Yalnızca Baktığımız Şeyleri Görürüz: Arkası Mutlaka Gelir

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Ayşegül Devecioğlu’nun geçtiğimiz aylarda Metis Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Arkası Mutlaka Gelir, okuru yeniden Devecioğlu’nun büyülü dünyasıyla buluşturan, son derece ilgi çekici, farklı tür ve içerikteki metinleri bir araya getiren, güncel göndermeler de içeren özel bir kitap.

Arkası Mutlaka Gelir, her şeyden önce sahip olduğu dil malzemesiyle fark yaratan, çağdaş okura farklı bir yerden seslenen, bu sesleniş sırasında kendisine özgü bir yapı meydana getiren, üzerine oldukça düşüldüğünü gösteren uzun soluklu bir anlatı. Devecioğlu, kitaptaki metinleri kurgularken dil bağlamında kararını daha en başta vermiş olacak ki farklı içeriklerdeki metinler boyunca dilsel olarak okura hep özel, aykırı bir noktadan yaklaştığı hemen fark edilir. Bu yaklaşım bağlamında kelime oyunları, göndermeler, içeriği değiştirilen ve anlamı dönüştürülen kelimeler ve bilinçli olarak ön plana çıkarılan cümleler başı çeker. Öyle ki kitap bağlamında kelimeler, bir süre sonra okur için çok farklı anlamlar ifade etmeye ve akla ilk gelen anlamlarının ötesinde çok daha farklı şeyler fısıldamaya başlar. Bu noktada Devecioğlu’nun kelimelere yüklediği yeni anlamlar, okur için yoluna bambaşka mecralarda devam etme olanağı sağlar. Bu da yazarın bilinçli tavrının, kitabı baştan sona dizayn eden farklı bir düşüncenin sonucu olarak ortaya çıktığı bize yeniden gözler önüne serer.

Devecioğlu’nun dil bağlamında ortaya koyduğu farklı düşünceler, kendisini daha kitabın ilk öyküsü olan “Avcı”da açıkça gösterir. Farklı türden bir av öyküsü olan “Avcı”, gerek içeriği gerekse son raddede vardığı zeminle okur ve öyküdeki karakterler arasında ilginç bir bağ kurar. Bu bağ, kendi temel düzleminde farklı anlamlar ifade eden kelimeler aracılığıyla gerçekleşir. Sözgelimi metnin avcısı, anlatıya ses veren, onu biçimlendiren ve metni elle tutulur bir yapıya büründüren ana karakterdir. Üstelik bu ana karakter (avcı), kendisine uğraş olarak son derece farklı bir sahayı seçmiş, farkını daha metnin adıyla göstermiştir. Onun işi “kelime avlamak”, bu kelimeleri bambaşka biçimlerde ve kendi içerisinde tekrara yer vermeyecek şekilde yeniden üretmektir. Kelimeler, onun için sonsuz üretim kaynaklarıdır. Kelimeler, yan yana geldiği her başka kelime ile farklı bir öbek oluşturur ve bambaşka anlamlar meydana getirebilir. Bu da aslında ana malzemesi dil olan bir sanatçı/yazar için ele alınabilecek en kışkırtıcı fikirlerden biri olarak değerlendirilebilir.

