Yiğit Bener: “Her okurun okuduğu metin farklıdır.”

Irmak Zileli

Bu ay Yiğit Bener’in yazı masasını karıştırdık. Masa da masaymış ha, dememek elde değildi. Erhan Bener’in, Vüsat O. Bener’in yazı masalarından izlerle karşılaşmak söyleşimize ayrı bir tat kattı. Yiğit Bener’le 2016’da yaptığımız bu söyleşiyi tekrar gözden geçirip, yeni sorularla güncelleştirdik. Entelektüel bir ailede büyümekten eleştiriye, siyasetten çeviriye, birbirinden önemli konulara değindik. Kendi metinlerine baktığında bile her seferinde “yeni” bir bakış edindiğini söyleyen Yiğit Bener’in yenilenmeye, değişip dönüşmeye açık dünyasına buyrunuz…

Aşağıdaki söyleşiyi 2016 yılında yapmıştık. Birçok hâlâ güncel konuya derinlemesine değinmiştik. Şimdi 2021’deyiz. Bu beş sene içinde neler oldu? Hızlıca bir özetleyecek olsan, edebiyatımızda Yiğit Bener imzasıyla çıkanlar var, Fransızcaya çevrilenler var, ödül var…

Yahu Irmak, şöyle bir göz gezdirdim, biz seninle söyleşi yapmamışız… Neredeyse kitap yazmışız! Daha doğrusu ben hiç susmamışım… Amma çenem düşmüş! Utandım şimdi.

O nedenle kısa tutacağım bu sefer. Son beş yıl, yayın etkinliği açısından olağanüstü verimli geçti diyemem. 2017’de bir öykü kitabım yayınlandı, Öteki Düşler (Yunus Nadi ödülünü aldı), aynı yıl Enis Batur’la ortak kitabımız Simültane Cinnet’in Fransızca çevirisi yayınlandı. 2019’da da Acı Portakal isimli bir romanım yayınlandı. Önümüzdeki haftalarda ise yeni bir kitabım, üçüncü öykü derlemem Öteki Kuruntular çıkacak.

Öte yandan, henüz yayınlanmayan ama önümüzdeki aylarda kitaplaştıracağım çok sayıda metin birikti. Bir hesap yaptım, neredeyse şimdiye kadar yayınlanmış eser sayım kadar kitap oluşturabilecek malzemem birikmiş, üzerlerinde biraz çalışıp yayınlanmaya hazır hale getirmek gerek sadece. Bu tür bir çaba şimdiye kadar pek teşvik edilmeyince, kalmış öyle… Ama işler biraz değişti artık…

Evet, bir de yayınevi değişikliği oldu. Hatta sadece sen değil, Bener ailesinin tüm yazarları Everest’te buluştu. Nasıl bir duygu bu? Tek çatı altında yeniden bir araya gelmek gibi mi?

Açıkçası çok tuhaf, hatta tekinsiz bir duygu. Zaman tünelinden geçmek gibi… Çok kapsamlı ama heyecan verici bir proje bu… Bir yandan da çok ciddi, hatta ağır bir sorumluluk… Son dört-beş ayı tamamen bu projeye ayırdım, Everest’in “Bener takımı” adını verdiğim genç, dinamik, yetkin ve cıvıl cıvıl ekibiyle deliler gibi çalışıyoruz… Ama önce projenin kapsamını anlatmam gerek sanırım, bunun için de kısaca neden ve nasıl yola çıktığımızı açıklayayım istersen.

Her şey Everest Yayınlarının yeni yayın yönetmeni ve daha önceden sadece gıyaben tanıştığımız Saadet Özen’le, yayın hakları zaten Everest’e olan babam Erhan Bener’in kitaplarını hakkında konuşmak üzere buluşmamızla başladı.

Laf lafı açtı, derken ortak bir vizyonda buluşuverdik: Şimdiye kadar Bener soyadını kullanan üç yazar vardı: Erhan-Vüs’at kardeşler ve bendeniz. Ve aynı aileden bu üç yazarın eserleri üç ayrı yayınevine dağılmıştı, üstelik aralarındaki edebi etkileşim üzerinde şimdiye kadar dişe dokunur çalışmalar, incelemeler de yapılmamıştı. Üstelik iş bununla kalmıyordu: Aynı ailenin yazarı olarak bir de yayınlanan tek romanında sadece merhum eşinin soyadını kullanan halam Bilge Bener Bölükbaşı vardı, etti dört. Yetmezmiş gibi, dedem Raşit Bener’in de geçen yüzyılın başında (kayıp sandığımız) Ümid-i Afil isimli bir roman yazdığını, ayrıca Kadınlar Dünyası dergisinde takma isimle yazılar yazdığını biliyorduk… Dünya literatüründe de az rastlanan, üç kuşaktan aile boyu yazarlığın üzerinde bugüne kadar pek durulmamış olması, hatta aralarında sadece yedi yaş farkı olan aynı kuşaktan iki tanınmış yazarın, Erhan Bener ve Vüs’at O. Bener’in akrabalığının yazınsal boyutunun neredeyse tümüyle görmezden gelinmesi, salt edebiyat tarihi açısından bile gerçekten tuhaftı! Edebiyatsever bir ülkede işin sırf bu boyutu üzerinde kim bilir ne tezler yazılır, nice yayın yapılırdı…

Saadet, bu eksikliği gidermeyi hedefleyen kapsamlı bir kültür/yayın projesi kapsamında tüm aileyi Everest çatısı altında toplamayı teklif etti. Bu benim de zaten epeydir savunduğum ve gerçekleşmesi için nafile çabalar sarf ettiğim bir projeydi. Ne para konuştuk ne yayın takvimi ne baskı adedi ne tanıtım kampanyası… Projenin edebi içeriğinde anlaştık. El sıkıştık.

Sonrasında bizi zorlu bir hukuki süreç bekliyordu, çünkü önce diğer yayınevleriyle yürürlükteki sözleşmeleri sonlandırmamız gerekiyordu. Çok kolay olmadı demekle yetineyim. Bu arada Saadet, dedemin kuşağını aydınlarının davranış kalıpları hakkındaki tarih bilgisinin ona verdiği bir seziyle hareket ederek araştırdı ve eski bir kütüphanede dedemin 1913 tarihli “kayıp” sanılan romanının basılı bir nüshasını buldu! Meğer dedem, yeğeni Seyhan’ın (Cemil Sena Ongun’un kızı) ismiyle, yani bir kadın müstear adı kullanarak o romanı yayınlatmış, ama çocuklarına bu konuda yanlış bilgi vermiş! İnanılmaz derece heyecanlı bir keşif!

Kitap tarandı, Arap alfabesinden Latin alfabesine aktarıldı, şimdi Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevriliyor. Yani aynı aileden dört de değil, beş yazar buluşuyor Everest’te! Bu roman hakkında tuhaf bir ipucu vereyim: Romanın ana karakterlerinden birinin adı Saadet, iyi mi! Sanki dedem yüz yıl öncesinden yeni yayıncısına hitap edermiş gibi. Evet, çok komik bir tesadüf ve hayır, hiç ısrar etme, daha fazlasını söylemem bu aşamada!

Sonrasında aile arşivini elden geçirip toparlamamız gerekiyordu, yüzlerce yazılı-görsel-görsel/işitsel belgeleri dijital ortama aktarma süreci başladı. Yayın takvimi ve öncelikler saptandı… Kollar sıvandı… Hâlâ çalışıyoruz!

Yakın zamanda okurla buluşacak olan yeni kitaplar var mı? Onlardan bahsedebilir misin?

Bu ay başlıyor yayınlar. Önce yeni bir yayın dizisiyle yola çıkıyoruz: Yazınsal Akrabalıklar. Burada aile yazarlarının birbirleriyle etkileşimli metinlerini özel bir formatta yayımlayacağız. İlk etapta dört kitap geliyor önümüzdeki birkaç hafta içinde… Çok özel bir baskıyla, bambaşka bir dizi olacak bu, ama şimdilik daha fazlasını söylemeyeyim. Yayınevi yakında açıklayacak.

Vüsat O. Bener, Yiğit Bener, Erhan Bener / 2000, Ankara

Ardından benim yeni öykü kitabım Öteki Kuruntular’la birlikte diğer iki öykü kitabımın yeni baskıları ve babamın Acemiler romanının yeni baskısı geliyor. Sonra halamın ve dedemin romanları… 2022’de ise Vüs’at O. Bener’in tüm kitaplarının ve Erhan Bener’in birçok roman ve öyküsünün yeni baskıları planlandı. 2022’de ayrıca benim yeni deneme/inceleme kitaplarım (bunlara “Tanımlanamayan Edebi Nesneler” diyebiliriz belki) ve romanlarımın yeni baskıları da gündemde… Başka bir deyişle, her yönüyle heyecan verici bir süreç… Bakalım, görelim. 

Entelektüel bir ailede büyümenin etkilerini biraz konuşalım istiyorum. Bunun avantajları çok konuşulmuştur mutlaka. Şöyle de bir etkisi var mı: Fazla eleştirel bir yaklaşımın, çıtaların çok yüksek olmasının yarattığı başarısızlık korkusu. Yazma sürecinde kaygı olarak geri döndü mü bu mesela?

Çıtalar yüksek mi yüksek! Çok haklısın…. Üstelik baba (Erhan Bener) ayrı çıta, amca (Vüs’at O. Bener) ayrı çıta… Ki ailenin diğer kanadını da unutmayalım: Fikret Otyam bir yanda, Nedim Otyam öbür yanda ayrı birer çıta… Ki yurt dışındayken Fikret dayımın izinden giderek bir dönem gazetecilik de yaptım… Gelgelelim, müzisyen olan Nedim dayımın çıtasının yüksekliğinin bir faydası oldu: Asla müzik enstrümanı çalmaya ya da şarkı söylemeye teşebbüs dahi etmedim çok şükür! Neyse ki ortanca dayım Nüsret Otyam’ın da şiir yazdığını ancak epey ileri yaşlarda öğrendim, yoksa bir çıta da oradan eklenecekti…

Böyle bir entelektüel aile ortamında yetişirken en ufak hatanın görülmesi, iyi niyetle ve düzeltmeye yardımcı olmak amacıyla da olsa sürekli gösterilmesi küçük çocuğun, hele ergenin özgüvenini zedeleyebilir kuşkusuz. Genç yetişkini de edebiyat alanında bir şeyler denemekten caydırabilir. Özellikle eleştirel yetişkin biraz sabırsızsa, hatta asabiyse… Senin kışkırtmanla çocuklar için yazdığım Matbaacılık Oyuncağı kitabımda anlattığım süreç buydu aslında.

Yine de… İşin bu boyutunun altından kalkmak mümkün: Yüksek çıta aynı zamanda kendini geliştirmek için kolaylaştırıcı ve uyaran etkisi olan bir ortamın varlığına işaret eder, bu bir tür kültürel ekosistemdir. Pekâlâ bir teşvik, bir hedef olarak da yaşanabilir. Ayrıca tescilli bir kalite standardıdır, kolaycılığa, maymuncuk arayışına, kalpazanlığa karşı bir önlem, bir uyarıdır. İçselleştirilmiş bir Etik ve estetik değerler bütünüdür.

