Aynur Kulak
Çağdaş edebiyatımıza ilk öykü koleksiyonu Billur Örüntüler ile dikkat çekici bir giriş yapan Rıdvan Hatun ikinci öykü koleksiyonu Cehennemde İlahi ile buluştu okurlarıyla. Cehennemde İlahi içerisindeki öyküleri okuduğumuzda Rıdvan Hatun’un ele aldığı hikayeleri -kitabın bütününe yayarak- deneysel anlatı perspektifiyle yazma isteğindeki çıtasını yükselttiğini görüyoruz. “Soyut olanı zihinden alıp somut bir yolculuğa çevirebilir miyim, yazarken ne olduğuna bununla yaklaşabilir miyim acaba dedim. Mürekkeple başlayan, kıvılcımlarla devam eden, karanlıktan çıkıp bir şekle bürünen kelimeler hikâyelere dönüşürken ne olur, yazanın zihninde midir olup biten yoksa okurun mu ya da birlikte mi yürürler burada, aralarında geçen bir alışveriş midir, belki de yazılandan doğan bir karakterin varlığını anlamlandırmaya çalışması, yazının kendisinin bütün bileşenleri üzerine düşünmesiyle ilgilidir…” diyor Rıdvan Hatun anlatı perspektifini nasıl oluşturmaya çalıştığını anlatırken. Kapsamlı gerçekleştirdiğimiz söyleşimiz için buyurun lütfen.
Sizi Billur Örüntüler kitabınızdan itibaren takip ediyorum ve ilk kitabınız Cehennemde İlahi ile birlikte çağdaş edebiyatımızda dikkat çekici önemli yazarlar arasında yerinizi aldığınızın nedenleri daha da görünür kılındı: Deneysel yazıyorsunuz ve bunu onuncu kitabınızda da bırakmayacakmışsınız gibi duruyor. Sizin metinlerinizin önemi deneysel olmalarından geliyor ve bundan sonra da gücünü bu deneysellik noktasından alacak desem, ne söylemek istersiniz?
İnsanın kendi yazdıklarına nesnel yaklaşması zor. Bir boyutuyla öykünün önce kendisine ait olduğunu, karakterlerin sadece kendileri için orada bulunduklarını düşünüyorum. Benim kurmaya çalıştığım iskeletlerin, üslubun araçları olarak görmüyorum onları. Böyle yaparsam, buna odaklanırsam karakterler inandırıcılıklarını kaybederler gibime geliyor. Ortaya çıkan kimilerine öyle düşündürse de arayışım deneysellik arzusu içermiyor. Bunu bir yanlışı düzeltme isteğiyle yazmıyorum, sadece hissettiğimle dışarı yansıyanın arasındaki farkı biraz açabilmek için altını çizmeye çalışıyorum.
Deneysellik ya da farklı yazma arzusu kendinden dışarı yönlü bir eylemmiş gibi geliyor bana. Orada kaybolmak, dağılmak daha kolay olurmuş gibi. Bu anlamıyla korkutucu da. Yazarken hissettiğimse daha içe doğru, farklılık arayışının değil kendi sesini bulma isteğinin peşinde bir yolculuk. Buradan da farklı ya da okura deneysel gelen metinler çıkabilir, ama bunlar parmak izlerimize benzer, bize özel farklılıklar doğuruyorlar. Hatta kendi sesimize ne kadar yaklaşmışsak dışarısı o kadar yabancılaşır belki. Bu yüzden yazdıklarımız bize çok açık, doğal, dışarıya kapalı, deneysel geliyordur.
Üniversite eğitiminizin yarım bırakıyorsunuz ve 2013’te Almanya’ya göç ediyorsunuz. Yüksek öğreniminizi burada da tamamlamıyorsunuz; ne kendinize ne de yapmak istediğiniz şeylere bir türlü tekabül edemiyor olamamaktan kaynaklı bir durum olarak düşündüm buradaki arayışlarınızı. Ta ki edebiyatla ilgili bir şeyler yapana kadar. Edebiyatın kendinizle olan ve yaşamla olan ilişkinize etkisini konuşmak istiyorum, çünkü seçimlerinize baktığımızda etkisi azımsanmayacak derecede etkili ve güçlü.