“Avcı” bağlamında söz konusu edilen ve ana malzemesi kelimeler olan yazar, not defterine sıraladığı ve görünürde birbirleriyle herhangi bir ilişkisi tespit edilemeyen kelimeler üzerinden yeni bir dünyaya kapı aralar. Üstelik bu dünya, dışarıdan bakan bir başkası için anlamlandırması kolay bir dünya da değildir. Metnin ana karakterinin bir süredir erkek arkadaşı olan kişi için dahi bu geçerlidir. Öyle ki bu ilişki, onların kelimelere bakış açısı üzerinden de değerlendirilebilir. Taraflardan biri için dile getirilemeyecek farklı anlamlar ifade edebilen bu kelimeler, diğer bir taraf için anlamsız söz öbekleridir ve deliliğin daniskasıdır. Üstelik bir süre sonra kendi doğal bağlamında biten bu ilişki, yakılıveren not defteriyle birlikte farklı bir yapıya bürünür. Kelimeler, anlatıcı için dile getirilemeyen seslere dönüşmüştür ve onların yakılması, bu ilişkinin sona erdiğini en kesif biçimde açığa çıkarır. Nihayetinde bu ilişkide karakterlerin birbirleriyle onca zaman geçirmesine rağmen birçok şeyin hiç olgunlaşmadığı, her şeyin ham ve yabani kaldığı görülür. Bu noktada kendisini gösteren iletişimsizlik, kelimeler üzerinden akıp gider. Kelime avcısı, bambaşka dünyalardaki kelimeleri avlayıp onları not defterine hapsederken kendi etrafındaki birçok şeyin gitmesine, kaçmasına, ondan uzaklaşmasına da izin verir, bir noktada bunu arzular ve tercih eder. Bu da avcının avına ulaşmak için doğaya saldığı yem olarak kabul edilebilir. Unutmamak gerekir ki, bazen tek bir sözcük için yedi yıl dahi beklenebilir. Tıpkı Yahya Kemal’in “Rindlerin Ölümü” şiirindeki “serin” selvileri kelimesini yirmi beş yıl beklemesi gibi.

Dil, aslında Arkası Mutlaka Gelir boyunca tekrar tekrar yıkılıp yeniden kurulur. Öyle ki Devecioğlu her bir metinde bu hammaddeyi yeniden ele alır ve yazıyı baştan kurar, biçimlendirir, yapar, yıkar, düzenler, yeniden inşa eder. Bir süre sonra okur fark eder ki Devecioğlu bu vesileyle kendi gerçekliğini ile metnin gerçekliğini de sürekli yeniden inşa etmektedir. Zira kitabın içerdiği her bir metin farklı biçimlerde birbirlerine eklemlenirken her seferinde bir önceki metinden daha farklı, sıradanlığın dışına çıkan bir yapı meydana getirir. Bu noktada ne “Görme Biçimleri” ile “Tek Başlılığın Anatomik Eleştirisi” ne de “Yaşlılığın Tehlikeleri” ile “Edebiyat Dersleri” aynı biçimde değerlendirilebilir. Her defasında yeniden ve bir öncekinden farklı bir biçimde kurgulanan dil, anlatılan metnin içeriğine göre farklılaşır, değişir. Sözgelimi bir edebiyat öğretmeninin kontrolünde ilerleyen anlatı ile çift başlı bir kız çocuğunun yönetiminde ilerleyen öykü, aynı metin veya aynı biçimde üretilen bir metin değildir. Anlatı her seferinde farklı bir uca doğru, kimi noktada oldukça eleştirel ve sürpriz bir sona doğru evrilir ve bu sırada okur, metne sıkı sıkıya bağlanır. Zira okur bilir ki metindeki en küçük bir kopukluk dahi anlatının sallanmasına ve bir şeylerin eksik kalmasına neden olabilir.

Arkası Mutlaka Gelir, birçok açıdan oldukça eleştirel ve güncel göndermeler de içeren bir metin olarak değerlendirilebilir. Aslında bu noktada belirtilmesi gereken en ilginç konulardan birisi de kitabın farklı okumalara, özellikle mevcut, güncel, sosyal ve politik okumalara kapı aralayan özel bir zemin üzerinde yükselmesidir. Bu noktada Devecioğlu kimi metinlerde oldukça açık davranmış ve dile getirmek istediği hususu açıkça belirtmiştir. Yazar, kimi metinlerde ise üstü kapalı olarak, ancak merkezine aldığı kişiyi deşifre edecek biçimde anlatısını ilerletmiştir. Bu da yazarın güncel olayları yakından takip ettiğini ve Türkiye’nin mevcut politik iklimini farklı açılardan metnine dâhil etmeye çalıştığının bir başka göstergesidir. Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi de Başkan da Bahçelievler Katliamı da bu anlamda metne farklı biçimlerde dâhil olur ve Devecioğlu söylemek istediği şeyleri farklı biçimlerde açıkça dile getirir. Bu da onun gerek güncel gerekse Türkiye’nin tarihsel açıdan özel bir yerde duran siyasi hadiselerini takip etme biçimini gözler önüne serer.