Gelgelelim, yazar ailesinin çocuğunun yazıya yönelmesi, başka sanat dallarındaki eşdeğer duruma kıyasla kanımca biraz daha zordur. Örneğin bir ressamın çocuğu ebeveyni resim yaparken onu izleyebilir, resmin ortaya çıkışını gözlemleyebilir, kendi de heveslenebilir. Çok küçük yaştan itibaren onu taklit etmeye, resim yapmaya çalışabilir. Bu çaba pekâlâ hoşgörülü bir teşvik de görebilir aileden. Çocuk bu süreçte işin eğlencesini de yaşayarak öğrenir, somut ürününü de görür. Dans ve oyunculuk (taklit) için de bu geçerli. Müzisyen için de böyledir: Çocuk ebeveynin bestelediği ya da icra ettiği müziği dinleyebilir, gelişimini izleyebilir, kendi de şarkı söyleyebilir; hatta küçük yaşta bir enstrümanı dahi çalabilir. Dört yaşındaki Mozart bunun en uç örneği. Ama deha düzeyiniz ne olursa olsun, henüz dört yaşındayken roman yazamazsınız!

Edebiyat söz konusu olduğunda, ebeveyninin kaleme aldığı karmaşık kurguları ya da soyut kavramları çocuk belirli bir yaşa gelmeden okuyup anlayamaz. Gerçi ebeveyn çocuklar için yazmışsa, o zaman eser ulaşılabilir olur, heveslendirici bir etkisi doğurabilir. Çocukta düş gücü nispeten ne de olsa erken yaşta gelişiyor ama çocuğun bir şeyler yazabilmesi için önce okumaya yazma öğrenmesi gerek. Ayrıca, soyut işlemlere hâkim olabilme yetisi ve yazıda bu kavramları kullanabilme yetkinliği daha da ileri yaşlarda gelişebiliyor ancak.

Bir de tabii şu var: Ebeveynin entelektüel çevresi içindeki sohbetler çok uzun yıllar boyunca çocuğa kapalı, çünkü onun ufkunu ve kapasitesini aşan konuşmalardan oluşuyor. Hatırlıyorum, amcam ya da dayılarımdan biri eve geldiğinde önce çok sevinirdim, ama babam onlarla ya da başka arkadaşlarıyla bir başlardı konuşmaya… işte orada film kopardı! Benim hiçbir şekilde konuşulanlara ortak olmam, hatta anlamam mümkün değildi. Araya girmeye çalıştığımda ise onları böldüğüm için geri püskürtülüyordum, çünkü benim çocukça gündemime ayıracak zamanları yoktu… İşte o zaman da çocuk bir süre sonra soğuyor o ortamlardan. İşin kötüsü, aynı düşüncesizliği ben de daha sonra benden dokuz yaş küçük kız kardeşim Yaprak’a yaptım! (ama hiç olmazsa kızım Lal’e yapmamayı becerdim…)

Lise sona ve üniversite çağına geldiğimde entelektüel merakımı daha çok siyasete, Marksizme yönlendirdim. Hem dönem öyle bir dönemdi hem de Marksizm, devrimcilik bizimkilere biraz kapalı bir alandı. Gerçi bizim aile toptan solcuydu, ama kendi söylediklerine göre onların solculuğu, gençliklerinde Nâzım Hikmet’in yasak şiirlerini pelür kâğıdına kopyalayıp birbirlerine okumaktan ve genel bir eşitlik, adalet, özgürlük talebinden ibaretti. Ciddi bir militan deneyimleri, kuramsal Marksist bilgileri yoktu. Ben Marksist bir söylem ve jargonla radikal görüşler savundukça, bizimkilerin o alanlardaki açıklarını yakalamaya başladım. Onları “beğenmeme” ve kendi alanımı açma hakkına sahip oldum. Böylece bir tür denge sağlıyordum belki.

Tıp okumayı seçmem de sanırım kendime ayrı alan açma çabasının bir uzantısıydı.  Tıp ne de olsa bizim “her şeyi bilen kadiri mutlak” aile büyüklerinin çok fazla söz sahibi olamayacakları bambaşka bir teknik uzmanlık alanıydı. Gerçi sonradan anladım ki bunun uzmanlıkla alakası yokmuş ve “her şeyi bilmek” o kuşağın hayata karşı duruşuymuş! Bizimkiler yeri geldiğinde kendi hastalık deneyimleri üzerinden benim taze tıbbi bilgime bile kafa tutuyor, dudak bükebiliyorlardı! Ayıkla pirincin taşını… Kız kardeşim benden daha akıllı çıktı, en ulaşamayacakları alan olan matematiği seçti!

Bu açıdan bakınca, eğer 12 Eylül darbesi olmasaydı ben büyük olasılıkla yazıya hiç yönelmeyecektim ya da ancak çok ileri yaşlarda bir şeyler karalamaya yeltenecektim, bu da amatör heves düzeyini pek aşamayacaktı.

“12 Eylül olmasaydı” dedin. 12 Eylül’le bağlantısı nedir yazıya yönelmenin?

12 Eylül darbesi sonrası hakkımdaki tutuklama kararı ve davalar nedeniyle on yıl yurt dışında yaşadım. Dolayısıyla aile ortamından tamamen uzakta kaldım. Üstelik tıp eğitimini tam son sınıfa gelmişken terk etmem gerekti. Yetmezmiş gibi, hemen ertesi yıl Sovyetler Birliğinin Türkiye’deki askeri cuntayı kollayan çizgisini eleştirdiğimiz için partiden (TİP) atıldık. Brüksel’de tümüyle tecrit edilmiş bir yaşama hapsolup her bakımdan boşlukta kalınca da, son çare olarak kitaplara ve edebiyata sığındım: Bolca kitap okumaya ve üzerinde düşünmeye vaktim vardı artık.

Aileden ve Türkiye’deki tüm yakınlarımdan fiilen kopmuştum, çünkü o zamanlar şimdiki iletişim teknolojileri (internet, eposta, sosyal medya, vb.) yoktu. Milletlerarası telefon hem çok pahalıya mal oluyordu (ve ekonomik durumumuz hiç elverişli değildi!) hem de hatların dinleniyor olmasından endişe ediyorduk, konuşmalarımızla Türkiye’dekileri riske atamazdık. Onların seyahat imkanları zaten kısıtlıydı. Geriye bir tek mektuplar kalıyordu. Ama en basit mektubun ulaşması en az bir hafta on günü buluyordu. Cevap gelmesi de bir o kadar… Üstelik onlar da açılıp okunabilirdi, o nedenle ancak “siyaseten zararsız” konularda yazışabiliyorduk.

O dönem babamla bağlantımı esas olarak edebiyat üzerinden kurabildim. Sürgündeyken babamın kitaplarını daha sistematik okumaya başladım ve orada “baba” figürünün ötesinde bambaşka bir insan, yani bir yazar keşfettim. Uzun mektuplarımda kitapları hakkındaki yorumlarımı iletmeye başladım. Derken bir mektubunda babam bana “beğendiğin kitabımın yeni baskısı için arka kapak yazısını yazmak ister misin?” deyiverdi… Sonrasında bir başka yazımı önsöz olarak koymak istedi kitabına. Tabii bunlar çok hoşuma gitti, gururumu okşadı…

Gelgelelim aramızdaki asıl yazınsal dostluk 1982’de yayımlanan Böcek romanıyla kuruldu diyebilirim. Bu roman, işkenceci, rüşvetçi, ağır bir kadın düşmanı, dahası mizantrop, düpedüz faşist zihniyetli bir polis komiserinin son kırk sekiz saatini anlatır. Dönem ve mekansa enikonu bungundur: Askeri darbeden hemen öncesinin Ankara’sı…

Öte yandan, Erhan Bener çok özgün bir anlatım ve kurgu tekniği kullanır bu romanda: Anlatıcı, romanın başkişisi Komiser Recai’nin zihninde konuşlanmıştır bir bakıma, sadece onun gördüklerini, hissettiklerini, anımsadıklarını aktarır. Başka bir deyişle, okur kolay ve kestirme yoldan ahlaki ya da siyasi yargılar yerine, o korkunç davranışlar sergileyen, iğrenç düşüncelere sahip polisi “insan” olarak anlamaya yönlendirilir. Bu romanı o kadar çok sevdim ki, hemen Fransızcaya çevirdim, Fransız arkadaşlarım da okuyabilsin istedim. Sonradan yayımlanamadı ne yazık ki, ama ilk edebi eserim oydu diyebilirim.

Edebiyatın önemli bir fonksiyonu da bu galiba. Bir karakteri ne kadar negatif de olsa anlamak. Onaylamamak elbette ama anlamak.

Çok haklısın. Burada “anlamak” derken kasıt elbette “anlayış göstermek” ya da “aklamak” değil: Roman o zihin yapısının nasıl oluştuğunu, nasıl işlediğini kavramanın araçlarını sunuyor, bir insanın nasıl o hale geldiğini de anlatıyor. Bunu anlayınca o kişiyi affetmiyorsun elbette, ama insan olarak görmeye başlıyorsun. Birçok özelliğin daha farklı dozlarda kendimizde de var olduğunu fark ediyorsun… Bunu görebilmek ve yazar olarak gösterebilmek çok önemli bence.

Yiğit Bener

Sence ailenin çıtasının yüksek olmasında ve eleştirelliğinde o kuşağın karakteristik özelliklerinin de payı var mıdır?

O kuşağın mükemmeliyetçilik çıtası aslında kendileri için de hedefledikleri büyük ideallere denk düşüyordu. Babam, amcam, dayılarım ne de olsa Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarının coşkusunu yaşamış ve yüksek hedefleri doğrultusunda yetiştirilmiş bir kuşaktı. Vasatlığa, sıradanlığa, küçük hesaplar yapanlara en ufak hoşgörüleri yoktu, öylelerine asla yüz vermezlerdi. Örneğin babamın gözünde gerçekten değer verilmeye layık kişiler sadece sanatçılar, yazarlar, büyük bilim insanları ya da önemli toplumsal önderlerdi. Belki biraz abartıyor olabilirim ama çocukken algım buydu: Onun gözüne girmek için bir bakıma ya Atatürk olacaksın ya Lenin, ya Dostoyevski ya da Einstein! Ve bu korkunç bir şeydi laf aramızda!

