“Durum çok kötü, sandığınızdan da beter”

Ceyhan Usanmaz

Kitaplar, filmler, oyuncaklar ve daha başka pek çok nedenden dolayı çocukluktan itibaren büyük bir merakla yaklaştığımız dinozorların hikâyesinde, bir noktada, aklımızın bir köşesine yerleştirilen bir uyarı da oluyor. Unutmayın, bir zamanlar dünyanın mutlak hâkimi durumundaki bu harikulade canlılar, neredeyse bir anda yok oldular; 150 milyon yıllık hâkimiyetlerine bir “taş parçası” son verdi ve dünya tarihi yeni baştan yazıldı!

Kuşkusuz, dikkate alınması gereken bir uyarı bu, gezegenin çevresinde dolanan, giderek yaklaştığı tespit edilen “taş parçalarını” dikkatli takip etmekte fayda var ama David Wallace-Wells, ufak bir hatırlatma daha yapıyor: “Dünya bugün içinden geçtiğimiz kitlesel yok oluştan önce beş kitlesel yok oluş daha yaşadı. (…) Genç değilseniz, muhtemelen lise ders kitaplarınızda bu kitlesel yok oluşların göktaşları nedeniyle yaşandığını okudunuz. Ama aslında, dinozorların öldüğü yok oluş dışında hepsine sera gazlarının neden olduğu iklim değişikliği yol açmıştı.” Peki, bu durumda, iklim değişikliğini de dikkatle takip ediyor muyuz?

David Wallace-Wells’in Yaşanmaz Bir Dünya isimli kitabı[1], “Durum çok kötü, sandığınızdan da beter,” cümlesiyle başlıyor; en iyi senaryoya göre yirmi beş Holokost büyüklüğünde bir ölüm ve ıstırap ortamının bizi beklediğini, en kötü senaryonun da türümüzü tükenmenin eşiğine getireceğini belirtiyor. Asıl can sıkıcı durum ise, söylediklerini güncel, somut örneklerle desteklemesi! Çünkü burada, başımıza gelmesini beklediğimiz bir felaketten değil, bugün bizzat içinde yaşadığımız bir gerçeklikten söz ediyoruz ve biz, “sera gazı üretmeye devam ettikçe zaman içinde daha da kötüleşecek” bir sonuçtan…

Bir araştırmacı gazeteci refleksiyle, iklim değişikliğiyle ilgili haberler toplamaya başlamış David Wallace-Wells. Bu süreçte onu şaşırtan, iklim haberleri dosyasının günbegün büyümesi değil, dosyasındakilerin çoğunun –en saygın bilimsel dergilerde yayımlanmış yeni araştırmalardan alınmış olanların bile– televizyonlarda ve gazetelerde kendilerine yer bulamaması olmuş. Daha doğrusu, evet televizyonlarda ve gazetelerde iklim değişikliğiyle ilgili tehlike çanlarının çaldığına dair uyarıların yapıldığını ama felaketin olası etkilerine ilişkin tartışmaların yanıltıcı derecede dar olduklarını ve neredeyse şaşmaz bir biçimde hepsinin konuyu deniz seviyesinin yükselmesinden ibaretmiş gibi aktardıklarını fark etmiş. İşte –onlarca uzmanla yapılan söyleşilerden ve akademik dergilerde yayımlanan yüzlerce araştırmadan derlenen–Yaşanmaz Bir Dünya‘nın çıkış noktası da, bir anlamda burası: David Wallace-Wells, meselenin deniz seviyesinin yükselmesinden ibaret olmadığını anlatmaya çalışıyor. Isınmanın bilimiyle ilgili bir kitap değil elimizdeki, ısınmanın bu gezegende yaşama biçimimiz açısından ne anlama geldiğiyle ilgili bir kitap!

Felaketler bile doğal değil artık

Sıcakla gelen ölüm, açlık, sular altında kalma, yangınlar, tatlısu kaynaklarının kuruması, ölen okyanuslar, solunamaz hava, ısınma salgınları, ekonomik çöküş, iklim çatışması; Yaşanmaz Bir Dünya kitabının bazı başlıkları böyle. Kaleminden bal damlamıyor David Wallace-Wells’in! Felaketlerin de artık doğal olmadıklarını söylemesi bir yana, birkaç cümleyle şöyle bir değinip geçtikleri bile ürkütücü bir bilimkurgu romanından fırlamış gibi. H. G. Wells’in Dr. Moreau’nun Adası romanını hatırlayanlar, Wallace-Wells’in şu cümlelerini eminim farklı bir gözle okuyacaklardır: “Milyonlarca yıllık evrim boyunca birbirinden ayrılmış ama iklim değişikliğinin bir araya gelmeye zorladığı türler ilk kez birbirleriyle çiftleşmeye, yeni melez türler oluşturmaya başladı: boz ayı-kutup ayısı melezi, kır kurtları ile boz kurtların melezi gibi.”

