Yerli Çocuk Kitaplarında Dişil (Kültürel) Miras

Simlâ Sunay

Yerli çocuk kitaplarında kadın temsili yelpazesi “başka anne”lerden, teyzelerden[i] “çılgın anneanne”lere[ii], “aykırı babaanne”lere[iii] değin giderek genişliyor. Bu yazıda, yelpazenin bir kenarında, somut ve “somut olmayan kültürel miras”ın nineden toruna nasıl aktarıldığına odaklanan, kadından kadına geçen yaşam bilgisini göstermekte ortaklaşan, bizlere görünmeyen bir köprüyü sezdiren üç resimli çocuk kitabını incelemeye ve feminist bakış açısıyla tartışmaya çalışacağım. Büyük Annemin Sarı Keçisi’nde göçerlik, suyun bilgisi, dağlarda nasıl yaşanacağı büyükanneden toruna aktarılıyor. Ayşe’nin Kilimleri’nde geleneksel kilim dokuma kültürü, renklerin bilgisi, kilim desenlerinin nasıl okunacağı yine nineden toruna geçiyor. Tutkal Hanım’ın Kırık Kalpleri’ndeyse, hikâyenin geçtiği yer “Kırık Kalpler Oteli”’nin işletmeciliği kadar şifacılık bilgisi, duygusal emek de nesilden nesile, kadından kadına devrediliyor. Bu üç kitap, kadınların daha çok onlara “bırakılmış” ya da kısıtlı olanaklarla kadınların kendiliğinden, isteyerek yer bulduğu, toplumsal olarak dişileştirdiğimiz alanlara; doğaya, geleneksel sanata ve şifacılığa uğruyor. Ne sadece somut, ne sadece soyut, ne de sadece doğaya ve kültüre dair bu dişil miras konusunda birleşen bu kitapların yazarları ve çizerleri de kadın. Dolayısıyla hikâyat aktarımı da dişil mirasın bir parçası. Dahası, kitapların özgün ve ayrıntılı çizimleri coşkuyla eşlik ederken, konunun (kültürel mirasın) atmosferine çekiyor bizi. 

Somut olmayan kültürel miras (tangible cultural heritage) kavramı[iv] ne yeni bir disiplinin adı ne de  “halk bilimi”nin yeni adıdır. Bu kavram, 1972 yılında “Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi”nde tanımlanan “kültürel miras”ın sadece somut olarak alınmasındaki sakıncaya dikkat çeken itirazlarla, 2003 tarihli “Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi”nin hazırlanmasının ardından sık kullanılmaya başlanmış. Böylece UNESCO metinlerinde; folklor, popüler ve geleneksel kültür, maddi olmayan miras ve sözlü ve somut olmayan kültürel miras terimleri kullanılmış.[v] Ancak somut olmayan (soyut denmemesi çeviri kaynaklı olabilir) kültürel miras kavramıyla somut ve somut olmayan, kültürel ve doğal olan ayrımları daha belirgin çizilmiş bana göre. Yine de bu kavram dişil kültürün akademide daha çok görünmesine yaramış gibi görünüyor. Kadın araştırmalarıyla birlikte bu kavramın yaygınlaşması kadından kadına geçen, kadınlarca taşınan her türlü bilginin, sözlü kültürün yazıya geçmesine ya da geçerliliği için bir alan bulmasına vesile olmuş. Benimse merak ettiğim, somut olmayan kültürel miras konusunun çocuk edebiyatında örneklerinin olup olmadığı. Seçtiğim üç resimli kitabın sadece somut olmayan bir kültürün aktarımını içermediğinin farkındayım. Bu nedenle başlıkta bu kavramı kullanmadım. Kültürü parantez içine alırken dişil miras aktarımının, seçtiğim örneklerde kültür ögeleriyle sınırlı olmadığı fakat insandan insana, insandan doğaya ilişkisel tüm olguların kültürleşebildiği fikrine dayandım.