Düşünsene, çocuksun, ergensin, tüm okul karnen pekiyi dolu, ama bu başarıdan bile sayılmıyor, “olağan” bir sonuç olarak görülüyor, çünkü o ailenin çocuğu için başka türlüsü zaten “kabul edilemez”! Ve bambaşka, çok daha büyük hedefleri, beklentileri var… Lise sondayken sırf bu yaklaşımı protesto etmek için gittim iki dersten kasıtlı olarak ikmale kaldım, bizimkiler şok geçirdi! (gerçi benimle birlikte ikmale kalan kız arkadaşımla bu sayede yaz boyu telafi derslerinde fazladan vakit geçirebilecektim, o başka mesele…)

Sanırım o kuşağın erkekleri özellikle erkek çocuklarına biraz “veliaht” gözüyle bakıyorlardı, o nedenle onlara karşı çok daha serttiler, çünkü veliahtların kendilerine layık olması gerekiyordu. Ayrıca iktidarlarına da pek düşkündüler, ipleri mutlaka ellerinde tutmak isterlerdi.

Babamla gündelik hayat içinde çatışmalar yaşıyorduk. Ama amcamla hiç çatışmam olmadı, gelgelelim onun da en ufak kusurunu gördüğü kişiyle çaktırmadan alay ettiğini, sarakaya alabildiğini bildiğim için, gözünden düşmemek için o kusurlardan muaf olmam gerekirdi. Yani ikisine de “layık” olabilmek için sürekli çaba sarf etmem gerekiyordu.  

Sanırım gençliğimde beni edebiyattan ya da genel olarak “entelektüel” faaliyetlerden uzaklaştıran tavır açıkçası biraz da bu mükemmeliyetçilik çıtalarıydı: Onların alanına girersem asla onlar gibi olamayacağımı, beğenilerini kazanamayacağımı düşünürdüm.

Üstelik her ne kadar sonradan avantaja dönüştüyse de o ilk gençlik yıllarında benim bir de ciddi dezavantajım vardı: İki dillilik.

Çocukluğumda aile hep Türkiye ve Fransa arasında gidip geldiği için, hangi ülkedeysem o dilde eğitim görüyordum ve bir süre sonra diğer dil bir ölçüde geriliyordu. En azından aynı düzeyde gelişemiyordu. Fransa’da dört yıl kaldıktan sonra Türkiye’ye 1973 yazında döndüğümüzde, yani on altı yaşındayken asıl okuma dilim Fransızcaydı, kültür referanslarım da Fransız ve Avrupa kültürüydü.

Oysa babam onun kitaplarını okuyacak yaşa gelmemi dört gözle bekliyordu, yorumları merak ediyordu. (yani ayrıca bir de böyle bir çıta vardı!) En ince kitaplarından biri olduğu için Kedi ve Ölüm’ü okumaya niyetlendim, ancak daha ilk sayfalarında sözcük seçimleri ve cümle yapıları nedeniyle havlu attım! Neyse ki roman Fransızcaya çevrilmişti, o sayede babama çaktırmadan hiç olmazsa Fransızcasını okudum, içeriği hakkında yorum yapabildim! (Türkçesini çok sonra okudum!)

1980 darbesine geldiğimizde artık tıp öğrencisiydim ve edebiyattan çok felsefe, psikoloji ve siyaset alanında kitap okuyordum. Çevirileri de genellikle berbat, hatta yer yer çarpıtılmış olduğu için elimden geldiğince Fransızcalarını okumaya özen gösteriyordum.  Sürgünle birlikte Türkçe konuşulan/okunup tartışılan ortamlardan da enikonu uzak kalınca dil dezavantajım bir bakıma pekişti.

“Daha sonra avantaja da dönüştü” dedin. Avantajı ne oldu?

İki dili de anaokul ve ilkokul çağında anadil olarak öğrenmiş olmak (yani iki dilde düşünebilmek/hissedebilmek) ve zaman içinde her iki dilin kavramlarına ve kültürüne hâkim olabilmek, insanın düşünce yapısını ve dille, kavramlarla ilişkisini bir ölçüde dönüştürüyor, zenginleştiriyor.  Her iki dil ve kültür birbirini besliyor, döllüyor ve dönüştürüyor.

Örneğin ben Fransızca da yazabiliyorum, doğrudan Fransızca yazdığım ve Fransa’da yayımlanabilmiş edebi metinlerim var. Gelgelelim Fransızca yazarken Türkçem beynimden buharlaşıp kaybolmuyor: Türkçe dilinin özellikleri, bu dilin ve kültürünün ürettiği düşünce ya da ifade tarzı, bakış açısı, kültürel referansları benim düşünce ve yazma sürecimde etkisini sürdürüyor. Dolayısıyla bunlar Fransızca yazıya da bulaşıyor, bir farklılık katıyor. Ve elbette aynı şey tersten de geçerli: Türkçe yazarken Fransızcam ve Fransız kültürüm de uçup gitmiyor, aksine kalemime bulaşıyor, etkiliyor, dönüştürüyor.

Şöyle komik bir şey anlatayım sana: Heyulanın Dönüşü Fransızcaya çevrildi. Metinde ünlü Fransız şarkıcı Brassens’in bir şarkısına apaçık gönderme yapan bir paragraf var. Şarkı sözlerinin Türkçe mealini yazmışım ama Brassens’in adını vermemişim. Fransız çevirmen ise metnin Türkçesini temel alarak bambaşka bir cümle kurmuş. Araya girip doğrudan Brassens’in dizlerini kullanabileceğini söylemem gerekti. Demek ki Türkçe yazarken bile kısmen Fransızca düşünmeye de devam ediyorum, iki dil arasında sürekli bir gelgit var.

Romanını sen kendin çevirmeyi düşünmedin mi?

Hayır.

Neden?

Çünkü kendi yazdığımı kendim çevirsem, aylarca hep aynı metinle boğuşacağım; oysa bir kitap bitmişse artık ya ara vermek ya başka bir metne geçmek istiyor insan.  

Dahası, ne zaman kendi metnimi Fransızcaya çevirmeye kalksam -ki yaptığım oldu- kısa metinlerde bile aslında çeviri yapmayıp Fransızca yeniden yazmaya başlıyorum. Tersi de doğru (Fransızca/Türkçe arası). Çünkü aynı konuyu her iki dilde farklı hissedebiliyorum, farklı vurgularla dile getirmek isteyebiliyorum.

Örneğin bir konu bir kültürde hassas bir konuyken, ötekinde daha sıradan olabiliyor. Dolayısıyla aynı konuyu her iki dilde eşit derece kışkırtıcı şekilde işlemek istiyorsam daha farklı üsluplar, ifadeler kullanmalıyım. Sonuçta, başka bir yazarın metninde bu kadar rahat davranamam, ama kendime “ihanet etmekte” serbestim ne de olsa. Metin benim değil mi?

Gelgelelim, yeniden yazmaya kalkınca da metin diğer dilde farklı bir yöne gidebilir, çünkü en basit sözcük ve kavramların bile her iki dil ve kültürde çağrıştırdıkları, hissettirdikleri, düşündürdükleri farklıdır.  Hep verdiğim bir örnek var, martı denen kuşu alalım: Kuş iki ülkede de aynı kuş, sadece birinde adı martı, öbüründe mouette. Gelgelelim Fransızcada bu bana Gaston Lagaffe çizgi romanlarındaki neşeli, komik, bir da hain martının şakalarını ve “hi hi hiyarrr” diye gülmesini çağrıştırır. Türkçede ise Heybeliada’da “gak guk” diye bet sesleriyle beni sabahın köründe beni uyandıran, üstelik insanların naylon torbalara koydukları çöpleri eşeleyip pislikleri etrafa saçan tatsız kuş gelir aklıma.

Başka bir deyişle, aynı kuşun öyküsünü yazmaya kalktığımda bile her iki dilde belki bambaşka metinler yazabilirim…

Füsun Akatlı ve Yiğit Bener

Yazarken huzurlu musun?

Yazabildiğim zaman, yani yazmaya niyetlendiğimde önüme dışarıdan engeller çıkmazsa, çok huzurlu oluyorum.

Metninle ilişkin huzurlu bir ilişki mi?

Yazabildiğim sürece, yani yazmaya vakit ayırabildiğim zaman, metnimle ilişkim çok dingin bir ilişkidir. Metin beni uğraştırsa bile, hatta duygusal açıdan derinlemesine etkilediğinde ya da düşünsel boyutuyla zorladığında bile kesinlikle huzur içinde, severek, keyif alarak yazıyorum. Sanırım metinle boğuşmayı yazma ediminin kaçınılmaz bir parçası saydığım için, yazmanın zorlukları huzurumu kaçırmıyor, o mücadeleyi seviyorum.

Çıkan sonuçtan her zaman memnun olmayabilirim, o ayrı… Ama bir metinle uğraşmak, onu didiklemek, orasını burasını düzeltmek, gerekirse baştan aşağı yeniden yazmak, hatta sonunda beğenmeyip yırtıp atmak ya da kuytu bir çekmeceye tıkıştırmak bile yazma sürecinin gereği olan bir oyun, o da hoş geliyor bana. Oyun oynarken her zaman kazanamazsınız!

Ben asıl yazamadığım zaman huzursuz oluyorum: Hayat gailesini sürdürmek için çalışmak zorundayım, işim konferans tercümanlığı. Bu da ha bire seyahatlere gitmeyi gerektiren bir meslek. Bazen bir hafta, hatta iki hafta üst üste evden ve çalışma masamdan uzak kalıyorum. Gerçi seyahatteyken de yazılabilir kuşkusuz, bunu başaranlar var. Ancak ben kendi çalışma ortamıma çok bağımlıyım.

Kaldı ki toplantılar İstanbul’da olduğunda bile çok fark etmiyor aslında. Bütün gün bir konferansta simültane çeviri yapınca, beyniniz sıkılmış limona dönüyor: Simültane çeviri çok yüksek odaklanma gerektiriyor, o işi bitirip akşam eve dönünce hemen kendi metninize ya da başka bir ciddi işe odaklanacak hal pek kalmıyor.

Zaten bizim işte sürekli daldan dala atlıyoruz: Bir gün diş implantlarıyla ilgili bir konferansta çalışırken, ertesi gün anayasa hukuku ya da ekonometri konulu bir toplantıya, belki de parfüm tanıtımına gidebiliyoruz. Daha sonraki gün konu psikanalizken, ardından üst düzey siyasi bir görüşmede dış politika tartışılabiliyor. Her birinin konuları, kavramları ve alan terminolojisi farklı, öncen çalışmak, her toplantıya ayrı hazırlanmak gerekiyor.

Dolayısıyla bazen aylarca yazı masamdan, edebiyattan, çalışma ortamımdan uzak kaldığım oluyor bazen. Huzursuz yazar neymiş, sen asıl o zaman gör! Yazmak ise mutlu bir lüks…

Bütün bu deneyimlerin katkısı oluyor mu yazıya?