Her şeye karşın “iyimser” olduğunun altını özellikle çiziyor David Wallace-Wells. Bu sorunu biz yarattık, çözecek olan da ister istemez biziz, diyor kabaca. Kitap boyunca da o “biz” duygusunu aşılamaya çalışıyor aslında. (Interstellar filmini gözümüzün önüne getirebiliriz.) Zaten dünyanın hemen her yerinde ve çarpıcı boyutlarda gerçekleşecek bir yıkımdan söz ediyoruz. Herkesi ilgilendiren bir meseleden. Hepimiz acı çekeceğiz. Dolayısıyla, bir harekete geçme çağrısı olarak da nitelendirilebilir Yaşanmaz Bir Dünya.

Atılması gereken somut adımlarla ilgili ise, yeterince ayrıntıya girildiğini söylemek zor. Evet, karbon yakalama hayalinden söz ediyor, “yeşil enerji” biçiminde bazı çözümlerin geliştirildiğini hatırlatıyor Wallace-Wells ama çalışmasının kapsamını bu noktada biraz sınırlandırmış. Kitabının meselesini başka bir temelde kurgulamış; ama ileri okumak yapmak isteyenler için de araladığı kapılar yok değil: “Bundan birkaç yıl önce E. O. Wilson iklim değişikliğinin yaratacağı güçlüklere uyum sağlamamızın bir yolu olarak, doğanın gezegenin yarısında kendi kendisini iyileştirmesine izin vermek ve insanlığı diğer yarıda tutmak anlamına gelen ‘Yarım Dünya’ kavramını önerdi.”

Oyunun sonunda mıyız?

David Wallace-Wells gibi Edward O. Wilson da, daha ilk cümlesiyle karartıyor atmosferi: “Tarihte ilk kez, on yıl ilerisini düşünen kişiler arasında, küresel bir oyunun sonunu oynamakta olduğumuz kanısı oluştu.”

Yarım-Dünya kitabı[2] her ne kadar iç karartıcı cümlelerle başlıyorsa da, bir kararlılığın peşinden gidiyor aslında. Sorunun önemine uygun birincil ve acil bir çözüm sunduğunu belirtiyor Wilson: “Gezegenin yarısını veya daha fazlasını ihtiyat olarak bir kenara ayırarak, çevrenin yaşayan kısmını kurtarabileceğimize ve kendi varlığımızı sürdürebilmemiz için gereken dengeyi sağlayabileceğimize inanıyorum.”

Wilson’ın önerisi, yepyeni bir fikir değil; dünya çapında halihazırda uygulanan çeşitli koruma projeleri var zaten bildiğimiz kadarıyla. Birleşmiş Milletler Çevre Programı ile Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin ortak projesi olan Korunan Alanlar Dünya Veritabanı’na göre örneğin, korunan alanlar 2015’te Dünya’nın karasal alanının yüzde 15’ten biraz azını, okyanus alanlarının ise yüzde 2,8’ini kaplıyormuş. Ama şunu soruyor Wilson: Bu düzey, türlerin yok olmasını sadece yavaşlatmak değil, durdurmak için yeterli mi? İşte bu yüzden de, Dünya yüzeyinin yarısını kaplayan küresel bir dokunulmaz koruma alanları ağı kurmayı öneriyor.

Bir taraftan da ister istemez akla geliyor; bu öneriye, dünya siyasetinin dar çerçevesinden sıyrılarak yaklaşmak mümkün mü? (İnsanlığı topyekûn ilgilendiren bir mesele olduğunda her şeye rağmen farklı davranılacağını düşünenler de, sanırım bu son salgınla beraber yaşananları göz önünde bulundurarak fazlasıyla iyi niyetli olduklarını anlamışlardır!) Yaşayan türler için tek umudun, sorunun büyüklüğüyle orantılı bir insan çabası olduğunu söylerken, tam da buna değiniyor Wilson. Yarım-Dünya çözümünün gezegeni yarım küreler ya da kıtalar boyutunda veya ulus-devletler arasında bölmek olmadığını, üstelik bu alanların sahiplerinin de değişmesini gerektirmediğini özellikle vurguluyor; tek koşul, bu alanların zarar görmeden var olmasına izin vermek, biyosfere daha fazla zarar vermemek. (Elimizdeki kitapla sınırlı bir öneri değil Yarım-Dünya; bir proje olarak değerlendirmek daha doğru. Ayrıntılarına da şuradan erişilebilir: www.half-earthproject.org)