Yaşamımızın yazdıklarımız üzerinde etkisi kaçınılmaz elbette. Kitaplardaki özgeçmişlere ne yazacağımdan hiç emin olamadım. Ne dışarıda bırakılmalı, ne anlatılmalı ya da bu kısmın bir önemi var mıdır? Yani birazdan okuyacağımız kitaba ne kadar dahildir, bilmiyorum. Üzerine düşündüğüm zaman, bu adımların hepsinin bambaşka nedenlerle atıldığını hatırlıyorum. Tek paragrafta arka arkaya gelince onları birleştiren bir örüntü varmış gibi görmek daha kolay. Ben de yaşananları ayrı ayrı ele almadan, dışarıdan bir gözle onları birleştiren ne diye bakarsam bir arayışın izlerine benzediklerini söylerdim herhalde. Aslında hepimizin hayatlarındakine benzer arayışlardan. Yazı bu süreçlerin tamamına bir şekilde dahil olduğundan benim arayışımın onunla da ilişkisi vardı belki.
Kaptanlık çocuksu bir hevesle havalı, büyülü bir meslek gibi geliyordu bana. Hayranlığım bir yana, belki yaşarım sandığım maceralardan, tanışacağım insanlardan, öğreneceklerimden doğacak hikâyelerin, gemide okuyacaklarımla beraber yazacaklarıma dönüşebileceklerini hayal ediyordum. Çünkü yazı ilkokul üçteki öğretmenim sayesinde hayatıma girdiğinden beri her isteğimi bununla birleştiriyordum. Lisede bir yandan masalsı hikâyeler yazıp bir yandan üniversiteye hazırlandım. Nihayetinde istediğim bölüme yerleştirildim, İzmir’e gittim, ama neredeyse orada hiç durmadan bıraktım. Pek çok sebebi vardı bunun. Yaşadıklarımız yaptığımız planlarla çoğunlukla örtüşmüyor. Sonra öbür bölümler/üniversiteler, onlara zaten pek istemeden, mecburi gördüğüm için girmiştim. O bölümleri okuyan, o durumları yaşayan bir öğrenci gibi değil de orada ne yaptığını pek bilmeyen bir seyirci gibi hissettim kendimi. Girdiğim hiçbir üniversitede arkadaş da edinemedim. Bundan kurtulmak, niçin böyle hissettiğime dair bir cevap bulmak için de o duyguları kurgulayarak öykü, günlük arası metinler yazdım. Melankolik karalamalardı, kendimi o kurgularda, sonlarda hayal edince içim sıkılıyordu. Bu bölümleri bırakırken çok korkmama, o olmazsa bu olur diyebileceğim seçeneklerim olmamasına, hayatımı nasıl idame edeceğimi bilmememe rağmen, sadece o şekilde devam edemeyeceğimi anladığım için başka arayışlara girdim. Çalışmaya başladım. Çeşitli sektörlerde çeşitli işler yaptım. Aynı zamanda yazmaya da ağırlık verdim.
Billur Örüntüler ve Cehennemde İlahi arasında tam iki yıl var. Cehennemde İlahi’de başlangıç ve son sayfalarıyla, öykülerin arasına yazılan sunum cümleleriyle kurguda biçime dair bir farklılık oluşturmak istemişsiniz. Cehennemde İlahi için düşünerek yapmayı arzu ettiğiniz farklar neler oldu?