Tabii, gözlem kulesi gibi bir konumda bulunuyor konferans tercümanı. Otuz küsur yıllık meslek hayatımda toplumda temas kurmadığım kesim, ülkenin dört bir yanında girip çıkmadığım mekân kalmadı desem yeridir. Mesleğimizi icra ederken bizler, teröristlikle suçlanarak atıldığı kuytu hücresinde işkence görmüş mahkûmdan, bilmem kaç katlı plazasında ya da Boğaz kıyısındaki yalısında yabancı ortağıyla milyar dolarlık iş görüşmesi yapan holding sahibine kadar her çeşit insanın çok farklı dertlerine tercüman oluyoruz… Bir gün saraylarda cumhurbaşkanlarına çeviri yaparken, devamında G20’nin, Avrupa Birliğinin ya da Birleşmiş Milletlerin toplantı salonlarında yer alıyoruz, o ortamların işleyişini, ilişkiler yumağını gözlemliyoruz… Sonraki gün muhalif sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ya da partilerin kongrelerinde yer alıyoruz… Derken gıda sanayi ya da tekstil sektörünün üreticileriyle bayileri ya da çalışanları arasındaki ilişkilere tanık oluyoruz, ülkenin dört bir tarafında otomobil, maya ya da ambalaj üreten şirketlerin tesislerinde, fabrikalarında, ARGE merkezlerinde çeviri yapıyoruz… Akademik konferansları ya da sanat-edebiyat etkinliklerini unutmayalım…

Başka bir deyişle tüm toplumsal kesimlerin gerekirse en mahrem toplantılarında yer alabiliyoruz: Aralarındaki ilişki tarzını, konuşma ve düşünce tarzlarını gözlemleyebiliyoruz. Ülkeyi de dünyayı da geziyoruz.

Bir de tabii sadece bizimkileri değil “ötekileri” de yakından izleme şansımız oluyor. Çeviri söz konusu olduğunda en az iki dil, dolayısıyla en az iki kültür gerek ne de olsa: Gelenek, töre ya da zihniyet farklarına – bazen de şaşırtıcı benzerliklere! –  tanık oluyoruz. O anlamda çok zenginleştirici bir boyutu var bu mesleğin. Bu yönünden hiç şikayetçi değilim, aksine.

Öte yandan, yazmaya az vakit bıraktığı oranda da meslekle ilişkim çatışmalı bir ilişki oluyor. Yazar kimliğimle çevirmen kimliğim bazen ciddi şekilde çatışıyorlar… Örneğin tam yazmaya başladım, havasına girdim, odaklandım ve on beş yirmi günüm daha olsa metni kıvamına getireceğim, ola ki bitireceğim, pattadak o anda bir simültane çeviri işi geliveriyor, yazı masasını bırakıp bilmem nereye çeviri yapmaya gitmek zorunda kalıyorum! Bizim iş serbest meslek olduğu için hiçbir güvencemiz yok, yani iş reddetme lüksümüz pek yok. Zaten belli aylarda iş pek çıkmıyor ama kira ödemeye devam ediyorum! Yarın ne olacağını, para kazanıp kazanamayacağımızı bilemiyoruz, örneğin uluslararası bir kriz çıkıyor, işler bıçakla kesilir gibi kesiliyor! Dolayısıyla gelen işleri “ben şimdi roman yazacağım, kusura bakmayın” diye reddedemiyorum…

O kadar da tuzu kuru değilsin yani.

Kesinlikle değilim.

Hepimizin özlem duyduğu bir şey var, böyle tuzu kuru olsam, bütün zamanımı yazmaya ayırsam, ama bir yandan da belki bu sıkışmaya ihtiyaç var.

Babamdan örnek vereyim. 1975 yılında 46 yaşındayken emekli olduğunda (yani ilk şiir kitabının çıkmasından sonra geçen 23 yılda) yayınlanmış sadece beş kitabı vardı. Çünkü sabahtan akşama kadar ağır sorumluluklar üstlenerek maliye bakanlığında çalışmak zorundaydı. Emekliliğinden sonraki 32 yılda ise, yani vefat ettiği 2007 yılına kadar toplam 37 kitap daha yayınladı! Yılda bir kitaptan fazla. Aradaki fark yeterince manidar.

Tam tuzu kuru olayım, fildişi kuleme çekileyim sadece yazayım diye bir talebim yok gerçi.  Ben gene çalışayım, konferanslara gideyim, hayatın içinde olayım, gözlemleyeyim, ama hiç olmazsa yılın belirli dönemlerinde, üç ay, beş ay, altı ay, her neyse, kendimi kesintisiz biçimde sadece edebiyata verebileyim… Olmaz mı? Olmuyor işte!

Öykü, deneme, anlatı gibi nispeten kısa metinlerde bile bölük pörçük çalışmak çok verimli olmuyor, hele romanda hiç olmuyor! Birkaç ay kesintisiz bir zaman olacak ki hikâyenin bir iskeleti çıksın en azından. Ondan sonra ince işçiliği boş vakitlerde, aradaki vakitlerde yapmak bir ölçüde mümkün… Ama o çatıyı çıkarıncaya kadar kesintisiz çalışabilmek gerek.

Peki o çatının çıkma süreci, hikâyenin oluşması, kâğıdı kalemi eline almadan önceki süreç, orası da yazmaya dahil… orası sana yazarken ki kadar haz veriyor mu?

Tabii, tabii. Yazacağım metne yönelik okumalar yapmak, düşünmek de sürecin hayati ve çok da zevkli bir parçası. Ben bir de anlatmayı severim… Bu konuda amcama çekmişim… Yani yazmayı planladığım hikâyeyi öncesinde eşe dosta anlatırım, üzerinde konuşuruz… Bu süreç de yazının keyifli bir parçası kuşkusuz.

Bir sabırsızlık oluyor mu bir an önce başlasam şuna, yazsam diye?

Olmaz mı! Mesela Heyulanın Dönüşü’nün yazım süreci dört beş seneye yayıldı. Tam bir şeyleri tasarlıyordum, hatta yazmaya başlayıp metni belli bir kıvama getiriyordum… Pat araya işler giriyordu, üç ay elimi süremiyordum! Uzun aradan sonra metne dönünce, bu sefer yazdığımı hiç beğenmiyordum. Sil baştan! Gerçi bu iyi bir şey aslında. İnsan yazarken yazdıklarının esiri olabiliyor, kusurlarını göremeyebiliyor, cümlelerine kıyamıyor… O nedenle bence hiçbir metni sıcağı sıcağına yayınlamamakta yarar var. Biraz dinlensin, demlensin bir köşede. Sonrasında tekrar okuyunca çok daha eleştirel bakabiliyor insan kendi metnine. Örneğin o romanın kurgusunu ve dilini en az dört defa baştan aşağı değiştirdim, yazdığım yüz küsur sayfayı gözümü kırpmadan romandan çıkarıp attım. Oysa romanın hikâyesi başından beri kafamda üç aşağı beş yukarı tamamdı. Gelgelelim uygun üslubu, dil kıvamını tutturamamıştım.

İlk romanımın yazılması da sekiz dokuz yıla yayılmıştı. O zamanlar babam da amcam da sağdı. Onlara da okutup beğendirme kaygısı ağır basıyordu. İlk başlarda her yazdığım bölümü babama okutuyordum… Gayet iyi yorumlar yapsa bile, “a bak şunun şurasında şu var, ben olsam şöyle yapardım” demeye görsün, felç oluyordum ve birkaç ay metne elimi bile süremiyordum. Sonra baktım olacak gibi değil, önce tüm romanı bitirdim, ikisine de ondan sonra gösterdim.

Şu anda okutuyor musun herhangi birisine yazarken?

Bizim altı yıl boyunca yirmi küsur yazar bir arada imece usulüyle çıkardığımız bir İktidarsız dergimiz vardı… Onun çekirdek kadrosu olarak güzel bir dostluk -hem insani hem edebi bir dostluk- inşa ettik yıllar içinde. (Örneğin Hüsnü Arkan, Levent Mete, Ayşe Sarısayın, Birsen Ferahlı, vb.) Birbirimize metinlerimizi yollayıp okutma, eleştirme alışkanlığını edindik. Olabildiğince devam ediyoruz hâlâ. Başka “ön okurlarım” da var tabii.

Çok kırılgan bir süreç ya hani, babanla yaşadığın şey gibi illaki bir baba otoritesi olması gerekmiyor, arkadaşın da olsa, söylediği herhangi bir şeyde “ya soğursam metinden”, “ya yanlış bir yönlendirme olursa” korkusu oluyor mu?

Arkadaşlar arasındayken olmuyor açıkçası, bu daha eşitler arası bir ilişki. Dolayısıyla tam aksine, olabildiğince eleştirel bir okuma talep ediyoruz birbirimizden. Metnin kusurlarının, yazarken göremediğimiz, atladığımız sorunlarının hiç çekinmeden dile getirmesini bekliyoruz birbirimizden. Metni önceden okuyan kişi de yazar olunca, diğer okurlara kıyasla daha “içeriden” bir bakışla okuyor, buna “zanaatkâr bakışı” diyelim istersen… Dolayısıyla bu eleştirel bakış metnin iyileşmesine katkıda bulunuyor. Bunu iyi bir editörle çalışmaya benzetebiliriz. Yanlış yönlendirme olabilir mi? Olabilir kuşkusuz, bazen de metin değil, o eleştirel okuma kusurludur. Öte yandan, böyle bir ilişkide yanlış yönlendirmeye pek kapılmıyor insan, çünkü metni tartıştığımız kişi üzerimizde iktidar sahibi bir otorite değil. Aramızda karşılıklı bir saygı, bir güven var elbette, ama o kişi dostumuz, eşitimiz.

Kaldı ki o kişiye yayınlanmamış metnimizi emanet etmemizin nedeni, onun yetkin bir okur olduğuna inanmamızdır. Dolayısıyla eğer böyle bir okur, metnimde bir şeye takılmışsa, asla “o ne bilir, o ne anlar, anlamamış belli ki” diye düşünmem, aksine, mutlaka metnin yazılış tarzından kaynaklanan haklı bir sebebi olduğu varsayımından yola çıkarak kendi metnimi eleştiri süzgecinden geçiririm: Ola ki ben derdimi yeterince iyi anlatamamışımdır, bir şeyi eksik ya da fazla yapmışımdır…

Gerçi önceki kuşakların yazarlarıyla benzer dostluklar kurulmuyor değil. Sonuçta onların eleştirileri de iyi niyetli, kulak verdiğinizde o eleştirilerin de metnin iyileşmesine enikonu katkıları oluyor kuşkusuz. Bu anlamda, babamla, amcamla edebi sohbetlerimizden ve metinlerime yönelik eleştirilerinden çok şey öğrendiğime inanıyorum. Öte yandan, zaten çocukluktan gelen bir otorite ilişkisi varken, buna bir de mesleki kıdem/yetkinlik farkı eklenince, ilk kitabımla karşılarına çıktığımda bir hayli kırılgan bir konumdaydım. Şimdi düşünüyorum da…. İyi cesaretmiş benimkisi de! Cahil cesareti…

Bir de bir kuşak farkı var sonuçta, edebiyata bakış da değişmiştir.

