Sanatçı Ruşen Eşref Yılmaz’ın Çalışmalarına İçeriden Bakış: İç İçe Geçişliliğin Metafiziği

Aylin Antmen

Ruşen Eşref Yılmaz günümüzün özgün sanatçılarından. Sanatın rüzgârını büyük düşünen, sınırların dışında düşleyen sanatçı, çalışmalarında göstermekten çok hissettirmek isteyen duyusal temaslar kurmayı tercih ediyor. Özellikle soyut çalışmalarında, bu açık temaslar aracılığıyla hayal gücünün metafiziğinden geçen izleri açıkça görmek mümkün. Orada sanki, arkaik kalıntılar arasında kesintisiz bir rüzgâr yeryüzünü dolaşır ve bunu yaparken renkleri, en hassas duyuşu, dünya ile teması tek bir enstrümandan duyurur gibi ânı kendi ahengi içerisinde bekletir. Dolayısıyla manzara asla cansız değildir. Yılmaz’ın özellikle son dönem resimleri şiirin yaşatma görgüsüne de çok yakın konumlanıyor bu anlamda. Kurduğu uçucu ve pastoral bağlantılar, bizlere duyamadığımız ancak kendilerini çok içeride hissettiren sözcükleri getirir. Ürettiği eserlerde, bir açıklığa doğru olma arzusuyla uğultunun, bekleyişin, arınmanın içerisinden geçirir izleyicisini. Orada bedenler sanki kalıplaşmış biçimlerinden taşarak yeni ve belirsiz olana doğru yol alırlar. Bir dalganın diliyle ya da bir kayalığın bakışıyla esneyen manzaralar, bedenlerin dışında olup bitenlere de göz gezdirir. Gövdeler, belirip kaybolan parçacıklar, varoluşun iç içe geçmiş görünümleri ile ayrımsızlığı, yaşamın köklerinden var edilmiş ve kuşkusuz her biri sanatçının yarattığı rüzgârın en temel manzaralarını oluşturur. Özellikle temas üzerine düşünmemizi sağlayan çalışmalarında Yılmaz, hareketlerin soyutluğunda bir kırılma eşiği yaratır. İçe doğru akmak, birbirine karışmak, ancak bunu yaparken hassas ve yoğunlaştırılmış bir ölçüyü göz önünde bulundurmak… Çağrışım alanı çok geniş olan bu çalışmalarda, dengeyi gözetmenin dilini en akışkan haliyle gözlemleriz. Bunu bize sunan elbette sanatçının keskin duyuşu. Her yarığın, gözeneklenmenin, taşma halinin, katmanın; nesnelere bürünen her ikiz bakışın kendisine ait bir gökyüzü ve açıklığı vardır. Biraz da bu çoklu bakış bize katmanlar arasında olup biten şeyin dünyanın ilk zamanlarından çıkıp geldiğini söyler; derinlikle yüksekliği kesen bir sınır, yüzey ile dipleri yerlerinden eden, onlara alışılmışın dışında bir konum biçen sınırlar… Gökte bir kara ve toprakta bir gökyüzü parçası. Tersyüz ediş ile normalliğe ait algıyı askıya alma işlevi Yılmaz’ın çalışmalarında gizli bir dildir. Asılı olan biraz da tanımlanmış olanın ölü suretidir burada. Sapaklar gökyüzünde yeni bir alaşımla birleşirler, gövde bu kez bir arzdan kabarma, taşma ve akışın seyri olarak zuhur eder. Sanatçı yarattığı sayısız görünümde tekinsiz, ancak sınırlarını her olasılığa açık tutan bir tahayyül inşa eder: İmkânsız olasılıklar. Bunlar daha çok söylemenin yeni radikal biçimleridir. Ufku kesen ve ufkun bakışlarını adlandırılmış olandan geri alan bir bakışımlılık hâli. Gerçekliğin görünür yüzünden hayal gücünün metafiziğine geçişlilik söz konusudur. Biraz da bu geçişlilikle farklı manzaralar karşılar bizi. Walter Benjamin, Pasajlar’da “Sadece yürüyen kişi yolun egemenliğinden ve o aynı, uçaktaki için yuvarlanıp açılmış bir düzlükten öte bir şey olmayan arazinin içinden, bir komutanın seslenişinin askerleri siperden çıkarışı gibi, uzaklar, güzel manzaralar açıklıklar, perspektifler çekip çıkarışından haberdar olur.” der. Yılmaz’ın resimlerindeki bu canlı geçişlilik izleyici için yürüyüşün kendisi olur; dokuların birbiri içine geçişleri yalnız duyumsama yoluyla varılabilir manzaralar ortaya çıkarır. Hâkim olunan bu manzaralara ise öteye doğru duyuşun, öteden buraya doğru oluşun bileşimleri biçim verir. Sınırlar arasındaki sözcüksüz mübadeleler görünür bir hâle gelir böylece. Yaşamın bütünlüğüne dair hiçbir parçayı göz ardı etmeyen bu manzaralar, rüzgârın dağıtmak yerine toparlayıp bir araya getirmek, bir olay örgüsünü ortaya koymak üzere seferber ettiği duyulardan meydana gelirler. Günümüz sanatında nadir rastlanan bu hakikatli duyuş Yılmaz’ın resimlerinin ana izleğini oluşturur. Yüzü şiire, şiirsel düşünceye de dönük olan bu çalışmalarda yer alan her bir detay, izleyicisi için manzaraların ilksel bağlantılarına dair yoğun işaretler bırakır. Bakış, artık yürüyüşün kendisine dönüşmüş; içeride olanın sınırın dışındaki ile yakınlığında kendisini açarak, yalnızca bir anlığına, dünyanın ilk günü ile bulunduğu zaman dilimi arasında devinmiştir. Sanatın günümüze dek taşıdığı psişik yöreler, insanın arkaik izleriyle meydana getirilirler, bunun en açık ifadesi ise yeni duygu ve düşünce bileşiklerinde yer bulur. Yılmaz’ın çalışmalarında baskın biçimde kendisini gösteren iç içe geçişliliğin metafiziği, zamanlararası görünmez köprüler kurarak yeni olanın seslerini kendi bilinmezliğinden çekip çıkarır. Görünür olana dair her olasılığın henüz bir tohum olduğu ‘bakış ânı’ndan, geçmişi ve geleceği şimdide eşitleyen gözenekli bakıştan bahsedebiliriz burada; bu bakış, geniş bir spektrumu da içerisinde barındırmaktadır.

