.

Sanat Yayıncılığı Sempozyumu – Kapanış Konuşması

İlkay Baliç

Bu metin, Sanat Kritik ve Abdullah Ezik tarafından düzenlenen Türkiye’de Sanat Yayıncılığı Sempozyumu’nun kapanış konuşması olarak kaleme alınmış, sempozyumda gerçekleşen tartışmalar ışığında yeniden gözden geçirilmiştir.

Yayıncılık şüphesiz “bir ekosistem”. Tüm bileşenleri, veya iştirakçileriyle, bir bütün.

Bugünkü oturumlarda Türkiye’de sanat yayıncılığının güncel durumunu basılı/dijital, kurumsal/bağımsız gibi farklı biçimleriyle konuştuk. Bu alandaki gayretleri, denemeleri, yeni modelleri dinlemek, dertleri dile getirmek ve paylaşmak hepimize iyi geldi.

Günü toparlarken söze kendi deneyimimden başlayıp meseleyi dört başlık etrafında ele alacağım.

Kim Konuşuyor?

Sanat yayıncılığı alanına son on beş senedir editör, genel yayın yönetmeni, yazar ve bazen de çevirmen olarak katkı sundum. Kültür-sanat alanında yönetici, programcı, iletişimci gibi başka roller de üstlendim ancak bugünkü meselemiz bağlamında kendi bakışımı konumlamak için editörlük deneyimimi biraz açmak istiyorum.

Editörlüğü profesyonel bir kariyer olarak hayal etmemiştim. Sosyoloji yüksek lisansım sırasında yurtdışına doktora başvurusu mu yapsam yoksa burada kalıp sivil toplum alanında mı çalışsam diye düşünmeyi biraz fazlaca uzatınca, editörlük beni önce geçici bir iş, sonra kalıcı bir pratik olarak yakaladı.

Bu alanda parçası olduğum projelerin çoğu kâr amacı gütmeyen kurumlar tarafından yayımlanan, yani önceliği satış ve kâr değil, “kamu hizmeti” olan, dolayısıyla kayda geçirme, arşiv ve erişim kavramlarıyla birlikte düşünülen kitaplardı: İstanbul Bienali, Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, İKSV, Arter yayınları…

Bu projelerin tümünde grafik tasarımcıyla çok yakın bir iş birliği içinde çalıştım. Sergi rehberindeki numaralandırma kararlarından görsel malzemeyle metnin ilişkilendirilmesine, grafik tasarımcıyla birlikte düşünebildiğim her durumdan, tasarımcının kitap nesnesi üzerindeki deneylerine, matbaanın çalışma sürecine şahit ve dahil olmaktan çok şey öğrendim.

Yine bu kitapların büyük kısmında taze yazılar yayımladık. Yazı siparişi öncesinde sanatçı/konu-yazar eşleşmesi için araştırma yapmak, davet ve tasarı aşamasından yayımlanmasına kadar metinlerin üretim sürecinde yazarla yakın çalışmak, metinlerin ve yazarların olgunlaşma sürecinin parçası olmak benim için işin en sevdiğim kısmı oldu.

Bu alandaki çalışma hayatımın ilk yıllarında “iş” benim için gece-gündüz, hafta sonu dahil yapabildiğim bir şeydi. Bilgisayarsız tatile gitmeyi aklımdan geçirmiyor, arzu da etmiyordum. Çocuğum veya başka bir bakım sorumluluğum yoktu; hayat 7/24 çalışma şeklinde akabiliyordu. Bazı projelerde birkaç kişilik işi tek başıma yüklendim. Bu “tek kişilik dev ekip” hâli herhalde bugün bu salonu dolduran hiç kimse için yabancı değil.

Öte yandan, kendi işimi de zorlaştırıyordum. Editoryal müellifliğin sınırlarını bilemediğim, müdahalenin seviyesini iyi ayarlayamadığım, yazarın yerine fazlaca yeni cümle kurduğum, bazı metinleri neredeyse baştan yazdığım, çevirileri baştan yaptığım oldu.