“Fosil yakıtlar konusunda tuttuğumuz yolu değiştirmezsek bu yüzyılın sonuna dek gezegenin bazı bölgelerini insanlar için neredeyse yaşanmaz hale getirecek. Gözümüz kapalı, 2100 yılında ısınmanın dört dereceyi aşmasına doğru hızla gittiğimiz yol budur işte. Bazı tahminlere göre bu, Afrika, Avustralya ve ABD’de geniş bölgelerin, Güney Amerika’da Patagonya’nın kuzeyindeki kesimlerin ve Asya’da Sibirya’nın güneyindeki bölgelerin doğrudan ısınma, çölleşme ve seller nedeniyle yaşanamaz hale gelmesi anlamına gelecektir. Bu bölgelerde ve daha pek çok yerde yaşamın sona ereceğine kuşku yok. İşte tuttuğumuz yol, ana hattımız bu.” Yaşanmaz Bir Dünya kitabındaki bu cümleler, Yarım-Dünya kitabındaki öneriyi ciddiyetle düşünmeye davet ediyor aslında. Çünkü görünen o ki, dünyadaki birçok bölge bir süre sonra zaten “yaşanamaz” hale gelecek. Dünyanın yarısında yaşamaya şimdiden alışmalıyız belki de; dolayısıyla en azından, diğer yarının ne olacağına karar verebiliriz şimdiden. Peki, manzara bu kadar netken ve bazı çözüm önerileri de mevcutken; neden olduğumuz yerde sayıyoruz? Bu ne cüret!

Akıl almaz ölçüde büyük ve karmaşık

Neden olduğumuz süreçleri “akıl almaz ölçüde büyük ve karmaşık” bulduğumuzdan bahsediyor bir bölümde David Wallace-Wells. Sorunun kaynağı belki de burada aranabilir. Yani, iklim değişikliği de, tıpkı internet gibi, asla tam anlamıyla anlaşılamayacak kadar büyük ve karmaşık bir kavramsal gerçek olduğu için mi böyle davranıyoruz? Diğer bir deyişle, bir hipernesneyle karşı karşıya olduğumuz için… “İklim değişikliğinin –büyüklüğü, ölçeği, acımasızlığıyla– bu tanımı karşılayabilecek birçok yönü var,” diyor David Wallace-Wells ve ekliyor, “bu yönler bir araya geldiklerinde onu daha da yüksek ve anlaşılmaz bir kavramsal kategoriye dönüştürebilir.”

Yaşanmaz Bir Dünya kitabının Türkçe çevirisinde, Edward O. Wilson’ın Yarım-Dünya kitabının Türkçede bulunduğuna dair bir yönlendirme yapılmamış; benzer bir eksiklik, Timothy Morton’ın “hipernesne” kavramını ortaya attığı çalışması için de geçerli. Morton’ın Hipernesneler: Dünyanın Sonundan Sonra Felsefe ve Ekoloji isimli kitabı da[3], tıpkı Yarım-Dünya gibi, yakın bir zaman önce Türkçede yayımlandı aslında.

Odağına, şok ve endişeyle yaklaşmamız gerektiğini düşündüğü iklim değişikliğini alarak, hipernesneler üzerinden felsefi bir sorgulama imkânı tanıyor Timothy Morton; üstelik daha en başta, terimle ilgili bir tartışma da açarak: “İklim değişikliği ifadesi, medyanın hüküm sürdüğü alanlarda ve sosyopolitik alanda, terimin kendisinin bir çeşit inkâr olarak görüldüğü ve küresel ısınmanın yarattığı eşi benzeri görülmemiş köklü travmaya bir tepki halini aldığı oranda başarısız oldu. Terimlerin bir paket halinde değil deseçenekler şeklinde sunulması bu başarısızlığın belirtisidir, kaldı ki daha kapsamlı bir ifadenin sıkıştırılmış hali veya kinayesinden ibaret olan ‘iklim değişikliği’ yerine ‘iklim değişikliği küresel ısınmanın bir sonucudur’ demek mantıken doğrudur. (…) Antroposen sıfatıyla tanımlanan çağımızın ekolojik travmasına dair aşırı derecede ihtiyaç duyduğumuz şey, yeteri kadar şok ve endişedir. Bu yüzden bu kitapta küresel ısınma ifadesine bağlı kalmayı sürdüreceğim.”

[1] çev. Ebru Kılıç, Domingo, 2020, 328 s.

[2] çev. Sami Oğuz, KÜY, 2020, 232 s.

[3] çev. Bilge Demirtaş, Tellekt, 2020, 280 s.