Elbette. Her şey bir tarafa, siz daha yolun başındayken onlar belli bir yazı olgunluğuna erişmiş, kendi edebiyat anlayışlarını kurmuş, oturtmuş yazarlar. İşlerini de kendilerini de ciddiye alıyorlar. Kendilerini kanıtlamışlar. Bunun sağladığı bir özgüvene sahipler. Kendi doğrularını artık pek fazla sorgulamadıkları bir yaşa gelmişler. Zaten çok güçlü bir entelektüel donanımları var, doğru bildiklerinin sağlam dayanakları var. Farklı bir yaklaşıma ikna olmaları kolay değil. Onlara aykırı gelen bir savla ya da kendinize özgü farklı bir edebiyat anlayışıyla karşılarına çıkacaksanız, çok sağlam gerekçeleriniz ve dayanaklarınız olmak zorunda! Çünkü karşınızda külyutmaz ve hiçbir şeyi hafife almayan, baş etmesi enikonu zor insanlar var!

Örnek vermek gerekirse, Hüsnü [Arkan] yazdığı romanlardan birini babama yayınlanmadan önce iletmişti. Babam okumuş, “bak şurasında hatalı bir ifade var, şöyle düzeltmelisin bence…” demiş. Oysa bu, Hüsnü’nün bilerek, üslup gereği kurduğu bir cümleymiş. Ama bakmış ki babamla tartışmaya kalksa iş çetrefilli hale gelecek, “Hay Allah, kitabı matbaaya yolladık bile” diye işin içinden sıyrılmaya kalmış. “Olsun,” demiş babam, “bir sonraki baskıda değiştirirsin!”

Benim de babamla böyle çok tartışmam vardır: Geriye dönüp bakınca çok komik, çok sempatik, ama o anı yaşarken bazen zor tartışmalardı. İlk romanım hakkında yorum yaptığında, bir keresinde bir virgülün yeri konusunda yarım gün tartıştık, asla taviz vermedim. Ertesi gün, romanın başka bir bölümünü yüksek sesle okurken bir yere geldi, durdu, çok ciddi bir ifade takındı, “şimdi eminim seninle esaslı bir kavgaya tutuşacağız ama bunu söylemek zorundayım” dedi epey gergin bir ifadeyle. “Yok” dedim hınzırca, “kavgaya hiç gerek yok, çünkü çok haklısın, o iki sayfa hiç olmamış. Atalım gitsin…” Kulaklarına inanamadı, çünkü bu sefer o kale duvarı gibi sağlam savlarını öne sürmesine fırsat bile tanımadan pes etmiştim… Eh, söz konusu iki sayfa hakkındaki eleştirilerini sıralamaya o henüz fırsat bulamamıştı, ama ben ne de olsa onun ne söyleyeceğini tahmin etmiştim ve haklı olduğunu için için biliyordum. Olası gerilimi ucuz atlatmanın sevinciyle ikimiz aynı anda kahkahayı basmıştık…

Amcamla da çok hoş tartışmalarımız olurdu. Yılda birkaç defa İstanbul’a bir haftalığına gelir, bende kalırdı. Örneğin o seferlerden birinde Gecenin Sonuna Yolculuk’un yüz sayfalık bir bölümünün çevirisini satır satır gözden geçirmiştik birlikte. Hiç unutmam, bir kelimenin doğru karşılığı üzerinde kırk sekiz saat neredeyse aralıksız tartıştık! Amcam Osmanlıca kelimeler kullanmama karşıydı, bense genelde “öztürkçe” sözcükleri yeğlemekle birlikte, gerektiğinde Osmanlıca kullanmaktan çekinmiyordum. Bir keresinde epey çekiştik: “Seni hınzır, senin kullandığın o eski kelime içime sinmiyor ama bunun yerine şu yeni sözcüğü koysak da olmuyor, öyle bir yerde kullanmışsın ki, anlamı bozmadan değiştiremiyorum!” diye şaka yollu kızdı bana.

İşin tuhaf tarafı, öztürkçeci babam da amcam da dedem sayesinde Osmanlıcayı iyi bildikleri için çok övünürlerdi. Gelgelelim ben, “o zaman keşke okullarda Osmanlıca ek ders olarak okutulsaydı, bu sayede biz de öğrenirdik” dediğimde kesinlikle karşı çıkıyorlardı… Böyle tuhaf özellikleri olan bir kuşaktı o.

Şu da var gerçi, bu ilişkimiz tek taraflı değildi: Onlar da yazdıkları metinlerin taslaklarını bana okutuyorlardı, ben de fikirlerimi, hatta olası eleştirilerimi ifade ederdim, kulak verdikleri de olurdu…

Bilge Bener Bölükbaşı ile birlikte

İlişkiniz olabildiğince eşitlenmiş aslında. Yazarken babanı ya da amcanı aşmak ile onunla benzeşmek arasındaki dengeyi nasıl kurdun?

Asla onları “aşmak” gibi bir hedef koymadım kendime. Kendime böyle bir hedef koymak, edebi ilişkimize bir rekabet ve yarışma mantığını getirecekti beraberinde. İyi de… Bunun ölçütü ne? “Aşmak” ne? Neye göre? Hangi açıdan?  Buna kim karar verecek? Hem… Neden onlarla rekabete gireyim, neden yarışayım ki? Yarışmaya kalksam, kaybetme ihtimalim zaten çok yüksek: Karşımda her yönüyle hayran olduğum iki dev yazar var! Ama tut ki kazandım… E kazanınca ne olacak? Kendimi, benim gözümde çok önemli ve değerli olan iki yazardan “üstün” göreceğim… “Ben onları geçtim” diye böbürleneceğim! Öyle mi? Olacak iş mi! Ne sefillik! Bunu yapsaydım boyum mu uzayacaktı? Sadece bizim özel durumumuzda değil, genel olarak da bence yazarlar arası ilişkiler böyle acınası bir rekabet eksenine oturmamalı.

Benim iki hedefim oldu: Birincisi onlara “layık” olmak. Onların da beğenebileceği, en azından onları utandırmayacak ürünler verebilmek. İkincisi, onlardan “farklı” olmak… Yani elbette her ikisinden de bir şeyler almak, ama onlarınkinden farklı olarak kendi yolumu, kendi dilimi, kendi üslubumu bulabilmek. Dolayısıyla en azından benim içimde öyle bir çatışma hiç olmadı.

Bugün biliyorum ki ikisinden de çok şey öğrendim. İkisiyle de aramızda edebi bir dostluk kuruldu, tıpkı diğer yazar arkadaşlarımla olduğu gibi. Bir de şu var, çok ciddi yaş farkı vardı aramızda: Babamla otuz üç, amcamla kırk yaş…  Üstelik ben epey geç bir yaşta, kırk yaşımdan sonra yazmaya başladım. Dolayısıyla ben “yazar” olarak ortaya çıktığımda, ikisi de benim onları kollamam gereken bir yaşa gelmişlerdi. O anlamda bugün de esas derdim onları “aşmak” değil, isimlerini, eserlerini yaşatmak için elimden geleni yapmak.

Keşke daha erken başlasaydım diyor musun hiç?

Yazmaya daha evvel başlayabilir miydim bilmiyorum. Edebiyat alanında kalem oynatmanın bir zamanı vardı sanırım: Öncesinde hem kendi iç yolculuğumdaki süreç hem de dille (dillerimle) ilişkimdeki süreç belirli bir noktaya/düzeye varmalıydı. Ama şunu yapabilirdim: Aktif siyasi militanlığı daha erken bırakabilirdim. Gerçi asla “keşke hiç militanlık yapmasaydım” demiyorum; devrimcilik adına yaptıklarımdan asla pişman değilim, aksine. Öte yandan, artık mevcut yapı içinde yapmaya çalıştıklarımızın pek işe yaramadığını ya da o siyasi ilişkiler yumağının “doğru bulduğum” bir yönde yürümediğini gördüğüm halde, insani ve vicdani gerekçelerle kopuş sürecini gereksiz yere dört beş yıl uzattım. O süreyi hemen masaya geçip yazmakla değilse bile, en azından yazıya daha yoğun hazırlanmakla geçirmiş olmayı, tümüyle edebi ağırlıklı okumalara ayırmış olmayı tercih ederdim.

Yazmaya başlamanla militanlığı bırakman arasında bir ilişki var mı peki?

İlk romanım 2001’de çıktı. Yazma sürecinde militan faaliyetlerimi zaten çok rölantiye almıştım, yöneticilik sorumluluklarımı devretmiştim. Ama tüm örgütsel bağlarımı tamamen koparmam 2002 seçimlerinin hemen ertesidir. O süreçte edebiyatçı kimliğime daha çok ısınıp benimserken, siyasi kimliğimden hızla uzaklaşmaktaydım. Edebiyata yönelmeyi seçmiş olmasaydım da siyasi militanlıktan uzaklaşırdım büyük olasılıkla, ama o zaman, 19-20 yaşlarında başladığım siyasi militanlıktan kopuş süreci benim için çok daha sancılı olabilirdi, daha da uzardı belki.

Aktif politika bizi sanattan, edebiyattan ne yazık ki bir şekilde uzaklaştırıyor. Yani ikisi bir arada yürütülemiyor.

O iki kimliği birlikte taşımak çok sağlıklı bir şey değil zaten. Bence yazarlıkla siyasi militanlık bağdaşmıyor.

Neden bağdaşmıyor?

Edebiyat apolitiktir ya da öyle olmalıdır demek istemiyorum, haşa, bu meselenin başka bir boyutu. Gelgelelim siyasi bir içeriğe sahip olduğunda dahi edebiyat tamamen bireysel bir edim: Yazdığımdan sadece kendim sorumluyum, benim yazdığım başka kimseyi bağlamaz. Yazdıklarımın içeriğinden de başarısından da başarısızlığından da yalnızca ben sorumluyum. Kimseye hesap vermem. Kimseden talimat almam.

Siyasi militanlık öyle değil: Siyaset kolektif olarak yapılan bir iş, ortak örgütsel sorumluluk söz konusu. Benim yazdığım edebi eser aynı örgütteki başkalarını da bir şekilde etkiler, örgütün ya da davanın tümüne olumlu ya da olumsuz olarak yansır. Ne yazdığıma, nasıl yazacağıma bu açıdan bakmam gerekir. Siyasi militanlıkta gerekli olan kolektif sorumluluk duygusuyla, davana, örgütüne ve yoldaşlarına yönelik sorumlulukla, edebiyatın ve sanatın bireyselliği ve başına buyrukluğu pek bağdaşmıyor.

Sanat ve politika arasındaki ilişkiyi genellikle işte iktidar ve sanatçı ilişki üzerinden konuşuluyor ama aslında biraz şeyi eksik bırakıyor gibi geliyor: Muhalif örgütler ve sanatçı ilişkisi.