Yılmaz’ın çalışmalarında, bizi sapaklara; beklenmedik ve norm dışı olanla kışkırtılmış bir tahayyüle çıkartan birtakım anahtar göstergeler belirmektedir: Katmanlar, sınırlar, uçuculuk, ikame, geçişlilik, gözenek… Bu göstergeler, varoluş ile yokluğun birbiri içerisinde eridiği düşsel bir harmoniyi açığa çıkarırlar. Burada artık yalnızca renklerle, dokularla değil; tarih boyunca bellek tarafından kayıt altına alınmış kültürel-soyut varlıklarla da karşılaşırız. Onların bıraktığı izlerle gidilen belirsiz manzaralar, varışsız güzergâhlarını göz önüne sererler. Hem insanlık yolculuğunun hem de psişik ve düşünsel yolculukların anlık kayıtlarına ulaşılmış olur böylece. Özellikle dokular arasında damarlanmaların görüldüğü yerlerde kültürel hafızamıza kazınmış bir düğümün belirdiğini duyumsarız. Bu damarlanmalar, tam da tarihsel-kültürel varlıklar olmamız dolayısıyla içinden geçip gittiğimiz bir zaman fırtınasının geçmişe dönük bakışlarını imler: Bir akış ve yansıma, yüzeydeki derinlikte kırılan ve göstergeleri billurlaştırdığı kadar soyutlayan da bir form kazanır. Taş bir yapraktır, öyleyse bakış, taşın bilgisini yaprağın kopuşunda sınayabilir. Akış pastoral bir biçimde donuklaştırılmıştır, öyleyse sonsuza ait bilgi bir bakışla duyusal açıklığa doğru çıkarılabilir. Bu manzaralarda kaybolup giden tek bir tarihsel unsur yoktur. Yılmaz’ın her biri ayrı bir hafıza mekânına dönüşmüş olan çalışmalarında, bedene dair tüm melez duyuşlar, şiirin bilgisiyle kristalize edilmiş parçacıklara dönüştürülür. Kendisini yalnızca bakış aracılığıyla açan parçacıkların özünde ise insana dair en eski, ancak dünyeviliğin dışında konumlanan en evrensel hikâye yatmaktadır. Bir hayli derinde, ancak oldukça baskın… İçerisinde, görünürün ötesinde olana dair çok şey gizleyen bir resim anlayışından söz ediyoruz aslında. Bu anlamda Yılmaz, ortak duyu aracılığıyla kolektiften getirilen içeriklerin yoğun kaydını, sanatsal hazzın ve heyecanın estetize edilmiş biçimiyle sanat tarihine yeni bir form olarak yeniden kazandırıyor.

Ruşen Eşref Yılmaz’ın “Yoklukla Dolu Ellerin” adlı sergisi, 28 Mayıs-28 Haziran 2022 tarihleri arasında, Bağımsız Sanat Vakfı Galerisi’nde görülebilir.

Açılış: 28 Mayıs Cumartesi, Saat: 17.00