Kaynak: Gazete Duvar

Ayşegül Devecioğlu’nun Arkası Mutlaka Gelir bağlamında yaptığı en özel işlerden birisi de aslında gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırları olabildiğine esnetmesi, bu iki yapıyı neredeyse tek bir düzlemde ele almasıdır. Bu konuda kitap boyunca birçok farklı örnek dile getirilebilir, ancak özellikle “Rüyada” başlıklı metin bu noktada özel bir işlev üstlenir. Devecioğlu, bu iki farklı düzlemi kırmak için geçişkenliğe en müsait unsurlardan birisini ele alıp kullanır, metnin başlığında da olduğu gibi: “rüya”ları. Rüya, gerçeklikle hayal dünyası arasında bir yerde durması ve hayal dünyasından aldığı ilhamla gerçekliği beslemesiyle özel bir kavramdır. Tarih boyunca ölümle hayat arasında üçüncü bir nokta, bir durak olarak değerlendirilen rüyalar, tarih boyunca birçok farklı metne yön veren unsurlardan birisi olarak da ayrıca ilgi uyandırmıştır. Aslında Devecioğlu da bu klasik görüşe yakın gözükmesine rağmen zaman içerisinde anlatının yönünü değiştirir ve onu bambaşka bir yola saptırır. Öyle ki daha metnin başından itibaren tüm olayların muhtemelen bir “rüya zamanı” içerisinde geçeceğini düşünen okur, metnin sonuna geldiğinde oldukça şaşırtıcı bir sürprizle karşılaşır. Bu sürpriz bir yandan okuru şaşırtırken bir yandan onu zaman, zaman-rüya, zaman-rüya-gerçeklik ilişkisi üzerine düşünmeye iter. Üstelik üzerine düşünülen her bir yapı kendi içerisinde türlü türlü başka konulara da zemin hazırlar. Bu da bugüne kadar yayımladığı farklı türdeki metinlerle farklı bir yazar kimliği inşa eden Devecioğlu’nun yine farklı bir “av” peşinde olduğunu herkese gösterir.