Büyükannemin Sarı Keçisi’nde torun anlatıcı Torosların konargöçerlerinden bir Yörük obasında büyükannesinin nasıl “baş ana” olduğunu anlatıyor. Kitabın yazarı ve çizeri Şafak Okdemir’in kitabın ilhamını nereden aldığına dair kitabın sonundaki metinden, Toros Dağları’ndaki Sarıkeçili Yörüklerini gözlemlediğini anlıyoruz. Göçerlerin keçilerle kurduğu gündelik yaşam bağı belli ki yazarı büyülemiş. Öyle ki, hikâyesine Sarı Kız ve bir oğlağın (erkek keçi yavrusu)  aynı gün doğmasıyla kurulan kader bağıyla başlıyor. Oğlak ve kız bebek hiç ayrılmadan ikiz gibi büyütülüyor. Göç sırasında aynı eşeğin sağ ve sol semerlerine asılarak, kıl çadırın içinde aynı kilimde öğle uykusuna yatarak, düz yaylalarda peş peşe koşturarak, en çok da “yürümek”ten gelen Yörük şanıyla birlikte yürüyerek… Sarı Kız’ı gelecekte obanın “baş anası” yapacak şey de doğdukları günden itibaren kurabildikleri bu özel ilişki. “’Bu dağlar bizim evimiz,’ demiş Sarı Keçi. ‘Bu sular bizim!’ demiş küçük kız, (…)” İlişkinin varacağı yer; obanın karşılaştığı bir sorunu keçinin altıncı hissi ve onun dilinden anlayan Sarı Kız’ın önsezileriyle çözebilecekler. “O küçük Sarı Kız büyümüş. Büyük aile kurmuş. Ve benim büyükannem olmuş.” Baş analık doğanın dilinden anlamakla elde edilen bir statü. Baş ana Sarı Kız, dağların ve suların sesini duyabiliyor, keçilerin olduğu kadar. Okdemir, Yörük kültüründe kadınların etkin olduğunu, yaşlı kadınların yönetici konumunu, kadınlar ve erkeklerin pek çok işte eşit çalıştıklarını biliyor ve bir çocuk kitabında buna işaret ediyor ama bununla da kalmıyor, Sarı Kız aynı zamanda “büyük bir aile” de kuruyor, bu dişi kuşun yuvasını yapması değil; ailenin reisi oluyor. Karşımızda gerçekten de “büyük” bir anne var. Kurguda cinsiyet rollerinin dağılımına baktığımızda, Sarı Kız’ın ikizi gibi ona büyürken eşlik eden keçi yavrusunun, kitapta -bir yaşındaki haline de çepiş (bebek dişi keçi) demediği – sadece oğlak dediği için cinsiyetini bilemiyoruz. Yazar, insan olmayanlara dair bir cinsiyet bilgisi vermiyor, buradan cinsiyetin toplumsal inşa olduğuna dair bir tarafta onu konumluyorum. Toplumsal cinsiyet meselesi bu kitap için yazarın bilinçli seçimi.  Bununla beraber, hikâyenin Yörük kültürünü hatırlatmak, hayvanlarla iç içe yaşamı göstermek, suyun değerine dikkat çekmek ve ekolojik korumacılık amaçları dışında “dişil miras”ın aktarımını vurgulaması, kitabı bu yazının örneği haline getiriyor. Torun anlatıcı tesadüf değil. Aldığı mirası anlatmak da ona düşüyor. “O günden beri Sarı Kız, halkını ve sürüsünü susuz bırakmamış hiç. Torunlarına da dağların ve suların sesini duymayı öğretmiş.” Yazar, kadından kadına öğretilen, kadından kadına geçen bir kültürü aktarmak istiyor çocuk okurlara.

