Sözlü Kültürde Emniyet Ve Begil Oğlu Emren Örneği

Handan Acar Yıldız

handanacaryildiz@gmail.com

Söz, duvarlar örülüp çitler çekilmeden çok daha önce emniyet/güvenin teminatıydı. Söz yazı/sembol/tekniğe dönüşmeden evvel iptidai insan için güç yetiremediklerinin önüne konulan setti. İnsanoğlu kendini ilk önce hemcinsiyle birlikte hareket ederek güvene aldı. Kendini ötekinden ayırması yüz binlerce yıl sürdü. Ötekiyle iç içe yaşarken duyduğu emniyet ihtiyacını ise söz ile karşıladı. Doğanın bir parçası olduğu halde karşısında kendini güçsüz hissettiğinde sözden yardım aldı. Bu yardım talebi hem çağrı şeklindeydi hem de kolektifti. İnsanoğlu, karşısında çaresiz hissettiği doğanın gazabından korunmak için büyüye/ayine başvurdu. Emniyet talebi sözü bu şekilde sabit kıldı. Ayinin sözü ve ritüeli belli ve değişmezdi. Kolektif, birleştiriciydi. Söz kabileyi bir araya topluyordu.

Emniyet ihtiyacı olmasa söz bu kadar ortak olmayacaktı. Korunma, güvenme duygusu ne kadar içgüdüsel ise söz de o kadar içgüdüseldi. Korunaklı olma hissi kapsayıcı, birleştirici ve bağlayıcıdır. Bütün bu nitelikleri taşıyan sözün kayıt altına alınması, çok uzun süre işitsel olmuştur. Ortak alan, aynı zamanda ezbere bilinen alandır. İşitsellik kaydı sekteye uğratmaz. Bilakis işlevsel hale getirir. Çünkü ezberlenen, hafızada saklanandır, zaman zaman bakılıp kapatılan değildir. Sözün kutsallığı böyle başlar. Hafızada olduğu kadar hatırada da kayıtlıdır. Doğaya uzatılan eldir. Aynı zamanda estetiktir. Hititlerin en çok başvurdukları büyü ritüelinin sözleri şöyledir: “İncir ve üzüm nasıl tatlıysa, üzüm tanesi nasıl şarap ihtiva ederse, asmanın nasıl aşağıda kökü, yukarıda ise bıyığı varsa, yağ bitkisi veya susam nasıl yağ ihtiva ederse, susuz kalan bitki nasıl kurursa ya da taş nasıl ağır ve hissizse, bakır nasıl sert ve kalıcıysa, altın nasıl kalıcı, sert ve safsa, tuzun nasıl tohumu yoksa ve yeşermezse, demir nasıl gökte Fırtına tanrısına gelmişse ve gökyüzünü taşırsa, güneş ve fırtına tanrıları nasıl ebediyse, rahipler nasıl hışımla gelen Fırtına Tanrısını tutar alıkoyarsa, tanrılar ve insanlar nasıl birbirlerini seviyorsa, ana baba çocuklarını nasıl seviyorsa, nasıl sağır duymaz, kör görmezse ve kötürüm yürümezse, düşman nasıl Hititlerin kötülüğünü isterse, düşmanlık nasıl barışa dönüştürebilirse…”[1]

Jung’a göre söz ortak bilincin arınma şeklidir. Modern çağda terapistin bireye yaptığını arkaik toplumda büyücü ergen üzerinde gerçekleştirir. Buradan anlaşılacağı üzere, ergenlik yani olgun bir bireye dönüşmede de köşe taşlarından biri olan söz, ortak çağrıdır. Ergen, topluluğa hafızaya kazınmış söz üzerinden söz vermiş olur. Söz akitleşir burada. Tekilleşmekten çok cem etmekle iştigaldir.

Joseph Campbell’in ifade ettiği gibi, sözlü kültürün hikâyeden hikâyeye değişmeyen ortak unsurları vardır. Bunlardan biri yol, yolculuk diğeri kopuş ve dönüştür. Bu halkanın merkezinde ise kahraman vardır. Kahraman kendini ispatlamak zorundadır. Çünkü aidiyeti, kendine yüklediği varoluşsal anlam bir topluluğun üyesi olmasıdır. Kişiye adı dahi toplum içinde ortaya koyduğu başarı sonrasında verilir. Ait olduğu topluluk olmadan kişinin adı dahi geçersizdir. Kimlik/ vatandaşlık numarasının yerini ortaya konulan ve topluluk tarafından onaylanan söz almıştır. Kahraman merkezde olsa da mücadelesini, parçası olduğu topluluk adına verir. Objeler semboldür. Bütün mücadeleler dönüp dolaşıp emniyette hissetme duygusuna yaslanır. Dede Korkut hikâyelerinde bu emniyette olma hali, doğadan ötekine dönüşmüştür. Dede Korkut, ötekinin şekillenmeye başladığı alanda kalır. Düşman sabittir. Ortaktır. Bilinir, tanımlanır. Cezanın ve mükafatın çatallanarak bölünmeyen hali, sözdeki emniyeti pekiştirir. Ortak kader kayda geçer, uyarır. Uyarı, kolektif bilinci pekiştirir. Geçmişi sürekli hatırlatan söz, geleceği emniyete alır.

Söz çağrı/talep niteliğini korur. Çünkü içinde temenni ve duayı barındırır. Tanrı’ya yakarış, sözdeki emniyeti artırır. Emniyette olma güdüsüyle beslenen ortak alan/söz kolektif bilinci pekiştirir. Emniyet, iptidai insan kadar medeni insanın da talebidir. Modern metin de emniyet/güven arayışındadır. Fakat arama şekli değişmiştir. Onun arayışı içseldir. Ancak güven vazgeçilmezidir.

İlkel insanın büyü ritüelindeki sembol, ötekini kısmen somutlaştırmış sözlü kültürde varlığını korur. Sembol gerçek dünyada olabildiğince somut/maddesel fakat ardında taşıdığı anlam milletleri/ çağları kapsayacak kadar geniştir. Begil Oğlu Emren’in hikâyesinde bu sembol at, kılıç ve çomaktır. Görünen anlamın ötesinde anlam taşır. O anlama ise yalnız kahraman vakıftır. Vakıf olmakla kalmaz bu anlamı ispat girişiminde bulunur. Dede Korkut tarafından kahramana kuşatılır semboller. Basit görünenin ardındaki büyük giz, iyi kisvesinde kötü; kötü kisvesinde iyinin saklanma ihtimalidir. Sahip olunana boşuna sahip olunmaması da emniyet duygusuna karşılık gelir. Var olan varsa hikmet taşır ki bu bir güvendir. Ganimeti alan kahraman ötekiyle (kafirle) savaşır. Asıl düşman öteki (kafir)dir ama iç çekişmeler de hikâyelerde işlenir. İyi ve doğru olan kişi bütün hikâyelerin sonunda kazanır. Kötülük, kaybetmeye mahkumdur. Talih iyiden yanadır. Sembol (at, kılıç, çomak) babadan oğula aktarılır. Babanın bunlarla kazandığı zafer, oğulda devam eder. Hikmet salt şahısta kalmaz, aracıya da yüklenmiş olur ki bu durum bilinci kolektif hale getirir. Ortak alan mirastır.


[1] ODTÜ Bilim ve Toplum Kitapları Dizisi, Hititler, ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayınları, Ankara 2006, s.99./ Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi (Aylin Durmuş)