“Edebiyat Dersleri” başlıklı anlatı da aslında birçok noktada gerçeklikle kurgu arasındaki sınırları buharlaştıran metinlerden biri olarak değerlendirilebilir. Zira yazar, bu metin çerçevesinde farklı bir anlatısal yapıya girişir. Tüm olaylar, sondan başa doğru akar ve okur için ilginç bir hikâye meydana getirir. Anlatıdaki temel mekân bir hapishanedir ve bu yapı, kendi içerisinde barınan herkesi bir şekilde birbirine bağlar, onları kuşatır. Öyle ki normal şartlarda bir araya gelmesi imkânsız olabilecek insanlar burada yan yana sıralanır; herkes eşit ve birbirinin yoldaşıdır. Özgürlüğü elinden alınan her insan eşittir, zira kendisi artık bir birey değil, seçilmiş, kimi durumlarda bir “şey”e mahkûm edilmiş bir grubun parçasıdır. Bu da söz konusu kişiler arasında farklı bireysel ilişkilerin meydana gelmesine zemin hazırlar. İşte anlatıdaki en temel konulardan birisi de budur. Kendisini hayal dünyasına ve kitaplarına kaptıran bir edebiyat öğretmeni, metin bağlamında sonu felaketle sonuçlanacak bir aldatmacanın kurbanı olur, daha doğrusu olmuştur. Kendini hayallerine ve kitaplarına kaptıran öğretmen, bir soygun hikâyesi yazmakta olduğunu, onun edebî görüşlerine ve yardımına ihtiyaç duyduğunu söyleyen bir tanıdığa yardım etmeye karar. Aslında her şeyin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz bu noktadan sonra yaşananlar ise, hayal dünyasında yaşayan insanların başlarına neler gelebileceğini gösteren son derece çarpıcı bir metindir. Kendi eleştirisini kendi içerisinde barındıran “Edebiyat Öğretmeni” bu anlamda çarpıcı bir örnektir. Zaman içerisinde kendi gerçekliğini ve kendi kurgusunu meydana getiren öğretmen, daha sonra bu öğrencisine verdiği eşsiz edebiyat dersini metne dökmeye, onun yapamadığını kendisi yapmaya karar verir. Bu da okur olarak deneyimleme şansına eriştiğimiz metnin oluşmasını sağlar. Onca hadisenin ardından nihayet yazılı bir bütüne kavuşan ve kendisine etten kemikten bir karşılık bulan hikâye, kendi içerisinde taşıdığı sürprizler ve sorularla da farklı bir yerde durur.

“Görme Biçimleri” adından da anlaşılacağı üzere Devecioğlu’nun 2017’de aramızdan ayrılan İngiliz yazar ve sanat eleştirmeni John Berger’e selam niteliği taşıyan metinlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Plajda uzanan orta yaşlı bir kadının merkezinde yer aldığı öykü, okura “görme” ve “görme biçimleri” üzerine farklı bir söylemde bulunur. “Karşıdaki tepeyi gördüğümüzü kabul edersek, o tepeden görüldüğümüzü de kabul etmemiz gerekir,” (Devecioğlu, 2020: 27) diyen anlatıcı, bu noktada John Berger’in Görme Biçimleri’nde (Berger, 1974) üzerinde durduğu meselelere yakın bir yere konumlandığını gözler önüne serer. Özellikle anlatıcının metin boyunca söz konusu edilen diğer karakterlere; sözgelimi plajda dolaşan ve kocasını takip eden bir kadına veya etraftaki diğer kadınları süzen adama vs. bakış açısı ile onların kendisi hakkında düşündükleri bu anlamda metne farklı perspektiflerin girmesini sağlar, dolayısıyla da ortaya sonu gelmez, zengin ve farklı görme biçimleri çıkar. Her görüş, beraberinde görülmeyi/görüntülenmeyi getirir. Bu anlamda görmek kadar görülmek de söz konusu ve son derece önemlidir. Okur, bu bağlamda metin boyunca söz konusu edilen karakterleri anlatıcının gözünden görürken metnin ulaştığı son raddede ana perspektif bir ânda tuzla buz olur ve anlatıcının diğer karakterler tarafından nasıl görüldüğü de ortaya çıkar. Tıpkı Berger’in “Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler. İnsanların Cehennem’in gerçekten var olduğuna inandıkları orta çağda ateşin bugünkünden çok değişik bir anlamı vardı kuşkusuz. Gene de onlardaki bu cehennem kavramı –yanıkların verdiği acıdan olduğu ölçüde– ateşi her şeyi yutan, kül eden bir şey olarak görmelerinden doğmuştur,” (Berger, 1974: 7) dediği gibi. Bu da bir yandan anlatının uzun süredir inşa edilen doğal yapısını yıkarken öte yandan görme-görülme ilişkisi üzerine merkezini Berger’den alan yazarın nasıl bir yaklaşım sergilediğini açıkça ortaya koyar. Bu anlamda “Görme Biçimleri”nin içeriği kadar sonlanış biçimiyle de kitapta kendisine özel bir yer edindiği söylenebilir.