Muhalif örgütlerin de kendi iç iktidarları var, iç iktidar yapıları var. Muhalif örgütler sonuçta iktidara aday, alternatif iktidar örgütleridir. Özellikle de bizdeki geleneksel muhalif/sol örgütler, kendi iç iktidar ilişkilerini ve eril siyaset anlayışlarını hiç sorgulamadıkları için, iktidar dili onların da siyasi anlayışlarının her zerresine fazlasıyla sinmiştir. Sonuçta çoğu muhalif örgütün dili de “dibine kadar” eril bir dil, sıklıkla militarist, kavgacı, polemikçi, yer yer maço, ötekileştirici bir dil. “Ya bizdensin ya düşmansın” anlayışı yaygın. Bu zihniyet sanatın/edebiyatın görece özerkliğine/özgürlüğüne tahammül edemez. Bu açıdan bakınca muhalif örgütlerin bile siyasi iktidardan pek farkları yok.

Ve sanatın bu dille uzlaşabilmesi mümkün değil.

Mümkün değil. Öte yandan, sanatın/edebiyatın bile ötesinde, bu dilden/zihniyetten uzaklaşmadan alternatif bir toplum yaratmak da olanaksızdır. Kusursuz Gezinti kitabımda “İktidar Dili” diye uzunca bir makale var. Orada irdelediğim bir konudur bu. Aslında muhalif olmak istiyorsak, kullandığımız dille de mevcut iktidardan farklılaşabilmeliyiz. Çünkü iktidar dilinin özelliği nedir? İktidar dili emreder, dayatır, tek doğruyu dile getirir, dışlar, aşağılar, hakaret eder. İktidar dili budur. Oysa muhalif örgütler de sadece iktidara karşı değil, diğer muhalif örgütlere karşı, hatta kendi iç tartışmalarında, zaman zaman da farklı toplumsal kesimlere yönelik olarak da benzer özelliklere sahip bir dil kullanıyorlar. Sonuçta kimse kimseyle “en uygun çözümü birlikte bulmak amacıyla” tartışamıyor. Her tartışmada kesin bir ayrışma ve kopuş yaşanıyor. Hiçbir sol örgütte, hiçbir muhalif örgütte farklı görüşlere yer yok aslında. Her seferinde örgütler parçalanıyor, kendinden menkul her “lider” kendi tekkesini, kendi örgütünü kuruyor, müritlerine kendi dilini dayatıyor. E o zaman orada da bir demokrasi yok. Peki demokratik olmayan örgütler nasıl demokrasi getirecek? Yani muhalefetteki örgütlerle iktidardakinin arasındaki tek fark birinin iktidarlı, öbürünün yeterince iktidarlı olmamasıysa, tercih yapmakta da zorlanmaz mıyız?

Bu tartışmayı edebiyata da taşıyabiliriz diye düşünüyorum. Yazarın metinle ve okurla kurduğu ilişkideki otorite olmak olmamak meselesi. Onunla ilgili ne düşünüyorsun?

Bizdeki edebiyat tartışmalarının çoğuna baktığım zaman, içerikten bağımsız olarak inanılmaz bir öfke ve nefret dili görüyorum orada. Muhatabınızı beğenmeme hakkınız vardır, ideolojik olarak farklı pencerelerden dünyaya bakıyor olabilirsiniz, şu ya da bu yazarın tarzını üslubunu sevmiyor olabilirsiniz, yazdıkları ilginizi çekmeyebilir, âli zevklerinize uymayabilir. Hatta öteki yazarın kişiliğini de sevmiyor olabilirsiniz. Buraya kadar tamam. Gel gör ki bunları dile getirirken ya da tartışırken edebiyatçılar arasında dahi başvurulan, incelikten ve saygıdan tamam kopmuş hoyrat dil, hatta yer yer nefret dili gerçekten çok ürkütücü.

Yani insanların kavgada bile, en keskin siyasi mücadelede bile kolay kolay ağzına almayacağı sertlikte cümleleri “edebiyatçı” sıfatlı kişiler, koca koca yazarlar, eleştirmenler birbirlerine karşı savurabiliyorlar! O üsluba bakınca anlıyoruz ki dertleri aslında edebiyat tartışmak, estetik ya da düşünsel bir fikir beyan etmek değil. Ötekinin kişiliğini aşağılamak, saygınlığını yok etmek, hatta eline imkân geçse öldürmek dürtüsü var o ölçüsüzce saldırgan dilin altında. Böyle bir üslubun edebiyatla alakası olamaz.

Nefret ve şiddet diliyle yoğurulmuş bu tür polemikler, “derdi ne bunların?” dedirtiyor insana. Benim ilk kitabımda başıma gelmişti: Adını bile duymadığım biri, kitabı yerden yere vurmak için upuzun bir yazı döşenmiş. E peki. Beğenmemek ve bunu ille ifade etmek için zahmete girip yazı yazmak onun hakkı elbette. Ama kitabı aşağılamak onu kesmemiş: Baktım yazısında bana da düpedüz hakaret ediyor! Hayda! Adamı tanımam etmem. Bu ne şiddet bu ne celal? Ne oluyoruz? Belli ki dert edebiyat değil, başka…

“Ne olabilir?” diye düşünüyorsun o zaman. Kişilik sorunları mı? Evet. Bir edebi eleştiri yazısında bile böyle şiddet dolu, hakaretamiz bir üsluba başvuran kişilerin kişilik sorunları, ruhsal sıkıntıları vardır kuşkusuz. Gelgelelim bunun ötesi de var: Edebiyat alanındaki bu keskin kavgaların asıl nedeni, bence sektör içinde iktidar konumlarına tırmanma hırsı ya da oradaki yerini koruma güdüsüdür: Kimim beğenileceğini, kimin beğenilmemesi gerektiğini belirleme gücüne sahip olma peşindeler besbelli. Bu nedenle hep üst perdeden ayar veriyorlar. Kavga gürültü polemik daima daha çok ilgi çekiyor çünkü… “Reklamın iyisi, kötüsü” meselesi… Ellerine geçirecekleri bu iktidarı kullanarak da o sektörden nemalanmayı amaçlıyorlar. Yani yapılan “yüce” bir değer olan edebiyatı paravan olarak kullanarak verilen ilkel bir rant kavgasından ibaret aslında!

Enis Batur ile birlikte

Yeni bir iktidar yaratma.

Öyle! Derdin iktidar ya da hastalıklı kişiliğinin tatmini olunca da edebiyat ve incelik hak getire!

Kırk yaşından sonra başlamışsın yazmaya, önümde kalan zaman yıllara ne kadar çok kitap sığdırırsam o kadar iyi gibi kaygıların var mı? Zamanla yarışıyor musun?

Öldükten sonra kaç kitap yazmış olduğunun pek bir önemi olacağını zannetmiyorum. Geç yazmak şunu da getirdi belki: İlla kendime şöyle bir yer edineyim, bir yerlere geleyim, iktidar konumunda olayım, bunun için de şu kadar kitabım olsun, şu kadar satsın telaşım ya da hırsım olmadı, olamadı. Çünkü biliyordum ki benim ilk kitabım çıkıncaya kadar olan olmuş, köşeler çoktan tutulmuş… Zaten kayıp bir kuşaktan -yani 20’li yaşlarındayken 12 Eylül darbesinin sillesini yiyen kuşaktan- gelen bir insanım, birçok sektörde benzer şeyler yaşandı.

İkincisi, benim önümde babam ve amcam gibi örnekler vardı. İkisi de Türk edebiyatında apayrı yeri olan/olması gereken iki yazar. İkisinin de seveni var, sevmeyeni var. Ödüller almışlar, haklarında onca yazı yazılmış… Gelgelelim, onlar bile aslında gerçekten hak ettikleri yeri almışlar mı bu edebiyat ortamında? Bana sorarsan hayır. Örneğin babamın en bilinen romanı Yalnızlar’dır, hakkında en çok yazılmış, üzerinde en çok durulmuş romanıdır. Amcamın ise tek büyük romanı var: Buzul Çağının Virüsü. O da çok beğenildi, hakkında çok konuşuldu. İki kardeş yazar bu romanları farklı zamanlarda yazmışlar, kurgu, biçem, dil çok farklı… Bununla birlikte iki romanın olay örgüsün temeli ortaktır, aynı yaşanmışlıktan esinlenmiştir. Gel gör ki kimse bunun farkına bile varmamış! İki kardeş yazarın ortak noktaları, aralarındaki edebi ilişkiler, metinlerindeki etkileşimler doğru dürüst incelenmemiş! Şimdi… Bu kadar meraksız bir edebiyat dünyasında, ben bilmem kaç kitap yazsam ne olur, yazmasam ne olur? Yazdıklarım ödüller alsa boyum mu uzar, hiç dikkat çekmeseler ne kaybederim?

Zaten sen de biliyorsun ki okurlar “Yiğit Bener’in yeni kitabı ne zaman çıkacak?” diye yayınevinin önünde kuyruğa girmiş değiller… Yayınevindekiler de “ay yeni kitabını ne zaman bitireceksin, çabuk yaz yoksa kitap fuarında isyan çıkacak” diye her gün kapımı aşındırmıyorlar, sağ olsunlar… E bu durumda ben yazarım ya da yazmam… Kime ne?

Gerçi dürüst olmak gerekirse, ben de kuşkusuz yazdıklarım olabildiğince çok okunsun ve beğenilsin isterim. Öylesi hoşuma gider, gururumu okşar. Robot gibi duygusuz da değilim, umursamayacak kadar kibirli de değilim. Ancak “ille yayınlanacağım”, “ille en ön sırada yer kapacağım” diye yırtınmam… Onay ya da alkış peşinde koşup şaklabanlık yapmam, demek istediğim bu.

Bu yola çıktığımda benim için belirleyici “onay makamı” babamla amcamdı. O onayı almasam zorlanırdım herhalde, çünkü “onlara rağmen” ve “onların beğenmeyeceği” bir yazar olmayı içime sindiremeyebilirdim. Ama şimdi… Birilerine yaranmak, bir yerlere gelmek gibi bir derdim olmaz. Beğenmeyen küçük kızına almasın!

Şu an için beni sadece yazacak bir şeyim olduğu halde buna zaman bulamamak üzer. Dolayısıyla söyleyecek bir sözüm olduğuna inandığım sürece yazarım… Peki bu ne zaman biter? Bilmiyorum. Henüz oraya geldiğimi düşünmüyorum. Belki söyleyecek sözüm bitmeden önce çoktan ölmüş olurum, kim bilir? Ama biterse de biter, susar çekilirim bir kenara ve bu nedenle karalar bağlamam. Edebiyat önemli, ama hayatım ondan ibaret değil.  O nedenle de sözünü ettiğin türden bir telaşım yok.

Yazar insanlara çok önemli şeyler anlatan biri midir? Yoksa kendi kendine konuşan biri midir? Ya da sen hangisisin?

Şimdi sana çok megalomanca kaçacak bir şey diyeyim: Evet ben yazdığım, anlattığım her şeyin çok önemli olduğuna inanıyorum. Öyle olmasaydı yazmazdım, ya da belki laf olsun diye yazardım, ama zinhar yayınlatmazdım! Okura da yazık! Yani bana sorarsan, yazdıklarım çok önemli şeyler, bunları bütün insanlık okusa çok iyi olur, bütün insanlar benim yazdıklarımdan esinlenip tartışsalar hakikaten dünya daha iyi bir yer olur… Vallahi de billahi de… Buna kesinlikle inanıyorum inanmasına da… Şöyle bir şey de var: Dünyanın bunca derdi varken kim takar Yiğit Bener’i! 