İlkay Baliç, sempozyumun kapanış konuşmasını yaparken

Bu yoğun çalışma hali şu soruları beraberinde getiriyordu: Metinler biraz daha az editoryal çalışmadan geçmiş olsa ne fark edecekti? Akış biraz kusurlu ilerlese, bazı cümleler iyi akmasa? Neticede okuyucu bir metni beğendiğinde yazarın adına bakıyor, ufacık bir yazım hatası görürse faturasını editöre kesiyordu. Kitaplar ise öncelikle bir tasarım nesnesi olarak algılanıyor; önce sanatçının, sonra da tasarımcının eseri olarak görülüyordu (bazı durumlarda da yayıncının). Sadece kitaplar da değil: Kelimelerle yapılan her türlü katkı, kâr getiren reklam sloganları olmadıkça, elle tutulan ve gözle görülen katkıların yanında yeterince anılmaya değer bulunmayıp kolaylıkla göz ardı edilebiliyordu.

Kısacası, editör olarak verdiğim emeğin ve yaptığım katkının görünmezliği, beni huzursuz ediyordu. Editörlüğü bir meslek, bir kariyer olarak tam anlamıyla benimsemeye direnç göstermem kısmen işin bu görünmeyen emek boyutuyla ilintiliydi.

Kısmen de editörlük işinin tam profesyonelleşememiş, meslekleşememiş bir uğraş oluşuyla. “Düzeltmen”le karıştırılan, kitabın ortaya çıkışındaki gerekliliği sıkça sorgulanan, tam ne iş yaptığı hep biraz muğlak biridir editör. Bazen fazla mütehakkim, bazen de güçsüz ve görünmez. Bazı projelerde tüm içeriği belirler, tüm bileşenleriyle yayın sürecini yönetir, bazı durumlarda ise “yarına kadar” toparlaması için kucağına olmamış metinler, hatta kitap projeleri bırakılır. Bütçeyi sorarsanız, maalesef çok kısıtlıdır.

Yine de, dahil olduğum kurumsal bağlamlar anlamında kendimi “şanslı” hissediyorum. Tüm taraflara uluslararası standartlarda teliflerin ve ücretlerin ödenebildiği, yaratıcı ve özgür ifade alanı açan, “ideal durum”lar içinde öğrenme fırsatı buldum. Oysa elbette bunu “şans” veya “lütuf” olarak göremeyiz. Bu koşullar, sektörün standartları olmalı ve ekosistemin bütününe baktığımızda öyle olmadığını görüyoruz. Neden, nasıl, neler yapılabilir? Bu soruların yanıtlarını bugün dört kavram aracılığıyla ele alacağım.

Türkiye’de Sanat Yayıncılığı Sempozyumu

1.Değer

Sanat ve yayıncılık alanlarında kimin işi daha değerlidir?

Her bir işin değerini, ortaya konan zihinsel emeğin toplam saatiyle mi ölçmeli, niteliğiyle mi yoksa piyasa içinde alınıp satıldığında oluşan değerle mi?

Veya soruyu doğrudan maddi terimlerle soralım:

Kim daha fazla kazanıyor? Veya kim, barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekecek kadar az kazanıyor? Dolayısıyla hangi toplumsal ve ekonomik arka plandan gelen kişiler bu alanda hangi işleri üstlenebiliyor? Sanat ve sanat yayıncılığı alanında sınıfsal ve coğrafi mobilite mümkün mü; farklı cinsiyetler, etnisiteler, varoluşlar eşit temsil edilebiliyor mu?

Bu sorularla başlamak önemli zira bu alandaki güç ilişkileri de, elbette ekonomik ve sınıfsal temellere dayanıyor.

Emek, zaman ve itibar hiyerarşileri, bu temeller üzerine inşa ediliyor.

Sarf edilen nitelikli entelektüel emeğin karşılığı tüm aktörler için eşit değil.

Araştırmalar sanat piyasasında öncelikle gözle algılanan, figüratif veya görkemli bir hacmi olan, renkli, hatta kırmızı işlerin daha çok sattığını gösteriyor. Kavramsal veya metinsel içerikli sanat işlerinin daha düşük fiyatlandığını, ana akım kurum ve galeri sergilerinde daha az yer bulduğunu biliyoruz. Sosyal medyada uzun metinli paylaşımların okunmadığı, TikTok’ta, Netflix’te geçirilen zamanın küresel olarak patlama yaptığı bir çağda yavaş tüketime davet eden metin içeriklerinin üretiminin sürmesi, ancak bu alana ayrılacak kaynakların artması ve metin üretimine itibarının iade edilmesi sayesinde olabilir.