Arkası Mutlaka Gelir’deki en ilginç metinlerden birisi de “Tek Başlılığın Anatomik Eleştirisi”dir. Devecioğlu bu uzun soluklu metni âdeta karamsar bir masal, distopik bir anlatı biçiminde kurgulamıştır. Her şey olayların başından sonuna kadar karanlık bir iklim içerisinde akmaktadır ve okur için neredeyse hiç ışık yoktur. Peki metni bu kadar karamsar yapan nedir? İşin en ilginç yanlarından birisi de budur, zira metinde söz konusu edilen her bir karakter, her bir hadise, her bir durum anlatıyı daha farklı bir noktaya doğru sürükler. Dünyaya “üniversite mezunu” bir çiftin çocuğu olarak “yoksul bir ülkede” gelen çift başlı kız çocuğu “Gizem”, zaman içerisinde herkesin ilgi odağı olur. Yazar daha metnin başından itibaren birtakım göndermelerde bulunmaktadır ve anlatı boyunca eleştirilerini sıralamayı da sürdürür. Bu anlamda yazar tarafından vurgulanan unsurlar, günümüz insanı ve ülke şartları için de birçok şey söyler. Kız çocuklarına verilen değerden, “çift başlılığa”, dünya üzerindeki her edimi dudağının ucuna bakan yöneticilerden daima kendisine verilen emre göre pozisyon alan insan artıklarına kadar birçok farklı yapı söz konusu olur. Üstelik tüm bu düşünce kalıpları zamanla giderek büyüyen ve kendisine toplum nezdinde özel bir yer edinen Gizem(ler)’in Başkan ile olan konuşmalarında da farklı bir anlam kazanır. “İki baş bir kazanda kaynamaz”, atasözünde olduğu gibi bu iki baş da zaman içerisinde oldukça sıra dışı hadiselere neden olur. Onların Başkan’la aralarında geçen konuşmalar ise anlatı içerisinde dikkat edilmesi gereken ayrı bir konuşma perdesi meydana getirir.

Fotoğraf: t24

İnsan geçmişinden kaçamaz. Her ne yaparsa yapsın, nereye giderse gitsin, ne kadar değişirse değişsin geçmişi de onunla birlikte gittiği her yere gelir, bazen gideceği yere kişinin kendisinden önce dahi varır. “Yaşlılığın Tehlikeleri” de bu tür metinlerden birisidir. Başlangıçta her şeyin masum göründüğü ve yaşlı bir adamın hikâyesinin okurla paylaşıldığı düşünülen metin, zaman içerisinde bambaşka bir olaya evrilir. Geçmişi gün yüzüne çıkan karakterin 1970’li yılların son döneminde gerçekleştirilen “Bahçelievler Katliamı”nın sorumlularından biri olduğu fark edilir. Dolayısıyla yaşlı bir katilin söz konusu edildiği metin, buna rağmen hâlâ insan olan ve birtakım doğal ihtiyaçları söz konusu edilen birinin, ne yaparsa yapsın kendisinden uzaklaşamayacağını gözler önüne serer. Kendi içinde birçok farklı soru barındıran ve etik açısından da okuru farklı konular üzerine düşünmeye davet eden metin, günümüz politik atmosferi için de çok şey söylemektedir. Bu da Devecioğlu’nun geçmişten günümüze ilmek ilmek inşa ettiği köprünün bir başka ayağı olarak görülebilir.

Ayşegül Devecioğlu’nun son kitabı Arkası Mutlaka Gelir, içerisinde hem güncel hem de kökü yakın geçmişte yatan birçok hadiseyi içeren, distopik, kelimelerle ilmek ilmek örülmüş metinlerden birisi. Metis Yayınları’ndan çıkan kitap, Devecioğlu edebiyatına sunduğu katkı kadar güncel edebiyatın sınırlarının nereye eriştiğini açıkça göstermesi bakımından da son derece ilgi çekici bir çalışma olarak okunabilir.