Demem o ki yaptığım işi elbette önemsiyorum, ciddiye alıyorum; bir şey yazacaksam üzerinde düşünüyorum ve başkalarıyla da tartışıyorum, kendi yazdığımı eleştiriyorum. Okurun karşısına çıkardığım metnin diline, kurgusuna, içeriğine özen gösteriyorum; ona elimden gelenin en iyisini sunmaya çalışıyorum. Ve sadece “gerçekten kendime dert ettiğim”, yıllardır üzerinde düşündüğüm, kafamı kurcalayan, başkaları için de önemli olduğunu gözlemlediğim ve benim farklı bir bakış açısı getirebileceğime inandığım konuları yazmaya çalışıyorum.

Öte yandan, diyelim iki senedir bir kitabım çıkmadı… “Eyvah, geride kaldım, derhal bir şeyler yazmalıyım, bakayım şu aralar piyasada en çok ne gidiyor, ne yazarsam çok satar, hangi konular moda ve trend topic, hiç olmazsa fiyakalı bir tweet atayım da adım gündeme gelsin…” gibi dürtülere de kapılmıyorum. Dünya benim kitaplarım olmadan da kendi kendine pekâlâ dönebiliyor, yalan mı? Beni hiç kimse okumazsa kıyametin kopmayacağını biliyorum.

Zaten… 80 küsur milyonluk nüfusu olan bir ülkede, benim kitaplarım üç yüz bin hatta bir milyon adet satılsa ne olur, ne değişir? Ya da yedi milyarlık bir gezegende yazdıklarım bütün dillere çevrilse ve en az on on beş milyon kişi okusa dünya yerinden mi oynar? Dünyanın gidişatını belirleyen devasa şirketlerin milyarları karşısında, koskoca devlet iktidarları karşısında, toplar tüfekler karşısında, ilkellik, barbarlık, cahillik karşısında bir yazarın söyleyeceği en önemli sözün bile ne ağırlığı olabilir?

Eğer bunun yeterince farkındaysak, o zaman işimizi önemseyip ciddiye alsak bile, egomuzu kabartıp kendimizi dev aynasında görmeyiz, gülünç duruma düşmeyiz. Sözümüz yerini tam bulamadı diye gururumuz o kadar zedelenmez ya da ille sesimiz duyulsun diye başkalarına çelme takıp onların önüne geçmek için yırtınmayız. Bence yazarın payına düşen, kendi köşesinde yazabildiği kadarını elinden geldiğince, dili döndüğünce yazmaktır… Gerisini fazla dert etmemeyi başarmakta yarar var…

Zaten öyle bir ülkede ve dünyada yaşıyoruz ki… İşte, al, her gün bazen on, yirmi gencecik insan ölüyor çatışmalarda… Ya da iş kazalarında… Kadın cinayetlerinde… Böyle bir dünyada, benim romanım eksik satmış, çok satmış, beş kişi üstünde yazı yazmış ya da yazmamış, bunun ne önemi olabilir?

Dil üzerine düşünürken hangi soruları sorarsın diye not almıştım.

Ele aldığımız her konu, kendi özüyle bağlantılı ve ona uygun farklı bir dili, biçemi de beraberinde getiriyor. Aynı içeriği nasıl, hangi dille anlattığımıza göre okurun algısı değişir. Dahası, öze uygun olmayan bir biçem ve bir dil, o özü yansıtmaz, başka bir öze dönüştürür.

O nedenle yazma sürecinde benim için esas sorun, anlatmak istediğimi nasıl anlatacağımdır. Uygun dili bulmadan, uygun biçemi tutturmadan yazım ilerlemiyor bir türlü. Kıvamı tutturabildiğimde ise metin pat diye dökülüveriyor kâğıda ve hızla hedefe ilerliyor.

Bazı tartışmalar hiç bitmiyor. Mesela “öz-biçim” tartışması yıllardır süregelen bir konu. Bu tartışmalarla kuramsal boyutta ilgilenir misin?

Kuram tartışmak iyidir. Zihin açar. Düşündürür. Bizde de edebiyat uleması kurama dayalı olarak metinleri tasnif etmeyi pek sever. Lakin kuram/eser bağının bazen ters kurulduğunu düşünüyorum: Demem o ki, kurama uygun olsun diye metin yazmazsınız… Sonuç olarak kuram, tekil eserlerin incelenmesinden yola çıkmalıdır, tersi değil…

Kaynak kuram gibi davranıyorlar değil mi?

Sorma! Metin değil, kuram tartışılıyor, kuram kurama gönderme yapıyor, kuram kuramla çatışıyor. Eseri incelerken metnin kendisinden çok şu ya da bu kurama sayfalarca gönderme yapılıyor, metnin kendisi değil kuram öne çıkarılıyor, sanki metin kuramı doğrulamak için yazılmışçasına! Yani metin bahane kuram şahane… İyi de… Bir dakika yahu! Kuramın amacı eseri anlamak değil mi? Tartışırken eseri yarı yolda unuttuğunuzda, eseri odağınıza almadığınızda laf salatası dışında bir şey üretmiş olmuyorsunuz! Ama tabii… Anlamlı bir metin üzerine gerçekten kafa yormak ve özgün bir şeyler söyleyebilmek kolay değil, emek ister. Metni meze yapıp kutsal kuramlardan ezbere ve bilgiç alıntılar sıralamak daha kolay. Dogmatik gelenek zaten bunu görmek ister… Çok kuram “bilmek”, süslü alıntılar yapmak ne de olsa bir tür “prestij” sağlıyor, ulemalar arası kayıkçı kavgalarında üstünlük taslamaya yarıyor.

Ben çok fazla ilgilenmiyorum o tür tartışmalarla… Meraklı olan sabahlara kadar kuram gargarası yapabilir…

Hatta kuram yeni yazılan eserlerle kendini gözden geçirmeli bir parça değil mi?

E tabii. Bize öğretilen bilim oydu. Bir şeyi incelersin, oradan soyutlama yaparsın kuramını çıkarırsın, sonra tekrar verilere dönüp o kuramı test edersin… Oysa bizdeki tartışmalarda, eserlerden neredeyse bağımsız olarak sürekli kendi kendine referans veren bir tartışma yürütülüyor… Kendi kendini doğrulayan kehanet misali…

Peki senin metinlerine karşı eleştirel yazılar yazıldığı zaman, bu bir arkadaşın da olabilir, o ilişki bozulur mu senin açından?

Ben zaten metinlerimi taslak aşamasındayken, okumayı kabul eden birçok dostuma sunuyorum ve onlardan olabildiğince eleştirel davranmalarını talep ediyorum. Yani daha baştan eleştiriye açığım. Söylenenler beni ikna ederse, yani o eleştiride dikkate almam gerektiğini düşündüğüm noktalar olduğunu düşünürsem bunu zaten metnimin son haline yansıtırım. Yok eğer ikna olmadıysam, karşı düşüncelerimi açıklarım ve metnimi değiştirmem.

Bazı arkadaşlarım tabii yayınlandıktan sonra okuyor. Beğenen olduğu gibi, beğenmeyen, şu ya da bu yönünü yeren de oluyor. Bu düşüncesini kırıcı ya da saldırgan bir üslupla iletmediği sürece (ki neden öyle yapsın?), en keskin yergiler aramızı bozmaz, neden bozsun ki? Herkes benim yazdıklarımı beğenmek, düşüncelerime katılmak zorunda mı? Yani şimdiye kadar kitabımı eleştiren bir arkadaşımla aramızın bozulduğu hiç olmadı. Onu bırak, zahmet edip kitaplarımı okumayan arkadaşlarıma bile -belki biraz kırılıyor olsam bile- aramı bozmuyorum. Herkes benim yazdıklarımla ilgilenmek zorunda da değil ki… Megalomanlığın alemi yok!

Diğerlerine gelince, eğer ben bir kitap yazıp yayınlatmışsam, zahmet edip bunu okuyan herkesin beğenme hakkı olduğu gibi beğenmeme ve bu düşüncelerini ifade etme hakkı da vardır doğal olarak. Sırf kitabımı beğenmedi diye kimseye tavır almam söz konusu olamaz. Kaldı ki, eleştirilerde haklılık payı da olabilir pekâlâ, varsa da faydalanmasını bilmek gerek. Ya da o okurla/eleştirmenle zevklerimiz düşüncelerimiz, edebiyat anlayışımız hiç uyuşmuyor olabilir. “Tek doğru” ya da “mutlak doğru” diye bir şey yoktur. Görüşlerinizin örtüşmemesi o kişinin ille değersiz biri olduğu anlamına gelmez: Hemfikir olmadığınız insanlara da saygı ve sevgi duyabilirsiniz, içeriğine katılmadığınız eleştirileri de önemseyebilirsiniz. Tartışırsınız, tartışma size daha zengin başka düşünsel zeminlere taşıyabilir.

Gelgelelim eğer eleştiri çiğ, saldırgan, hakaretamiz ve düzeysiz bir üslupla kaleme alınmışsa, benim gözümde zaten o kişinin derdi edebiyat değildir, dolayısıyla o yazıyı ciddiye almam, hatta sonuna kadar okumama dahi gerek yoktur. Üslup kişiliğin aynasıdır derdi Spinoza… Bir edebiyat eleştirisi yazarken bile kendine çiğ ve saldırgan üslup kullanmayı yakıştıran hazımsız insanlarla neden değer vereyim ki?

Benim de başka kitaplar, başka yazarlar hakkında yazı yazdığım oluyor. Beğenmediğim, önemsemediğim metinler hakkında pek yazmıyorum gerçi. Hem gerek görmüyorum hem de “benim beğenmediğim bir kitabı ille başkasının da beğenmemesini sağlamak” gibi bir misyonum olduğunu düşünmüyorum. Değerli zamanımı değer vermediğim bir metin hakkında yazarak harcayamam doğrusu…

Bunun tek istisnası, olsa olsa şu olabilir: “Edebiyatın bekasını” tehdit eden çok büyük bir skandal olduğuna ve benim de bu konuda kalem oynatmamın “vazgeçilemez bir görev” olduğuna inanırsam kaleme sarılabilirim ola ki… Ama böyle bir olasılık da… Yani! Ölme eşeğim ölme…

Bir tartışma açma isteği olamaz mı?

Beğendiğim metinler üzerinden tartışmayı açmayı tercih ederim açıkçası. Polemik yapma iştahımı siyaseti bıraktığımda çoktan terk etmiştim, hatta siyasi militanlığım döneminde beni en çok rahatsız ve mutsuz eden şey o bitmek tükenmek bilmeyen polemiklerdi. Bulaştığımda kendimden de nefret ediyordum açıkçası. Sonuçta polemik bir iktidar savaşıdır, bir fikir tartışması değil.

