu tür bir hız bir süre sonra bizi belleksiz kılıyor. Belleğin yitip gittiği yerde ise ne vicdan ne merhamet ne de iyilik kalıyor.

Bol diyaloglu bir metin Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün. Hepimiz Gördük, Onlar Anlatabildi diye de bir bölüm var. En sevdiğim bölümlerden biri oldu. Diyalog ve anlatma meselesinde sanırım başarılı olmadı dünyanın tamamı ve metin aslında dünyanın içinde bulunduğu durumu veya geldiği noktayı tüm diyalog eksikliğine rağmen diyalogla anlatmak istiyor bize, ne dersiniz?
Tabii çok farklı çıkarımlar yapmaya uygun bölümler var romanda. Ben gözümün önüne geldiği şekliyle, zihnimde belirdiği şekliyle sahneleri yazmaya çalıştım. Önceden şu tür mesajları buraya yerleştireyim diye bir düşüncem olmadı, ona göre bir kurgu yapmadım. Ama evet birçok bölüm insanın birtakım felsefi meseleleri düşünmesine, hatırlamasına neden oluyor, bu da hoşuma gidiyor. Daha önce söylediğim gibi benim zaten edebiyata girerken tercih ettiğim felsefeye ve psikolojiye yakın olan kapıydı.
Edebiyatın kurduğu, inşa ettiği diyaloglar çok önemli. Diğer yandan edebiyat içimizden okumayı gerektiren yegâne tür. Edebiyatın bu iki kutbu edebiyatın tarifi imkânsız çekimini de yaratıyor öyle değil mi? Hâlâ sanat, edebiyat, yaşam adına bildiğiniz, öğrenme aşamasında olduğunuz, merak ettiğiniz her şeyi atölyelerinizde, work shoplarınızda, katıldığınız panellerde, seminerlerde paylaşan bir okur ve bir yazar olarak soruyorum bu soruyu size.
Freud yazarın yazarken yaptığı işi çocuğun oyun oynarken yaptığı işe benzetiyor. Bunu genişletebiliriz, tüm sanatçılar için geçerlidir diyebiliriz kolaylıkla. Hakikaten de çocuk nesneleri, kavramları, her şeyi kendi öznel deneyiminin bir parçası hâline getirmek için yeniden şekle sokar ve bunu yaparken de müthiş bir zevk alır. Bu onun dünyayla ilişki kurma biçimidir. Dışımızdaki dünyayı arzu ve korkularımızla yeniden şekillendiriyoruz. Sanat yapıtı dünyayla kurulan gerilimli ilişkinin sonucunda ortaya çıkıyor. Bir taraftan onu değiştirip dönüştürmek ve kendi arzularına uygun hâle getirmek isteyen özne var, yani sanatçı var, diğer tarafta tanıdıkça tekinsizliğini keşfettiğimiz dış dünya var. Bu ikisi arasındaki gidiş geliş bize edebiyat ve sanat sağlıyor. Dolayısıyla bunun üzerine düşünmeyi, işte sözünü ettiğiniz atölyeler seminerler paneller aracılığıyla çok sayıda insanla bu konuda çalışmayı çok anlamlı buluyorum.
Çağdaş sanat yapıtlarını seviyor musunuz? Bunu tüm türleri kapsayarak soruyorum. Çünkü genelde yaşanıyor olandan ziyade yaşanmış, hesabı kitabı yapılmış dönemlerden gelip bizi bulan yapıtları daha çok seviyoruz gibi. Bu yüzden konuyla ilgili düşüncenizi merak ettim.
Sanatçının kendi öznel deneyimini samimi bir şekilde ortaya koyduğu sanat yapıtlarını seviyorum. Bazen sadece bir fikri sunmak ya da bir görüşe ikna etmek için yapılmış işler çıkıyor karşıma; iyiden iyiye didaktik hale gelmiş yapıtlar… onlardan çok hazzetmiyorum. Öznel deneyimin samimiliğinin yanında diğer sanat yapıtlarıyla kurduğu ilişkiler de beni çok etkiliyor. Hem kendi alanında hem de diğer alanlarda farklı sanatsal pratiklerle konuşan işler beni ayrıca cezbediyor. Disiplinler ve türler arası geçişler beni daha çok heyecanlandırıyor. Çağdaş sanat yapıtlarının bu türden geçişlere imkân veren hâllerini çok seviyorum. Sınırlarda iş yapan çağdaş sanatçılar beni daha çok heyecanlandırıyor.
Masanızın üzerinde sürekli duran kaynak kitaplarınız neler var birkaç tane yazmanızı rica etsem ve çağdaş sanat sevgisinden bahsetmişken –cevaplamak isterseniz eğer- son dönemde okuyarak çok etkilendiğiniz yerli veya yabancı yeni, çağdaş bir metin oldu mu?
Tutarlı ve kapsamlı bir liste vermem mümkün değil. Çünkü aynı anda hem klasik eserleri okuyorum hem yeni çıkmış yazarları okuyorum. Tabi atölyemde sayısız yeni yazarın metni üzerinde çalışıyoruz. Öyle başucumdan ayırmam dediğim, sürekli dönüp dönüp okuduğum kitaplardan bahsetmem pek mümkün değil. Son dönemde üzerimde etkisinin kalıcı olduğu birkaç eser sayabilirim tabii: Mark Z. Danielewski’nin Yapraklar Evi, Coetzee’nin İsa Üçlemesi, Ishiguro’nun Klara ile Güneş, Adania Shibli’nin Küçük Bir Ayrıntı, Han Kang’ın Vejetaryen, Bruno Shulz’un Tarçın Dükkanları, Gospodinov’un Zaman Sığınağı adlı kitapları ilk aklıma gelenler.


İlk yorum yapan olun