Sanat piyasası içinde dolaşıma girerek sanatçıya, galerilere, diğer aracılara para kazandırma potansiyeli olan “yapıt”ların fiyatıyla, tek başına alınıp satılma ihtimali çok düşük olan bir sanat yazısının “telif”i arasında fark olması anlaşılabilir; iki taraftaki emeğin nitelikleri de tartışılabilir. Ancak metnin üretimi, çevirisi, iyileştirilmesi, düzeltilmesi gibi emek biçimlerinin “en ucuz emek” kategorisinde oluşuna dair yaygın kabul, acilen değişmeli.

Buna “zaman” boyutunu da ekleyelim. Yaratıcı üretimi (sanatçı, küratör ve bazı durumlarda – yeterince ünlüyse – yazar) ve “teknik emek” (çevirmen, editör, fotoğrafçı, tasarımcı, prodüksiyon ekibi) olarak görülen mesaiyi ortaya koyan kişilere ayrılan vakit arasında da bir adaletsizlik var. Çevirmene, editöre, düzeltmene, tasarımcıya her zaman son gecelerin ve hafta sonlarının kalması da sanıyorum buradaki herkese tanıdık gelecektir. Bizler de kalan o son geceleri kullandıktan sonra sıra matbaada basılan kâğıtları katlayan, karan, ciltleyen emekçilerin sabahlamasına geliyor. Bu zaman ve kaynak sıkışmasına engel olmanın yolları nelerdir?

Bunun Türkiye’ye özgü bir tespit/şikayet olduğu zannedilmesin; burada değindiğim pek çok husus, küresel sanat ve yayıncılık piyasalarının dinamiklerine içkin garabetler. Bu sorulara kafa yoran ve bahsettiğim “ideal bağlam”ı sunmayı sürdüren kurumlar, yayıncılar da var. Önemli olan bu standartların hakkaniyetli bir biçimde belirlenebilmesi ve yaygınlaşması.

Yakın zamanda uluslararası bir fon kuruluşunun temsilcisinden, 2023 için tüm dünyada kültür bütçelerinin neredeyse sıfırlandığını, hayal ettikleri hiçbir projeyi gerçekleştiremeyeceklerini, hatta başlamış oldukları projeleri de durdurmak zorunda kalabileceklerini dinledim.

Açılış Konuşması
1. Oturum

Kamu bütçeleri içinde kültüre ayrılan küçücük payın içinden yapılan minicik kesintilerin toplam bütçedeki tasarrufa ne etkisi olabilir? Ama kültür alanının sürdürülebilirliğine etkisi büyük. Kısa vadeli ve muhtemeldir ki hükümetlerin/fon sağlayıcıların toplam bütçelerinde anlamlı bir fark sağlamayacak, göstermelik tasarruflar uğruna kültür alanında uzun vadeye yayılma riski olan bir çöküşün eşiğindeyiz. Salgın sonrası dönemde Amerika’da ve Avrupa’da geleneği olan dergilerin art arda kapandığını duyuyoruz. Kamu fonları küçülüyor, özel sektör kültür alanında daha az yatırım yapıyor, daha az risk alıyor.

Benzer bir biçimde, sanat yayıncılığı alanında da basılı yayınlar için bütçenin her zaman en büyük ve kaçınılmaz kalemini oluşturan baskı maliyetinin yükselmesiyle birlikte, diğer alanlara ayrılan, görece küçük bütçeler üzerindeki tasarruf baskısı artıyor. Kâğıt fiyatlarındaki astronomik artış matbaa bütçelerine doğal olarak yansıyor. Matbaaların hayatta kalabilmek için bu maliyetleri karşılamaları ve kâr da etmeleri gerekiyor. Aynı şekilde yazarların, tasarımcıların, fotoğrafçıların, çevirmenlerin de hayatta kalabilmek için yükselen hayat maliyetlerini karşılayabilmeleri ve kâr da etmeleri gerekiyor. Çalışan bir bilgisayar, bir cep telefonu, iyi bir internet bağlantısı, şehir merkezine çok da uzak olmayan bir evin kirası, içme suyu gibi asgari giderlerin ötesinde, bu işlerle iştigal eden kişilerin kendi sosyal güvence ve sağlık sigortası primlerini ödemeleri, yılda en azından bir-iki hafta tatil yapabilmeleri, hayatlarının bir aşamasında ev sahibi olmayı hayal edebilmeleri, şu anki rayiçlerle imkânsız. O zaman soru şu:

Yayıncılar matbaa bütçelerinde karşılamaya hazır oldukları bu hayatta kalma maliyetlerini ve kârı, doğrudan kendi emeğini ortaya koyan diğer aktörler için de karşılamaya hazırlar mı? Kitap bütçelerinin içinde en yüksek paya sahip olan matbaa maliyetleri %100’den fazla artarken kurumlar bütçeleri içinde bu artış için mecburen alan yaratabiliyorsa, aynı alan sonuç ürünün kalitesini yaratıcı emeğiyle doğrudan şekillendiren tasarımcı, fotoğrafçı, yazar veya çevirmenlerin çok daha küçük olan telifleri için de yaratılabilmeli.

Neticede bence farklı emek biçimlerinin değerine dair önyargıları ve hiyerarşileri temelden sarsmamız ve sıfırdan yeniden düşünmemiz gerekiyor. Bunun için standartları belirlemede bağımsız meslek örgütlerine, sendikalara çok önemli bir görev düşüyor. Örneğin sanat alanında Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği AICA’nın Türkiye yapılanmasının ve çeviri alanında Çevirmenler Meslek Birliği ÇEVBİR’in çalışmaları, bu standartların konması ve kurumlar üzerinde baskı oluşturulması bakımından kritik.

Dolayısıyla bu topluluğun bugün bir araya gelmesi, bu konuları masaya yatırması, gelecekte daha fazla birlikte düşünebilmek ve hareket edebilmek bakımından da önemli bir zemin oluşturuyor.

2.Bağımsızlık

Bu başlık altında bu defa sanat etrafındaki yayıncılığa, yani eskinin “basın”ı olup bugün giderek karmaşıklaşan alana bakalım istiyorum: Dijital ve basılı dergiler, YouTube kanalları, podcastler, sosyal medyada çeşitli formlarda içerik üretenler…

“Bağımsızlık” derken bu yayınların hem maddi anlamda kendi ayakları üzerinde durabilmelerinden hem de editoryal anlamda özgür olmalarından bahsediyorum.

Bugünkü oturumlarda farklı örnekler dinledik: Müşterek bir çabayla hayata geçirilen ve sürdürülen, kâr amacı gütmeyen “Manifold”; bağımsız fonlar, kitlesel fonlama ve okuyucu fonlaması gibi farklı kaynak geliştirme yöntemlerini devreye sokan Argonotlar; bir sermayedar tarafından desteklenen “Artfulliving” ve “ArtDog”; güçlü bir holdingin ve köklü bir yayınevinin parçası olan “Sanat Dünyamız”…

Bu yayınların ve alandaki diğer yayınların çoğu, geleneksel reklam anlayışına yakın ilan ve banner’ları gelir modeli olarak farklı düzeylerde kullanıyorlar.

2. Oturum
3. Oturum

Buna ilaveten, Anglosakson yayıncılığında “Advertorial reklam” olarak bilinen reklam/iş birliği formatının Türkiye’de de yaygınlaştığını görüyoruz. Sosyal medyadaki yüksek takipçili “influencer”ların bu tür içerikler için “#işbirliği” etiketini kullanması Mayıs 2021’de zorunlu hale geldi (önemli bir kenar notu: bu kişiler biz çalışanlar veya şirket sahipleri gibi gelir vergisi ödemiyorlar; 2022 itibarıyla dördüncü gelir vergisi dilimi olan 880.000 TL’ye kadar gelir vergisinden muaf olmalarını sağlayan bir vergi istisnasına tabiler – dördüncü vergi dilimi 2023 için 1,9 milyon olarak güncellendi, muafiyet de zannediyorum bu doğrultuda şekillenecektir). Basın için ise şimdilik böyle bir zorunluluk yok. İzlediğimiz, okuduğumuz, dinlediğimiz içeriklerin çoğu aslında reklam ancak bunu bilemiyoruz zira bu konuda herhangi bir ibare ekleme zorunlulukları yok.