Eğer kültür ve edebiyat alanında ille iktidar savaşı vermek gerekiyorsa, bunu aramızda didişerek değil, paralarıyla sanatı/edebiyatı soysuzlaştıran, metaya indirgeyen sermaye sahiplerine karşı verelim…

Beğenmediğim ama ciddiye alınmaya, tartışmaya değer metinler var kuşkusuz. O zaman bir fikir tartışmasının anlamı olabilir elbette. Bu durumda bile, bence asıl önemli olan bu tartışmanın nasıl bir üslupla yürütüldüğüdür. Eğer aynı camianın insanlarıysak, edebiyatçıysak, hepimiz yazarsak, amacımız karşımızdakini yok etmek, paçavraya çevirmek, saygınlığını kazımak olmamalı. Eril sidik yarışına, yani polemiğe kaydığı an bu tartışmadan anlamlı bir sonuç çıkmaz. Kimin fallusunun daha uzun olduğundan bize ne?

Yazarken biraz da “kendi yazdığım bir metnin nasıl eleştirilmesini tercih ederdim” sorusunu da sorabiliriz kendimize. Yani derdimiz yanlış bulduğumuz bir düşünceyi, beğenmediğimiz dil ve üslup tercihlerini ortaya koymak, buna karşılık kendimizce doğrusunun ne olduğunu mu anlatmak? Ya da “daha farklı olsa nasıl olurdu” konusunu mu tartışmak? Yoksa “rakibimizi” olan yazarı mı alt etmek? Yok efendim bu “olmamış!”, “bu böyle olmaz”, “bu yazarda iş yok!”, “bu bir skandal!”, “kral çıplak” benzeri ifadelerle tartışmanın kime ne yararı var? üslubunda mı yapıyoruz eleştiriyi? Karşımızdakini eleştirdiğimiz metnin yazarının üstüne ifade mi ediyoruz?

Beğenmediğimiz, dudak büktüğümüz bir edebi eserin yazarı da sonuçta yeteneğini, becerisini, benliğini, kırılganlığını ortaya koyan, okur önünde yumuşak karnını açan bir insandır. Hoyratlığın ne gereği var? İki yüzlü olalım, birbirimizin kusurunun üstünü örtelim, lafımızın özünü sakınalım demek istemiyorum kuşkusuz. Ancak söz konusu edebiyatsa, belirleyici olan kullandığınız dil ve üsluptur. Dilinize iktidar dili bulaşmışsa, yaptığınız eleştiri edebi değer taşımaz bence.

Gerçi, beklediği alkışı beklediği ölçüde alamadığında dahi karalar bağlayan ve çevresine çatan egosu şişkin yazarlar yok değil… Bu da onların sorunu bence! Böyle bir ego sergileyenler hakkında bile olumlu ya da olumsuz yorum yazmam. Gerek yok. Onlar genellikle belli bir ün noktasına ulaşmış ya da ulaşamadığı için hırslanıp sağa sola saldıran kişilerdir. Böylelerinin kitapları hakkında yeterince yazan vardır zaten, ben eksik kalabilirim…

Piyasa yazardan kendi metnini yazıp okura bırakmakla kalmayıp başka şeyler de yapmasını bekliyor. Saklanan yazarı sevmiyor piyasa. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Eskiden saklanan yazarın ayrı bir “gizemi”, yani aslında farklı bir “piyasası” olurdu. “Adamın fotoğrafı bile yok, vay, ne büyük yazar!” diye düşünenler oluyordu. Bazı yazarlar hâlâ böyle anılabiliyorlar. Ben bunun ille bir “marifet” ya da erdem olduğu kanaatinde değilim. Sonuçta insan neyse odur, kişiliği neyse ona göre davranır… Sadece belli tür kişiliklerin iyi sanat eseri üreteceğine dair bir kural yoktur. Céline gibi çok antipatik kişiler, hatta sevimsiz ırkçılar bile başyapıt üretebiliyor ne de olsa!

Gelgelelim günümüzde artık edebiyat eseri üretmemiz değil, piyasaya mal üretmemiz bekleniyor bizden! O zaman da eğer “malının” satılmasını istiyorsan, onun “PR”ını -yani reklamını ve pazarlamasını- sen yapacaksın tabii! Bugün yazardan beklenen o…

Aslında bu görevi yayınevlerinin üstlenmesi beklenirdi, ancak onlar da sonuçta kâr odaklı küçük ve orta boy kapitalist işletmeler. Patronun derdi kâr, bakışı kıt. Birbiriyle alakası olmayan ve çok farklı şekilde, farklı kanallardan tanıtılması gereken çok sayıda yazarın eserlerini aynı anda piyasaya sürüyorlar. Yayına hazırlayan ekip de pazarlayan ekip de aynı. Çalışan sayısı ne kadar azsa, masraf da o kadar az, dolayısıyla patronun kâr marjı o kadar yüksek… Aynı mantık yazara ve çevirmene ödenen telif için de geçerli… Tanıtım ve dağıtım kanalları da sınırlı, çoğu zaman tekellerin elinde.

Bu durumda elbette aslan payını “çoksatarlar” kapıyor, yayınevleri tüm güçleriyle onlara yükleniyorlar, dağıtıcılar da öyle. Diğerleri arada kaynıyor, daha doğrusu bu niceliğin altında eziliyor!

Basılan kitap sayısının görece az olduğu dönemde “iyi” eserler az çok kendi yolunu açıp okuruna ulaşabiliyordu. Ama artık bu yollar şamatacı ticari tanıtım tarafından işgal edildi, tıkandı. Okur belli bir tarza koşullandırıldı. İşte bu nedenle yazarın da bizzat piyasaya çıkıp kendi kitabını tanıtması (yani yayınevinin işini üstlenmesi) bekleniyor: Tak kafana kırmızı bir peruk, burnuna kırmızı ponpon ayaklarına palet gibi kocaman ayakkabılar geçir… Bet bir sesle “hayde vatandaş gel benim kitabımı oku!” diye çığırarak ortalıkta dolaş deniyor. Çok aşağılayıcı bir muamele bu!

Ve bu bana göre değil. Peki bunun alternatifi ne? Kitabımız yayınlandığında bir gazeteye söyleşi vermek, hatta fotoğrafımızın kullanılmasına izin vermek (hele poz vermek) bile bu piyasa şaklabanlığının suç ortaklığı olmayı kabullenmek midir? O da tartışılabilir tabii.

Bu amansız kapitalist pazar yarışında satış rakamlarına pompalamak için öyle şeyler yapılıyor ki, insanın bazen tepesi atıyor. Hadi diyelim ki edebi değeri bir hayli tartışmalı bir malın şu ya da bu yöntemle pazarlanarak yüzbinlerce adet satması bizi ilgilendirmez, kim ne yapıyorsa yapsın ne yazarsa yazsın ne okursa okusun… Bize ne? Ticarette gözümüz yok… İyi ama, bizim eserlerimiz de üç-beş bin okura dahi ulaşamayacak mı? Bu kadar mı değersiz? Onca nitelikli emeğin karşılığı bu mu? Bu kadar mı olmalı? Çünkü pazar mantığı bir süre sonra o mantığa ayak uydurmayan, oyunu bu kurallarla oynamayı reddeden, bu tarz metalar üretmeyen yazarları ve metinleri kusuyor: Önce sektörün periferisine atıyor, sonra da okurun görüş ve erişim alanının tümüyle uzağında tutarak yok ediyor.

Gerçi yayınevleri “iyi yazar” ya da “prestij sahibi edebiyatçı” olarak iyi kötü isim yapmış birkaç yazarı portföyülerinde tutmaya özen gösteriyorlar… Şimdilik! Ama bu gidişle bir bakacaklar ki “iyi edebiyat” kimsenin umurunda değil ya da kimsenin ayırt edecek donanımı kalmamış, o zaman belli bir satış rakamını tutturamayanları tümüyle tasfiye edecekler. Bir süre sonra yenilikçi edebiyat eserleri belki de kendilerine sadece internette yer bulabilecek…

Avrupa’da ve Amerika bu süreçler işlemeye başladı bile. Buna direnmeye çalışan küçük, nitelikli yayınevleri de bir bir kapanıyor ya da büyük grupların bünyesine katılmak zorunda kalarak sistem tarafından “yutuluyor”.

Mesela konu seçimini etkileyen bir şey midir buna kapılmak?

E herhalde, çünkü sonuç olarak çok satmak istiyorsan, bunun birtakım formülleri var, bu formülleri öğretmeye kalkan insanlar bile türedi… Aracı kurumlar var, şunlar var, bunlar var… Yazıya heveslenenleri daha ortaokul-lisedeyken bile onlar yönlendiriyor zaten! Yazı yeteneğini o kurulu makinenin hizmetine sunmaları bekleniyor…

Bu çarkın bir parçası olmayı kabul etmeyenler de adım adım piyasanın dışına püskürtülüyor…

Yiğit Bener ve Ernest Mandel

Peki metni yayımladın ve okurla buluştu. Okurdan geri dönüşler olmaya başladı. Oradaki gözlemin nedir? Yazarın yazdığı metinle okurun okuduğu metin aynı mıdır?

Bence her okurun okuduğu metin farklıdır. Yazarın kendisinin bile kendi metnini farklı zamanlarda okuduğundaki algılayışı ya da değerlendirmesi farklı olabiliyor. Yani okurun, yazarın ve hatta metnin hakikatleri farklı. Ya da çoğul diyelim.

Öte yandan, bir yazarın birden fazla metnini beğenen insanların çoğunda bir ortak payda olabiliyor bence. Kendi okuruma baktığımda, en azından bana ulaşan sınırlı sayıda yorumdan çıkarsadığım, sevenlerin sevmesinin altında aşağı yukarı benzer sebepler bulabiliyorum. Gerçi aynı okur, taban tabana zıt özelliklere sahip yazarları sevebiliyor. Ben de öyleyim aslında. Doğrusu da bu ola ki: Tek bir yazar ya da tek bir yazı tipine indirgenemez edebiyat sevgisi…

Yabancı dile çevrilen metinlerin oldu, tepkiler nasıldı? Yani yurt dışından okur yorumları geldi mi?

Üç kitabım (ve çok sayıda makalem, öyküm) Fransa’da yayınlandı, birkaç öyküm de İtalyancaya ve Yunancaya çevrildi.

Yorumlar genelde hoş: Yazarı mutlu eden, hem kitapların bütününe yönelik hem de çok ince ayrıntıları yakalayabilen epey yazı çıktı açıkçası. Daha ilginci, sadece üç kitapla bile sırf Fransa’da davet edildiğim edebiyat etkinliği sayısı Türkiye’dekilerin bir hayli üstünde. Hatta dillerinde kitabım çıkmadığı halde, Bosna’ya ve Yunanistan’a da davet edildim…

Demek ki neymişiz, Fransızlar kitaplar hakkında konuşmayı çok seviyormuş, biz ise… Nasıl desem? Şey… Öhöm… Galiba biz asıl okumaya meraklıyız… Öyle değil mi? 😉