Ayşe’nin Kilimleri adlı resimli öykü şöyle başlıyor: “Ayşe’nin annesi kilim dokurdu. Ayşe’nin nineleri de kilim dokurdu. Onların anneleri ve nineleri de bir zamanlar kilim dokumuşlardı.” Dişil (kültürel) miras aktarımı hikâyenin girişinden kendini belli ediyor ve devam ediyor: “Ayşe’nin köyünde her nine anneye, her anne kızına kilim dokumayı öğretirdi.” Yazar ve çizer Sevtap Sarıca tam da bu kültürün nasıl aktarıldığına odaklanıyor. Ayşe küçücükken dokumanın gizli dilinin içinde bu dili sökmeye çalışıyor. Arka kapak tanıtım metninde geçen “Ayşe bu bilmece gibi dili öğrenebilecek ve bu sihrin sırrını çözebilecek mi?” sorusu aslında baştan yanıtlı. Ayşe bu geleneğin içinde, onun büyüsüne kapılarak büyüyeceği için o da dokumacı olacak. Sarıca’nın asıl meselesiyse “somut olmayan kültürel miras”ın çocukluktan itibaren nasıl alındığıyla ilgili, mirası alanla empati kuruyor, ilk bocalamalarla, ilk bağla… Ama işte bu miras “kalan” değil alınan, hayli adil.  Ayşe çocukken kilim dokuyan kadınların hikâyelerini dinleyerek büyüyor ama aynı anadili öğrenmek gibi ilkin nelerden bahsedildiğini anlayamıyor. Önce, sadece ortamda durarak, ortalarda dolanarak, gözleyerek, koklayarak, kulak kesilerek seziyor; köklerden boya yapılmasını, dokurken söylenen türkülerin anlamını, kirkitlerin takır tukur sesini, figürlerin, sembollerin tıpkı bir alfabe gibi kurduğu hikâyeyi. Bir ömür sürebilir bu miras aktarımı, emek öyle büyük ki, öyle değerli ki. Dokuma tezgâhında söylenen türkülerinse dokunan kilimler kadar özel anlamı var. Bunlar “ayrılık, yoksulluk ve ölümden” bahseden türküler. Böylece, ikinci dişil kültürel öge de gelmiş oluyor. “Ağlardı kadınlar bu türküyü dinlerken. Ayşe nedenini anlayamazdı.” Kadınlar türküleri söylerken ya da dinlerken neden ağlıyor? “Ayrılık, yoksulluk ve ölüm” doğrudan dişil kodlar içermese de, dişileştirilmiş bir emeğin icrasında neden gözyaşı dökülür? Ağlamanın kadınlara özgü olduğu düşünülür. Ağlamanın bir geleneği vardır. Kitabın sonunda Ayşe de tezgâha oturacak ve türkü mırıldanacak ve gözleri dolacaktır. Dişil (kültürel) mirasın listesinde ağlamak da yer alır. Kadınlar acılarını kilim desenlerine figür figür dökerler, dokuma tezgâhları tıkır tıkır ses çıkarır belki ama bu da yetmiyor demek ki. Söz gerek. Aktarılmakta olan somut olmayan kültürel miras; dokumak, türkü söylemek ve ağlamak da değildir belki de sadece, tıpkı manilerde olduğu gibi kadınlar gizli, örtük, barışçıl, “gayri” bir direnişi de nesilden nesile fısıldamaktadır. Bu köprünün siluetini görmek muhteşem değil mi?   

