Decollage Art Space’in “Odak 2025” Sergisi Üzerine Söyleşi

Burcu Dimili

Yeni seslerle karşılaşmayı ve yükselen sanatsal ifadeler için alan açmayı amaçlayan Decollage Art Space’in gelenekselleşen sergi serisi “ODAK 2025”, bu yıl “Yansıma” teması etrafında şekilleniyor ve 13 Ocak-1 Mart 2026 tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor. Yansımayı farklı anlatılarla ele alan sergi; çeşitli malzeme, biçim ve görsel dillerle çalışan 33 sanatçıyı bir araya getiriyor. Sergi kapsamında Pınar Hüseyinoğlu, Pınar Polat ve Utku Karagül ile sohbet ettik.

Görünürlüğün giderek güç kazandığı güncel kültürde, sanatın yansıma üretme potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Pınar Hüseyinoğlu: Çalışmalarımda beden ve toplumsal yapı arasındaki görünmeyen ilişkileri, alegoriler ve kavramsal yapılar üzerinden sorguluyorum. Dolayısıyla görünürlüğün hız ve dolaşım üzerinden değer kazandığı bir dönemde, sanatın yansıma üretme potansiyelini yüzeysel bir temsilden çok, düşünsel bir kırılma alanı olarak ele alıyorum. Tarih, şiddet, nostalji, tahakküm, görünmeyen ilişkiler gibi kavramları göstermek, temsil etmekten çok bu tür düşüncüleri hissettirmeyi amaçlıyorum. Bu sebeple de duygu durumuna karşılık gelen mimik ve jest ifadelerini çalışmalarımda çok sık kullanıyorum. Böylece yansıma, izleyiciyi edilgen bir seyir konumunda bırakmıyor; onu kendi konumuyla ve bakış rejimiyle yüzleştiren bir deneyimin içine sokuyor. Sanatı, yalnızca görüneni çoğaltan bir aynadan ziyade görünür olanın ardındaki iktidar ilişkilerini, kültürel kodları ve kolektif hafızayı yoklayarak yeniden düşündüren bir araç olarak kullanıyorum. Bu nedenle işlerim, anlatıdan çok duruma, temsil etmekten çok hissettirme ve katmanlaştırmaya dayanıyor. Görünürlüğün hızlı tüketildiği bir dönemde, sanat alanındaki çalışmalarımın eksenini, görünürlükten ziyade görünmeyeni dolaşıma sokarak referans oluşturabilecek düşünsel yapılar oluşturmak belirliyor.

Pınar Polat: Günümüz dünyasında teknolojik gelişmeler, dijital dönüşüm ve küresel etkileşimler, sanatın biçimlerini ve anlamını yeniden şekillendirdiğini düşünüyorum. Yaşadığımız çağda görünürlük, çoğu zaman hızla tüketilen imgeler üzerinden kuruluyor. Benim için sanatın yansıma üretme potansiyeli, bu hızın karşısında bir durma alanı yaratmasında yatıyor. Yansıma, yalnızca görünür olanı tekrar etmek değil; görünür olanın arkasında kalan kırılmaları, boşlukları ve bastırılmış hafızayı açığa çıkarmak anlamına geliyor. Üretimimde, izleyicinin bakarken aynı zamanda kendisiyle yüzleşebileceği bir yansıma alanı kurmayı ve izleyicinin kendi konumunu; tanık mı, seyirci mi yoksa sorumluluk taşıyan bir özne mi olduğunu sorguladığı duraksama anı yaratmayı önemsiyorum.

Utku Karagül: Güncel kültürde görünürlük neredeyse başlı başına bir değer hâline geldi. Sürekli üretmek, göstermek ve hızla tüketilmek zorunda kalan imgelerle çevriliyiz. Bu yoğunluk içinde sanatın yansıma üretme potansiyelinin hâlâ güçlü olduğuna inanıyorum; Benim için sanat, görünürlüğün dayattığı hızın aksine, izleyiciyi yavaşlatan bir alan açmalı. Bu alan günümüz dünyasında zor bir şey belki de ama ihitiyacı olan şeyin bu olduğunu düşünüyoum. İnsan hayatının bir koşturmadan çok nefes alabileceği alanları olmal. Görünür olmanın bu kadar merkezde olduğu bir dönemde, sanatın asıl gücünün görünmeyeni, söylenmeyeni ve bastırılanı hissettirebilme kapasitesinde olduğunu düşünüyorum.