Öyküleri birbirine bağlayan metin, yazmaya dair sorularla başladı. Soyut olanı zihinden alıp somut bir yolculuğa çevirebilir miyim, yazarken ne olduğuna bununla yaklaşabilir miyim acaba dedim. Mürekkeple başlayan, kıvılcımlarla devam eden, karanlıktan çıkıp bir şekle bürünen kelimeler hikâyelere dönüşürken ne olur, yazanın zihninde midir olup biten yoksa okurun mu ya da birlikte mi yürürler burada, aralarında geçen bir alışveriş midir, belki de yazılandan doğan bir karakterin varlığını anlamlandırmaya çalışması, yazının kendisinin bütün bileşenleri üzerine düşünmesiyle ilgilidir… sorular artırılabilir. Şu an bunları söylerken tek çekincem okuru belli bir yöne sürüklemek. Çünkü amacım bu değil. Aksine bu bölümlerde tümceleri uzatmadan başka anlamlara açılabilecek ipuçları bırakabilmek için uğraştım. O kısımların her okurun zihninde baştan yazılabilecek çetrefil formunu koruyarak ama en sade yüzleriyle öykülere bağlanabilmeleri için elimden geleni yaptım. Kurguya dair düşüncelerin de alegorik bir anlatımla kurguya dönüştüğü, bütün kitabı kapsayan sade bir yolculukla nereye varırız acaba dedim.
Kitaplar arasında değil de tek tek öyküler arasında farklar gözetmeye daha istekliyim galiba. Yani bütün olarak iki ayrı kitabı kıyaslayamıyorum. Aralarında mutlaka farklılıklar, benzerlikler vardır. İlk kitaptan emin oluncaya kadar çok beklemiştim, yapabileceğim başka bir şey kalmadığına inanınca gönderdim. Yayımlanması uzun sürdü. Bu uzun bekleme süreçlerinde yazmaya ara vermedim. Cehennemde İlahi’deki öykülerden bazıları daha o sıralarda zihnimde şekillenmeye başlamıştı. Belki bu yüzden onları birbirinden kesin sınırlarla ayırmakta zorlanıyorumdur. Farklı hissettiren en belirgin şey geçen zaman, bu zaman içinde yaşadıklarım, öğrendiklerim. Kendi sesime yaklaştığıma ya da onu daha iyi tanıdığıma inanmak istiyorum. Üslup arayışıyla değil, bakış açımla, hayatı görme biçimlerimle ilgili bir inanış. Bunun yazdıklarıma nasıl sirayet ettiğini daha iyi takip edebiliyorum sanırım.

Cehennemde İlahi nitelemesini konuşmak istiyorum sizinle ki, kitap ilk olarak birbirini niteleyen zıtlıktan dolayı ismiyle çok ilgi çekici. Umut ile yıkım, kutsallık ve dünyevi çürüme, ilişki ve ilişkisizlik adına birçok ikili delilik anları bir araya geliyor. Cehennemde İlahi nitelemesi ilk olarak size bir duygu olarak mı, bir imge olarak mı, bir çağrışımdan kaynaklı olarak mı geldi?
Cehennemde İlahi benim de pek çok yönüyle katıldığım çağrışımların yanında, kitabın geneline yansıyan –mış gibi yaşanan, yaşanmak zorunda kalınan hayatları da kapsayan bir anlam taşıdı. Asıl sorunlarla yüzleşmeden aradığımız çıkışlara dair bir şey söyledi. Yaşadığımız yer cehenneme döndüyse oradan çıkmanın yolu atanmış yüceliklere, ilahilere -metaforik anlamda kullanıyorum- yönelmekle mümkün değildir muhtemelen. Ama içinde bulunduğumuz durumlara bakınca bizim yaptığımız çoğunlukla buna benziyor. Zaten hayatın her alanında bunu yapmamız bekleniyor. Problemi bulmaya, çözümünü aramaya değil dikkat dağıtıcı, mayıştırıcı unsurlara sistemli bir şekilde yönlendiriliyor ya da kendimiz bir şekilde bunlara meylediyoruz. Başka türlüsü bütün yapıyı yıkma onu ve kendini yeniden var etme mecburiyeti, tehdidi içerdiğinden korkutucu geliyor belki. Öykülerdeki gerilim de buralardan doğuyor olabilir.