Bazı yayınların bir içeriği belli bir kurumun katkısıyla veya iş birliğiyle hazırladığına dair ibareyi böyle tercih ettikleri için söz konusu içeriğe dahil ettiğini görüyoruz.

Bazı yayınlar ve sosyal medya içerik üreticileri için ise bu tür bir şeffaflık, reklam verenlerle ve kullanıcılarla ilişkilerini bozma riskini taşıyor. Bağımsız kalabilmek için kurguladıkları gelir modeli, sanat kurumlarıyla yaptıkları işbirliklerine dayalı; bu yolla kurumlarla kitleleri arasında önemli bir köprü işlevi de üstleniyor ve kültür takipçisi kitlenin gelişmesinde de etkili oluyorlar. Bu iş birliklerini açıkça ifade etmeleri durumunda kullanıcılar nezdinde inandırıcılıkları zarar görebilir. Bu tür yayınlar ve hesaplar, kimin reklamını kabul edeceklerine kendi kriterleriyle karar veriyorlar. Reklam verenleri kırmadan denge tutturmak, bunu sürdürmek, takipçileri için inandırıcı bir içerik bütünlüğü sunmak zorundalar.

Öte yandan, basının kurumlarla çıkar ilişkisi içinde olması elbette yeni bir şey değil. Meseleyi iki taraftan da ele almak ve şeffaflık yönünde hukuki standartlar getirmek her halükârda önemli görünüyor zira reklam verenle içerik üreten arasındaki bu ilişki biçimi, eleştiri ve tartışma alanını biraz daha daraltma riski taşıyor.

İlaveten, Türkiye’de sanatsal özgür ifade alanının giderek daraldığı bir dönemde “yapılan iyi şeylerin birer vaha olduğu ve sürmesi gerektiği”ne dair genel bir mutabakat da hâkim. Şöyle düşünüyoruz: Bu kurumlar, etkinlikler, yayınlar çok önemli ve sürebilmeleri için desteklenmeleri gerekiyor; eleştirdiğimiz zaman bu “iyi şeyler”e aktarılan kaynaklar daha da kısıtlı hale gelebilir, açıklarını arayanlara malzeme verilmiş olur. Herkesin küçük bir pastadan pay almaya çalıştığı bir alanda topluluktan dışlanma, yalnızlaşma, dışlanma, iş bulamama gibi riskler de cabası. Herkesin üzerinde uzlaştığı, toplumsal aciliyet taşıyan konulara değinen, üstelik mağduriyetle karşılaşma ihtimali olan bir sergiye, kitaba, filme dair eleştiriyi nerede, nasıl dile getireceğiz? Eleştiriyi sosyal medyadaki kaba saba, toptancı kullanıcı yorumlarına mı emanet edeceğiz? Sadece beğendiğimiz konularla ilgili mi yazacağız, bunların bir anlamda sorunlu gördüğümüz yanlarına değinmeyecek miyiz?

Bugün sanatçıların, yazarların, bazı durumlarda da kurumların kendilerini eleştirenleri sosyal medyada linç etmekten çekinmediği bir ortamda yaşıyoruz. Yalnızca bu alanda değil, toplumsal hayatın tüm cephelerinde eleştiriye tahammül azaldı. Medya küçüldü, ifade özgürlüğünün alanı daraldı.

Kişilerin ve kurumların eleştiriye açıklığın kamusal örneklerini sahnelemelerine bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Sanat yayıncılığı salt bir PR faaliyeti değil, bir kültürel üretim olarak yeniden konumlanmalı; bunun tek yolunun da farklı görüşlerin dile gelebildiği çok sesli bir ortamı beslemekten geçtiği hatırlanmalı.

Ve elbette, nasıl temiz enerji kaynaklarına ihtiyaç varsa, özgür düşünce üretimi için de bağımsız fon kaynaklarına ve şeffaf gelir modellerine ihtiyacımız var. Bugün burada konuştuğumuz kaynak geliştirme ve bağımsız destek modellerine dair araştırmaların çeşitlenmesi, bu alanda kamuoyu yaratılması, okurların/izleyicilerin/dinleyicilerin tükettikleri içerikleri destekleme sorumluluklarının vurgulanması, hem gelir adaleti hem de bağımsızlık için elzem.