İşiniz, bireysel bir içsel arayıştan mı yoksa toplumsal bir duruma yanıt verme ihtiyacından mı yola çıktı?

Pınar Hüseyinoğlu: Çalışmalarımda “Mutlaka şu toplumsal konuya değinmeliyim!”, “Şu mevzuda aktif bir konum almalıyım!” gibi bir motivasyon ya da refleksif bir cevap verme ihtiyacı hissetmiyorum. Dolayısıyla bu işi de üretirken ne tamamen içsel arayış diyebilirim ne de toplumsal! İşimin ilk çıkış noktasını, bastırılan, ertelenen ya da sessizleştirilen düşünceler zihnimde sabitlenmek yerine gece monoglarımın beni dürtmeye başladığı, uykuyla uyanıklık arasındaki ara-zamanda düşünsel akışın maddesel bir karşılık aradığı an oluşturuyor. Dolayısıyla kişisel bir sezgiyle başladı diyebilirim; ancak bireysel olanın toplumsal olanla ne kadar iç içe olduğunu düşündüğümüzde söz konusu içsel arayışın kolektif deneyimle beraber ele alınmaması mümkün değil.

Pınar Polat: Çalışmalarım genel olarak hem bireysel hafızanın hem de toplumsal ve kolektif hafızanın taşıdığı kırılmaların sonucunda oluşuyor. Bu seçkide yer alan çalışmadaki kırılmış yapı, kuş figürü ve çocuk figürü, güvenlik, özgürlük, barınma ve aidiyet gibi kavramların tarihsel olarak nasıl parçalandığını yansıtan bir metafor olarak düşünülebilir. Çocuk bedeni, bireysel bir hikâyeden çok, savaşlar, göçler ve yıkımlar karşısında ortaklaşa paylaşılan bir hafızanın sessiz tanığı olarak konumlanıyor. Bu anlamda işim, örselenen, ihmal edilen çocukların görmezden gelinmesine karşı bir duyarlılık ve farkındalık oluştururken, kolektif travmanın bugüne düşen yansımasını görünür kılmayı amaçlar.

Utku Karagül: İşim aslında bireysel dertler bütünüyle başladı. Kendimi bildim bileli insanı anlamaya yordum kendimi; bu arayışla yola çıkıp, zamanla toplumsal dertlerin ortak paydasına temas eden bir noktaya evrildi. İlk çıkış noktası, bireyin yalnızlığı, anlaşılamama hissi ve iç dünyasında sıkışıp kalma hâliydi. Bu duygular benim için kişisel bir yerden başlasa da zamanla -farkında olmasalar bile- birçok insanın ortak deneyimi olduğunu fark ettim. Üretimlerimde doğrudan bir anlatı kurmaktan ya da net bir mesaj vermekten özellikle kaçınıyorum. Daha çok, izleyicinin kendi iç dünyasıyla karşılaşabileceği bir durma hâli yaratmak istiyorum. Figürlerimin sessizliği, mekânların belirsizliği ve zaman hissinin askıda kalması, bu içsel sıkışmışlık duygusunun görsel karşılıkları olarak ortaya çıkıyor. Bu anlamda işlerim, bireysel bir iç arayıştan beslenirken, günümüz insanının paylaştığı sessiz bir hâle temas ediyor. Toplumsal olan, işlerimde açık bir söylem olarak değil; yalnızlık, durma ve boşluk duygusu üzerinden, daha dolaylı bir biçimde hissediliyor.

İzleyicinin işinizle kurduğu ilişkiyi pasif bir bakıştan ziyade aktif bir karşılaşmaya dönüştürmek sizin için neden önemli?

Pınar Hüseyinoğlu: Üretim pratiğimde insanın varoluşsal sürecini, bireysel deneyim ile kolektif yapıların kesişiminde ele almayı amaçlıyorum. Özellikle gündelik hayat içinde içselleştirilen toplumsal normların, tarihsel anlatıların ve kültürel hafızanın bireyin algısı, bedeni ve zamanı üzerindeki etkilerini görünür kılan meseleler beni besliyor. Bu doğrultuda işlerimde, bireysel olanın hiçbir zaman bütünüyle tekil kalmadığı; kolektif ilişkiler, aktarım biçimleri ve süreklilikler içinde şekillendiği fikrini, bu karşılıklı etkileşimle nasıl şekillendiğini göstermeyi amaçlıyorum. İzleyicinin, üretimlerime bakarken aynı anda kendi varlığının kolektif üzerindeki izlerini ve kolektif yapının birey üzerindeki geri dönüşlerini deneyimlemesini içerecek; sadece bir anlatının karşısına değil, birey ile kolektif arasındaki sürekli müzakerenin deneyimlendiği bir durumun içine yerleştirecek kurgular aracılığıyla ele alabileceğim dinamik üretimler yapmayı amaçlıyorum.