Cehennem ve ilahi, ayrı iki kavram ve anlamları adına zıt kavramlar olarak birliktelikleri bir gerilim duygusunu da beraberinde getiriyor; karanlık bir koridor yaratıyor. Tüm öykülere yansımasını görüyoruz bu durumun fakat daha çok “Sirk”, “İz”, “Ortanca” ve kitaba ismini de veren “Cehennemde İlahi” öykülerinde hissediyoruz bunu. Gerilim duygusunu özellikle mi yaratmak istediniz (Mesela çok kullanılmayan “Rijit” kelimesini kullanıyorsunuz, böcekler ayrı bir gerilim unsuru, bozulan buzdolabı, hasta anne bakımı, babayı arama süreci vb.) yoksa cehennemin içinde ilahi olanı ararken kendiliğinden bir gerilim duygusunun oluşması mı söz konusu oldu?
Kitabın adı son öyküden geliyor. Aysel’in bir kızı var. Ama artık orada değil. Öyküde “O” diye geçiyor. Orada olmayan bir karakteri açıklamalarla anlatmaya girişmeden, nasıl açabilirim diye düşündüm. Bir çizgi roman yazması fikri, bundan bölümleri öyküye yedirmek iyi bir seçenek gibi geldi bana. Bu çizgi romandaki bütün karakterlere bir önad olarak Rijit’i veriyor. Çünkü esnemeyen, katı, tutucu bir dünyayı anlatıyor. Bu dünyada nelere takıldığını, nasıl hissettiğini, aklından neler geçtiğini bir günlüğün sayfalarında olduğu gibi yine apaçık yazamazdım. Daha uygun bir yol bulmaya çalışırken başka bir kitaba gönderme içeren bir pasajı çizgi romana ekledim. Bu pasajın alıntılandığı kitaptaki bağlamıyla anlamı derinleştirebileceğine, karakterin kendini böyle açmasının doğru olacağına inandım. Kitabın adının geçtiği pasajda bir orman tasviri var. Karakterin burayı çizgi romanına koymak için seçmesinin bir anlamı olur dedim.
Sirk öyküsünü konuşmak istiyorum sizinle ve bu öykü özelinde karakterleri ele alış tarzınızı konuşmak istiyorum. İlk olarak herhangi bir durumdan -bu kriz içerikli bir durum olabilir veya olmayabilir- kurtulamayan, kurtulmayı bilemeyen karakterle karşı karşıya kalıyoruz desem, ne söylemek istersiniz? “Cehennemde İlahi” öyküsünde de bu böyle; özellikle dışardan gelen bireysel veya toplumsal kaynaklı baskılarda içine kapanıklığı artan karakterlerle karşı karşıya kalıyoruz.
Son yıllarda bütün dünyada ırkçılık, faşizm, göçmen karşıtlığı, ötekileştirme arttı. “Sirk”i bunlarla ilgili düşüncelerimin ekseninde yazdım. Ötekileştirmenin belirli bir azınlığa yöneltilmiş kısmıyla ilgili değil de niçin böyle kolay yükselişe geçebildiğiyle ilgiliydi aklımdakiler. Öyküde Almanya’ya farklı ülkelerden, farklı dönemlerde gelmiş, farklı yaş gruplarından, farklı geçmişlere, kültürlere, yaşamlara sahip karakterler, eski bir binada bir arada yaşıyorlar. Bu karakterlerin birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden bugünü nasıl görüyorsam öyle yazmaya çalıştım. Sadece bir iktidarın üzerlerinde kurduğu baskıyla ilgili değil sorunları. O güç bir tehdit olarak arka planda hep dursa da gündelik yaşamda birbirlerine yaptıklarıyla aynı nefret yeniden üretilmiş oluyor. Yani homofobi bunun bir boyutuysa yaşlı nefreti bunun başka bir boyutu, alt kattaki komşunun gördüğü, gösterdiği şiddet başka bir boyutu, tek başına bir suçlu aramak değil niyetim.
Bütün karakterler bir şekilde öteki ve artık orada onlara çok da ihtiyaç yok, şimdi ne yapacaklar? Davranışları bu döngünün kırılmasına mı tamamlanmasına mı hizmet ediyor? gibi sorular bu öykünün izleğinin temelini oluşturdu.