Tutkal Hanım’ın Kırık Kalpleri’nde nesiller boyu aile kadınlarınca işletilen “Kırık Kalpler Oteli”nin hikâyesine tanık oluyoruz. “Büyük büyük büyük büyükannesi, büyük büyük büyükannesi, büyük büyükannesi, büyükannesi ve annesi hepsi bu otelde çalışmıştı.” (sayfa 6). Bu kadınları portreleriyle de tanıyoruz; Reçine Hanım, Şifa Hanım, Pansuman Hanım, Zamk Hanım, Teselli Hanım. Oteli şu anda işletmekte olan Tutkal Hanım’ın kalbi kırıldığı için muhtemelen bu otele gelecek bir müşteri için otelde ne gibi hazırlıklara giriştiğini okuyoruz. Öykünün tümü bu hazırlıklar kadar ama söylenebilecek ne varsa söylüyor zaten. Tutkal Hanım, otele ne zaman bir müşteri geleceğini doğanın mesajlarıyla anlıyor, çoğunlukla hava, belki aniden esen bir rüzgâr, buz gibi soğuk esintiler. Dişilere özgü doğayla kurulan büyülü bağ burada da sembolleşiyor. Cadılara selam çakıyor yazar Nur Tunay. Müşterinin kalbinin kırıklık derecesini ölçmek içinse camda buğu deneyi yapıyor; buğulu yüzeye bir kalp çiziyor ve silinme süresini ölçüyor. Tutkal Hanım daha müşteri içeri girmeden sezgilerini kullanabiliyor. Bu deneyle müşterisi için şifalı bir çorba yapması gerektiğini anlıyor hemen. Otelin tüm mekânları, küçük ayrıntılar hepsi kırık kalpleri onarmak için özenle düşünülmüş, Yapılan yemekler, otel sakini sevimli bir köpek Sünger, duvardaki tablolar, bahçedeki salıncak, mavi ladinlerin kokusu ve tabii ki en önemlisi Tutkal Hanım’ın kırmızı bir tarakla taranmış kabarık saçları, dantel yakalı yeşil elbisesi, makyajıyla parlayan kocaman gülümsemesi… “Bazen bir gülüş bütün kırgınlıkları unuttururdu.” (sayfa 25). Tüm hazırlıkları tamamlayan Tutkal Hanım otelin ışıklı tabelasını da açıyor işte. “Geçecek” yazmaktadır tabelada. “Kalbi kırılan birinin yeni bir kalp aramasına gerek yoktur. Sadece zamana bırakmayı öğrenmelidir. “Geçecekti.” (sayfa 26). Büyük büyük kadınların isimlerinden de anlaşılacağı gibi reçine, zamk, tutkal kırılan şeyleri onarmak onların görevi. Pansuman, teselli hepsi onların işi, dişil sorumluluklar bunlar. Ama hikâyenin sonunda kırık kalbi onarmak için zamana bırakmaktan söz edildiğinden tüm bu “yapıştırma” ve “tedavi etme” tümüyle bir ironiye eviriliyor.  Yazar bize duygusal emek ve bakım emeği yükünü üstlenen kadınları gösteriyormuş gibi görünse de asıl ilacı; zamanı işaret ediyor. Şifacılık geleneği somut olmayan kültürel miras olarak nesilden nesile aktarılıyor ama Tutkal Hanım’ın yaptığı her şey rutin otel işlerinden başka bir şey değil. Tutkal Hanım bir büyücü ya da cadı değil. Ya da öyle görünüyormuş gibi olmanın bir cadılığı vardır. Bu tersine çevirme şu açıdan önemli; duygusal emek kadınlara eşitsiz yüklenmiştir, bunu mesele edinen feminist kuram duyguların politikasını üreterek ne bu hâlihazır duygusal emeği yadsır ve reddeder ne de bu eşitsizliği görmezden gelir. Öyküdeki şifacılık, duygusal emek, somut olmayan kültürel miras olarak aktarılabilir fakat aynı zamanda sorunsalını tartışmak için de bir imkânı tutmakta.

Çocuk edebiyatında kadın temsillerinin genişleyen yelpazesinin bir kenarından baktığımız bu üç kitapta, kültürün kadından kadına geçişini sağlayan görünmez köprülere bakarken toplumsal olarak dişil addedilmiş sularda yüzsek de Büyük Annemin Sarı Keçisi’nde kadının toplumsal statüsünü, Ayşe’nin Kilimleri’nde dişil (kültürel) mirasın gönüllü alınışını, Tutkal Hanım’ın Kırık Kalpleri’nde şifacılık ve duygusal emek yükünü tartışmak için olanak buluyoruz. Kadın hikâyecilerin ve çizerlerin çocuk edebiyatında cinsiyet meselesini nasıl konu edindiğine tanık oluyoruz.

Büyükannemin Sarı Keçisi, Şafak Okdemir, Çınar Yayınları, 2021.

Ayşe’nin Kilimleri, Sevtap Sarıca, Nesin Yayınevi, 2020.

Tutkal Hanım’ın Kırık Kalpleri, Nur Tunay, Resimleyen: Ceylan Aran, Çınar Yayınları, 2021.


[i] Örneğin; Başka Bir Anne, Sandra Albukrek; Benim Teyzem Bir Başka, Alp Gözalp; Mıy Mıy Teyze (serisi), Aytül Akal vb.

[ii] Örneğin; Anneannem (serisi), Muzaffer İzgü; Anneanne Gezegeni, Melisa Kesmez; Anneannem Bir Film Yıldızı, Pınar Göçer vb.

[iii] Örneğin; Babaannem Kime Benziyor, Feridun Ural; Babaannem Geri Döndü, Şermin Yaşar; Babaannemin Evi, Güldem Şahan vb.

[iv] Bu kavramı benimle buluşturan, değerli çocuk kitapları yazarı Şiirsel Taş’a teşekkür ederim.

[v] Kaynak: Prof. Dr. M. Öcal Oğuz (2013)’un “Terim Olarak Somut Olmayan Kültürel Miras” başlıklı makalesi.