Pınar Polat: Çünkü yansıma, izleyicinin yalnızca bakmasıyla değil, karşılaşmasıyla ortaya çıkıyor. İşlerimde izleyiciyi güvenli bir mesafede tutmak yerine, onu fiziksel ve duygusal bir yakınlığa davet ediyorum. Çocuğun kırık yapı karşısındaki duruşu, izleyicinin kendi hafızasını ve tanıklık duygusunu harekete geçiren bir eşik oluşturuyor. Aktif karşılaşma, izleyicinin işi tamamlayan bir unsur hâline gelmesini sağlarken aslında toplumsal olarak bilinçlenme açısından da önem arz ediyor.

Utku Karagül: İzleyicinin işle kurduğu ilişkinin pasif bir bakışta kalmasını istemiyorum. Benim için önemli olan, izleyicinin işin karşısında bir şey “anlamaya” çalışmasından çok, bir şey hissetmesi ve kendi iç dünyasıyla temas edebilmesi. Aktif bir karşılaşma, izleyicinin yalnızca bakması değil; durması, kendini dinlemesi ve işle arasında kişisel bir bağ kurması anlamına geliyor. İşlerimde net anlatılardan ve yönlendirmelerden bilinçli olarak uzak duruyorum. Bu belirsizlik hâli, izleyiciye kendi deneyimini, kendi boşluklarını ve kendi duygularını işin içine yerleştirebileceği bir alan açıyor. Böylece karşılaşma, tek taraflı bir izleme anı olmaktan çıkıp, izleyicinin de sürece dahil olduğu daha canlı bir ilişkiye dönüşüyor. Bu yüzden izleyicinin aktif olması benim için önemli; çünkü iş, ancak izleyici kendi hikâyesini o boşluğun içine bıraktığında tamamlanıyor.

“ODAK 2025” sergisinin bir araya getirdiği çok sesli yapı, kendi işinizi yeniden düşünmenize yol açtı mı?

Pınar Hüseyinoğlu: Sergilerin hem bir geri dönüş yüzeyi hem de anlam üretiminin çoğullaştığı anlar olarak düşünüyorum. İşimin belirlenmiş bir tema etrafında başka işler ve söylemlerle temas etmesi, ortak bir düşünme alanına katkı sunma potansiyeli ve bireysel üretimimin bu ortak bağlam içinde nasıl konumlandığı ile ilgili yeniden düşünmem için alan açtı. Bununla birlikte, mekân içindeki konumlanışı, onu çevreleyen, bambaşka insanlar tarafından farklı alanlarda üretilmiş diğer üretimlerle kurduğu ilişkiler üzerinden, bağımsız bir yapıdan çok mekânsal ve kavramsal bir ağın parçası olarak yeniden okunabilmesi üzerine düşünmemi sağladı.

Pınar Polat: “ODAK 2025”in çok sesli yapısı, işimi tekil bir anlatıdan çıkararak daha geniş bir yansıma alanı içinde değerlendirmeme imkân tanıdı. Farklı disiplinlerde üretimlerin bir aradalığı, benim işlerimde bilinçli olarak bıraktığım sessizlikleri ve boşlukları daha görünür hâle getirirken aslında tek başına değil kolektif hafızayla kurduğu ilişkide birlikte yankılandığını düşünüyorum.