3.Nitelik

Sanat etrafındaki yayıncılıkta niteliğe dair birkaç sorunun semptomatik hale geldiğini görüyoruz:

Bazı dijital ve basılı yayınlarda basın bültenleri aynen veya birkaç cümlesi tersine çevrilerek yayımlanıyor. Sebepleri biliyoruz: Ekipler çok küçük (çoğunlukla her şeyi üstlenen tek bir genel yayın yönetmeni ve belki bir reklam müdüründen ibaret), zaman kısıtlı, dışarıya telif ödemek için yeterli kaynak yok (“telif”in bütçeler içindeki payının görece küçük olduğunu, tasarruf edilecek ilk kalem olarak görülmesinin son derece problemli olduğunu tekrar vurgulayalım).

İçeriği üreten galeri ve müze/büyük kurumların broşür, kitap, web veya sosyal medya metinlerinde sergileri ve sanatçıları anlatırken kullandıkları dil ise, sadece az sayıdaki yerlinin bildiği kendine özgü bir lisan gibi. İngilizcede buna son yıllarda “artspeak” deniyor, Türkçe’de çoğunlukla “sanat jargonu” diyoruz. Bu dil kulağa havalı geliyor ama pek kimse anlamıyor. Büyük teorisyenlerin isimlerinin havada uçtuğu, bu kavramların söz konusu içerikle nasıl ilişkilendiğininse belirsiz olduğu metinlerle sık sık karşılaşıyoruz. Bu anlayışla yazılan metinler, sanat yapıtlarının ve sanatçıların değerini artırmaya katkıda bulunurken, izleyiciyi ve okuyucuyu içerikten uzaklara savuruyor. Sanatçının üretim sürecine dair temel bilgilere ise bu metinlerde çoğunlukla rastlanmıyor. Bu bilgiler açıkça sunulursa yapıtın olduğundan daha basit görüneceğine, izleyicinin sanat eserine bakıp “bunu ben de yaparım” demesine engel olmak için sırtımızı teoriye yaslamak gerektiğine dair bir kaygı hâkim. Bu kaygıyla günün modasına göre Benjamin, Derrida, Deleuze referansları metinlere yığılıyor, sıklıkla işlerin üzerine birer meşruiyet rozeti gibi sonradan iliştiriliyor. Batılı erkek felsefecilerin büyük anlatılarından güç almayan her üretim sanki zayıf bulunma tehdidi altında.

İlkay Baliç, sempozyumun kapanış konuşmasını yaparken

Benim de katıldığım bu yaygın serzeniş, anti-entelektüalizm gibi duyulabilir. “Ne yani, sanat alanında entelektüel düzeyi yüksek metinler üretilemeyecek mi?” diye sorulabilir. Buradaki itiraz, sanatı teoriyle, felsefeyle yorumlayan nitelikli metinlere değil; tek makbul sanat yazısı formunun bol büyük teorisyen ismi geçen, anlamın muğlaklaştırıldığı, aslen kişisel görüş ifade etmekten kaçınan metinlere dönüşmesine yönelik.

Peki iyi metin nedir?

Bir yapıtı veya sergiyi görüp, izlenimler ve çağrışımlardan hareket eden, üstünkörü bilgiyle teorinin arkasına saklanmaktan ziyade sanat tarihi bilgisini ve teoriyi arkasına alarak argüman üretmekten çekinmeyen, sanattan hareketle başka disiplinlere açılan ve yeni söz söyleyen metinler okuduğumuzda hepimiz heyecanlanıyoruz diye düşünüyorum.

Peki iyi metni kim oluşturur, iyi yazar kime denir?

Bu sorunun tek bir cevabı yok. Ama bazı kriterler de var.

Anglosakson yazı geleneğindeki “taslak” yapma ve geliştirme pratiği muhtemelen yazı yazmanın en iyi yolu. İlköğretim ve lise seviyesindeki kompozisyon derslerinin yerini de taslak yapma yönteminin uygulandığı “yaratıcı yazma” dersleri aldı. Herkes yazarken kendi yöntemlerini icat edebilir, keşfedebilir. Bu arayış sırasında tecrübeli biriyle birlikte çalışmanın, mentorluk, süpervizyon veya geribildirim almanın katkısı ise bence elzem. Son yıllarda buna yönelik “yazar yetiştirme” atölyeleri yapılmaya başlandı. Yeni yazarlar bu süreçten faydalandıklarını söylüyorlar.