“Surem” epik bir dram; “İz” politik arka fonu çok güçlü bir baba arayışı; “Ortanca” öyküsü ise hasta anne bakımı odağında geçmiş zamana bakış atarak yazılmış öyküler olarak çıkıyorlar karşımıza. Bir yandan da geçmişin getirdiği tortularla hayatı yeniden yapılandırmak söz konusu bu öykülerde. Umutlu bir yerden seslenmiyor bu öyküler bize, öyle değil mi? Bu öykülerinizi bu yönleriyle konuşabilir miyiz?
Bütün bize her zaman tek bir şey söylemiyor. Geriye sadece umut ya da umutsuzluk kalmıyor ya da sadece oralardan seslenmiyor gibi geliyor bana. Bir amaç doğrultusunda, önceden belirlenmiş bir hedefe varmak için yazmamaya çalışıyorum. Kitaptaki kurgular çatışmalar içeriyor, buralardan gerilimler doğuyor ama sonlar bir tatmin üretmeye yönelik çözümlemelerle bitmiyor. Kurguların yüzleri, iskeletleri çözüm arzusu değil de sadece gösterme arzusu taşıyorlardır belki.
Öykülerdeki mekânsal anlatıları da konuşmak istiyorum. Yine “cehennem” kavramı üzerinden karşımıza çıkan bu mekanların toplumsal cehenneme de bir karşılığı var. “Sirk”te sıkışıp kaldığı evde ne yapacağını bilememe mekânı olarak ev, “İz”de dış mekânlardaki sonsuz belirsizlikle babayı bulamamak, “Ortanca”da anneyle eve sıkışmak, “Cehennemde İlahi” öyküsünde ise çok radikal bir kararla mekân değişikliğine gitmek var. İçerde, ruhumuzda, duygularımızda, bedenimizde yaşadığımız cehennemin birebir mekanlara yansıması kendiliğinden oluşuyor değil mi, yani biz nasılsak mekanlar da öyle.
Ben de söylediklerinize benzer şeyler düşünüyorum. Ait olduğumuzu hissettiğimiz yere dair sorular sorulduğunda pek çoğumuz sadece bir mekânla bağdaştırarak cevaplamaz bunu. Karakterler çıkış yolu arıyorlar. Bunları ne şekilde, nerelerde aradıklarıyla ilgili bir sorgulama içeriyor öyküler. Kendi içlerinden çıkamayınca, orada hapsolunca bulundukları mekânların ya da durumların değişmesi büyük bir fark yaratmıyor.
Cehennemde İlahi yazmadan önceki Rıdvan Hatun ile yazdıktan sonraki Rıdvan Hatun arasında bir değişiklik oldu mu? Bu soruyu Cehennemde İlahi size bir eşik atlattı sanki, böyle bir düşünce ile soruyorum.
Özellikle kitapla gelen bir değişiklik hissetmiyorum galiba. Üzerimde etkisi varsa da bu sadece yazıldıktan sonra gerçekleşecek bir şeyle ilgili değildir muhtemelen. Belki benim fark etmediğim değişiklikler zaten çoktan olmuştur, hep oluyordur sonra yazıya dönüşüyorlardır. Yazıldığı için de başka değişiklikler doğuracaktır belki. Değişikliğin mi kitabın mı hangisinin önce geldiğini bilmek zor sanki. Şunu söylemek istiyorum sanırım; hayatın olağan akışı içinde başka şeyler nasıl yaşanıyorsa bu da öyle, hissettirmeden zamana yayılarak yaşanıyor.
İki öykü kitabı sonrası sizi nasıl bir çalışma içerisinde göreceğiz, masanızdaki yeni çalışmalarınız ne olacak bunu merak ediyorum.
Şimdiye kadar yazdıklarımdan daha uzun bir şeye başladım. Bir yıldır onun üzerinde çalışıyorum. Yine de sonunda neye dönüşecek baştan belli olmuyor.