Utku Karagül: “ODAK 2025” sergisinin çok sesli yapısı, işimi yeniden tanımlamaktan çok, onu farklı bir bağlam içinde görmemi sağladı. Farklı disiplinlerden ve yaklaşımlardan gelen üretimlerin bir arada bulunması, kendi işlerimin sessizliğini, yavaşlığını ve içe dönük hâlini daha net fark etmeme neden oldu. Bu çeşitlilik içinde, kendi pratiğimin yüksek sesle konuşmayan ama izleyiciyi durmaya davet eden bir yerde durduğunu hissettim. Sergi, işlerimi başka üretimlerle yan yana görerek, bu durma hâlinin ve boşluk fikrinin benim için ne kadar merkezi olduğunu yeniden düşünmeme imkân tanıdı. Bu anlamda “ODAK 2025”, işimi dönüştürmekten çok, zaten üzerinde durduğum meseleleri daha bilinçli bir şekilde sahiplenmemi sağlayan bir karşılaşma alanı oldu.

Bugünün dünyasında sanatın “görünmeyeni görünür kılma” işlevi sizce nasıl bir sorumluluk taşıyor?

Pınar Hüseyinoğlu: Sanatın “görünmeyeni görünür kılma” işlevi çoğu zaman bir sorumluluk olarak tanımlansa da ben doğrudan bir sorumluluk alanı olarak düşünmüyorum ve bu fikre mesafeli duruyorum; bunu daha çok bir “olanak alanı” olarak görüyorum. Benim için sanat, belli bir misyon üstlenen bir araçtan çok, sorular üreten opsiyonel bir düşünme alanı. İşlerimin benden çıktıktan sonra başka bilinçlerde nasıl işlediği, nerelerde susup nerelerde yükseldiği ya da nerelerde direnç ürettiğini görmeyi önemsiyorum, ancak izleyiciye neyi görmesi ya da nasıl konumlanması gerektiğini dikte etmek yerine, onun kendi bakışını, düşüncesini ve konumlanışını değerlendirebileceği bir alan açıp bırakabilirim. Görünmeyenin görünür hale gelmesi, bilinçli bir etik kaygıdan ziyade, üretim sürecinin doğal bir yan etkisi olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. Tabii ki böylesi bir sorumlulukla üretim yapılabilir ancak böyle bir sorumluluğu yüklemenin, onu yeni bir temsil rejiminin parçası haline getirme riski taşıdığını da düşünüyorum. Ayrıca böyle bir misyonun sanatçıyı kısıtlama potansiyeli olduğunu da düşünüyorum. Dolayısıyla benim sanatsal yaklaşımım yönlendirmekten ziyade açık bırakmayı, cevap vermekten çok düşünsel boşluklar üretmeyi, izleyiciyi kendi konumuyla yüzleştiren alanlar ve yapılar yaratmak yönünde… Bu nedenle pratiğimde görünmeyeni ifşa etmeyi değil, görünürlük mekanizmalarının bizzat kendisinin üzerine düşünülmesini önemsiyorum.

Pınar Polat: Bugün görünmeyen, çoğu zaman bilinçli olarak bastırılan ya da normalleştirilen, unutulan hafıza katmanlarına işaret ediyor. Sanatın sorumluluğunu, bu görünmezliği doğrudan teşhir etmekten çok, onun yansımasını hissettirmek olarak görüyorum. Kırık yapılar, boşluklar ve çocuk figürü aracılığıyla, izleyiciyi sessiz kalan hafızalarla karşı karşıya bırakmayı önemsiyorum. Bu yaklaşım, başkası adına konuşmadan, ama ortak travmaların izlerini görünür kılarak etik bir farkındalık alanı açmayı amaçlıyor. Bu bağlamda sanat açıklayan ya da temsil eden bir dil üretmekten çok hatırlamayı mümkün kılan ve düşündüren, sorgulatan bir duraksama yaratıyor.

Utku Karagül: Bugünün dünyasında her şey fazlasıyla görünürken, birçok şey de aynı anda görünmez hâle geliyor. Sanatın “görünmeyeni görünür kılma” işlevini, yüksek sesle işaret etmekten çok, fark ettirme ve hissettirme sorumluluğu olarak görüyorum. Bu sorumluluk, doğrudan açıklamak ya da göstermekten ziyade, izleyiciyi durmaya ve bakışını derinleştirmeye davet etmekle ilgili. Benim için görünmeyen; bastırılan duygular, söylenmeyen hâller ve gündelik hayatın içinde fark edilmeden geçilen içsel kırılmalar. Sanatın gücü de tam olarak bu alanlara dokunabildiği ölçüde ortaya çıkıyor. Bu nedenle, görünmeyeni görünür kılmak benim pratiğimde bir iddia değil, daha çok sessiz bir hatırlatma olarak yer alıyor.