Bu eğitim veya el verme süreci sadece atölye çalışmaları ve seminerlerle kalmamalı; yayıncılar da bu anlamda bir okul, bir ekol, gelenek kurabilmeli ve bunu sürdürebilmeli; yeni yazarların yetişmesinde etkin rol oynayabilmeli.

Bugünkü konuşmalarda bazı yazarların editoryal önerilere kapalı oldukları, alınganlık kapılarının kolayca aralandığı da vurgulandı. İki yönlü açıklık mümkün olabildiğinde, editörler yazarlarla taslaklar üzerinde çalışabildiğinde, fikir alışverişinde bulunabildiğinde, bu karşılıklı öğrenme süreci önemli bir tecrübe birikimine dönüşüyor. Yazarların ve editörlerin bir metin üzerinde daha uzun süre çalışabilmeleri ise, bizi yine kaynak ve telif meselesine geri götürüyor. Bir sanatçıya iş üretmesi için açılan alanın yazarlara da açılmasına (SAHA Derneği’nin yazı destekleri bu alandaki iyi örnekler arasında), editörlerin yazar ve çevirmenlerin olgunlaşma sürecinde daha aktif ve devamlı bir biçimde rol oynamasına ihtiyacımız var. Bu aynı zamanda iyi editörlerin yetişmesi için de gerekli.

4.Erişim

Ortaya konulan içerik hangi formda, hangi okuyucuyla buluşacak, nerelerde dolaşıma girecek?

Burada “erişim” meselesini önce kitap odaklı düşünelim istiyorum.

Bir galeri veya bir kurum bir sanatçı veya bir sergi için bir yayın yapmak istediğinde, düşünmeye nereden başlamalı? Bazı durumlarda sanatçının daha önce hiç monografisi yapılmamış olabilir, sergi vesilesiyle bir monografi yapılmasına karar verilebilir. Bazı durumlarda sergi başlı başına uzun soluklu bir projedir ve bu projenin belgelenmesine ihtiyaç vardır, kayda geçirmeyi hedefleyen bir içerik planlanabilir. Bazen tek ihtiyaç tanıtım kitapçığı yapmaktır ama bu küçük gelir ve katalog yapılır. Bazen de sanatçı bir kitap projesiyle gelir, sanatçı kitabı üretilir.

Tüm bu tasarı ve üretim sürecinde şu sorular elzemdir: Kimin için yayımlıyoruz, bu içeriğin kime ulaşmasını istiyoruz? Kütüphanelere girmesini istediğimiz sanat tarihsel bir bilgi üretimini mi hedefliyoruz, sanatçıyı tanıtmayı mı, uluslararası görünürlüğünü artırmayı mı? Bu soruların yanıtları, basılı mı yoksa elektronik yayın mı yapılacağını, hangi dilde/dillerde olacağını, baskı adedini, tasarım özelliklerini, satış fiyatını ve dağıtım biçimini belirler.

Bir sanatçı için yapılacak kitap üzerine düşünelim: Kitap nerelerde dolaşıma girsin istiyoruz? Sanatçının işlerinin doğası nedir? Örneğin süreç odaklı çalışan bir sanatçı için yapacağımız kitapla figüratif heykeller üreten bir sanatçı için yapacağımız kitabı farklı hayal ederiz. Kitabın bu yapıtların ne tür okumalarını içermesini istiyoruz? Metin siparişlerini buna göre hayal ederiz. Telif bütçemiz kısıtlıysa belki sadece bir tane uzun yazı sipariş eder ama hakkaniyetli bir telif öderiz. Matbaa maliyetlerinin alıp başını gittiği bir dönemden geçerken kitabın birim maliyetini en baştan düşünürüz ki ortaya satın alınamaz bir yayın çıkmasın. Tasarımda arayışlara girilirken, cilt ve kâğıt kararları verilirken bu dengeleri bir bütün olarak gözetmek durumundayız.

Bazen de önceliğimiz metnin ve içeriğin okuyucuya/kullanıcıya en ucuz ve demokratik yolla ulaşmasıdır. Bu durumda illa basılı kitap üretilmeli midir yoksa öncelik içeriğin geniş bir kitleye erişimi midir? Büyük boy sanat kitaplarının içinde okunmamaya terk edilen metinlerden ziyade, okunabilir formatta yayınlar yapmak, basılıyla dijitali birlikte planlamak, basılı kitaplardaki temel metinlerin dijital alanda da paylaşılması, erişilebilir dijital arşivlerin oluşması, bugün hiç olmadığı kadar önemli.

Öte yandan çevrim içi yayıncılığın “bedelsiz” olduğuna dair ön kabulü de yeniden düşünmek gerekiyor: Kâğıt kadar pahalı bir doğrudan maliyetten bahsetmesek de kalıcı ve sürdürülebilir şekilde dijital depolama ve paylaşım alanlarının satın alınması/kiralanması, tasarım/kodlama maliyetleri, sosyal medyada var olmanın ve erişilebilirliği artırmanın reklam karşılığı gibi pek çok bütçe katmanını hesaba kattığımızda dijital yayıncılığın uzun vadeli maliyetinin hiç de azımsanamayacak bir yekûn tuttuğunu görüyoruz. Üstelik “sosyal medya” dediğimiz alanın da birilerinin kâr amaçlı ticarethanesi olduğunu, “kullanıcı” olarak buralarda bulunmanın kişisel verilerimizi ve içeriklerimizi bu ticarethanelerin hizmetine sunmak anlamına geldiğini, bu alan için üretilip yüklenen içeriklerin, takipçi veri tabanlarının büyük patronların kararlarına tabi olduğunu da unutmadan.

Çevrimiçi yayıncılığın “bedava” olduğu anlayışı, okurun da internette karşısına çıkan her bir içeriğin arkasındaki yatırımı ve emeği görmezden gelmesine sebep oluyor. Basılı olarak sunulduğunda karşılığını ödeyerek alacağımız bir derginin içeriğine bir tıkla erişebilmek, bu içerikleri paylaşarak yaygınlaştırabilmek harika. Severek tükettiğimiz bu içerikleri üreten yayıncılar, yayına devam edebilmek için kullandıkları fonlama araçlarını çeşitlendiriyorlar. Bugün örneklerini dinlediğimiz kitlesel fonlama, okur desteği gibi modeller yalnızca yayıncıların değil, okurların da ilgisini, katkısını bekliyor.

Neticede bu alandaki müşterek gayretimiz, sanat üzerine ve etrafında yazılanları okuyan, bu alanda söz söyleyen, sanat ve tartışma üreten kitleyi, dolayısıyla yaratıcılığın, fikir ve kültür üretiminin alanını genişletmeye yönelik. Ne mutlu ki bu alanda pek çok iyi, hakkaniyetli ve sürdürülebilir yapı/bağlam mevcut. Bugün burada beraberce ortaya koyduğumuz tüm tespit ve eleştiriler, bu iyi örneklerin çoğaltılmasını hedefliyor.

Bu ilk sempozyum ve buradaki bir aradalık, bu gayretin devamlılığı için önemli bir adım. Bugün bizi bir araya getiren, bunu bir “sempozyumlar dizisi” olarak planlayan, böylelikle sürekliliği de kurguya dahil eden Sanat Kritik ve Abdullah Ezik’e, kendi tecrübesini ve dertlerini paylaşarak tartışmayı zenginleştiren herkese çok teşekkürler.

(17 Aralık 2022)

İlkay Baliç’in kapanış konuşmasının bir bölümünü YouTube hesabımızdan izleyebilir, tamamını ise Spotify kanalımız üzerinden dinleyebilirsiniz.

*

İlkay Baliç, Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki Şehir ve Bölge Planlama lisans eğitiminden sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji yüksek lisansı yaptı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki Sivil Toplum Kuruluşları Yönetimi Programı’nı tamamladı. 2021’den bu yana Kadir Has Üniversitesi Kadın Çalışmaları Doktora Programı’na devam ediyor.

Kültür-sanat ve sivil toplum alanında çeşitli kurum ve projelerde araştırmacı, editör, programcı, yönetici ve danışman olarak yer aldı. Halen iletişim, yaratıcı içerik üretimi ve yayıncılık alanındaki çalışmalarını Emre Ayvaz’la ortak girişimleri olan Mümkün’ün çatısı altında sürdürüyor.