Hacı Manuil: Farklı Bir Cihan Harbi Anlatısı

Şehnaz Şişmanoğlu Şimşek

İstanbullu Rum yazar Thrasos Kastanakis (2000) tarafından 1956 yılında Atina’da yayımlanan Hacı Manuil romanı, Türkçede ilk kez Belge yayınları tarafından -muhtemelen Türkiyeli okurların ilgisini çekmek üzere- “Beykoz’da Neler Oldu?” alt başlığı eklenerek 1995 yılında yayımlanır (Kastanakis, 1995). Roman incelikle işlenmiş, etnisite veya din üzerinden biçimlenmeyen karakterleri, yarattığı atmosfer ve ustaca kullanılan motiflerle hem 19. yüzyıl gizemli şehir romanları geleneğine bağlanıyor hem de Cihan Harbi (Birinci Dünya Savaşı) döneminde geçen romanlar arasında özgün bir konumda yer alıyor. 

Romanın Yunanca kapağı

1901 yılında İstanbul’un Kurtuluş semtinde doğan Kastanakis, Yunanca edebiyatta 1930 kuşağı olarak bilinen (Demirözü, 2005) çoğu İstanbul ya da Anadolu kökenli yazar topluluğu içerisinde yer almaktadır. İstanbul’daki Fransız-Rum Lisesi’ni (Lycée National Francohellénique) bitirdikten sonra Paris’e gitmiş ve Sorbonne Üniversitesi Doğu Dilleri Bölümü’ne devam ederek 1967’deki ölümüne kadar burada kalmıştır (Ladoyianni, 2015). Geniş kitlelerle tanışması 1924 yılında yazdığı Prensler (Οι πρίγκηπες) romanı ile olur.

Thrasos Kastanakis

Yunanistan’daki asıl popülaritesi ise Hacı Manuil romanının 1984 yılında dizi film olarak çekilmesidir. Dizi, dönemi için Yunanistan’da en yüksek bütçeli yapım olarak değerlendirilmiş ve geniş bir izleyici kitlesiyle buluşmuştur. İstanbul’daki bazı çekimlerin yetkililerden izin alınamadığı için gizli olarak yapıldığı belirtilmektedir (Kriçiolis). 1965 yılında ise Fransız yönetmen Willy Rozier tarafından Les Chiens dans la Nuit (Gecenin Köpekleri) başlığıyla sinema filmi olarak çekilmiştir.

Les Chiens dans la Nuit Filmi Posteri

Yazar Beykozlu değildir ancak romanın sonuna yazdığı “Epilog” bölümünde, anlatıcı kimliğinden sıyrılarak kendi sesiyle konuşmaya başlar ve babasının ve teyzesinin Paşabahçe’de yaşamış olduğunu belirtir. Romandaki ayrıntılı Beykoz, Paşabahçe, Çubuklu ve Sultaniye betimlemeleri yazarla Beykoz arasındaki yakın ilişkiden izler taşımaktadır.

Hacı Manuil romanı Birinci Dünya Savaşı devam ederken 1916 yılında Beykoz Sultaniye’de çınarların altında karanlık bir gecede Hacı Manuil’in Paşabahçe Kaymakamı Beyazıt Bey’le karşılaşmasıyla ama aynı zamanda enfes bir Beykoz betimlemesiyle başlar: “Vakit çok geçti, gece yarısına yaklaşıyordu. Beykoz’dan aşağı inmekte olan bir atlı Sultaniye çınarlarına yaklaşıyordu. Sağında Boğaziçi’nin suları, geç çıkmış ayın ışığında kıpır kıpır oynaşıyor, karşı kıyıda, İ Steni’den Büyükdere’ye kadar yıldızlar gibi göz kırpıp duran birkaç ışık görünüyordu. Havada tertemiz tuzlu bir esinti vardı ve yazın sıcağında bütün gün kavrulmuş olan toprağın dışa vurduğu koku bu esintiye karışıyordu. Uzaklarda bir kayıktan Türkçe bir meraklidiko duyuluyordu.” (s. 5). Bu etkileyici Beykoz tasvirleri Hacı Manuil’in betimlemesiyle devam eder: “Atlı kişi düşünceli bir halde ilerliyor ve huzursuzca durmadan etrafına bakınıyordu. Aşağı yukarı kırk yaşlarındaydı, fesini öne ve yana yıkmıştı. Şakakları biraz ağarmıştı. Gözleri yorgunluktan değil daha çok görünmeden her şeyi görmek isteyen bir hayvanın gözlerini andırır şekilde yarı kapalıydı. Kırpık bıyığı, keçi sakalı, kalın dudakları, dolgun suratı, kırışık dolu dar alnı ve yüzünde soysuz adamların hilekâr ifadesiyle insanı titretiyordu” (5).

19. Yüzyılda Beykoz

Karaktere ilişkin bu ilk cümleden anlatıcının Tanrı anlatıcı olmasının ötesinde düşüncelerini ve duygularını okurdan saklamayan bir müdahil anlatıcı olduğunu ve Manuil’den çok da hoşlanmadığı hemen dikkati çekmektedir. Kaymakam, Hacı Manuil ile karşılaşmasından pek hoşnut değildir çünkü romana adını veren Hacı Manuil karakteri oldukça fakir ve zor geçen çocukluğunun ardından maddi durumunun düzelmesiyle birlikte yasadışı karanlık işlere bulaşmış, en yakın dostu kaymakamın yeğeni İbrahim ve ayak işlerine bakan Kör Ali ile birlikte adeta bir suç çetesi kurmuştur. İbrahim Berlin’de öğrenciyken Enver Paşa ile yakın bir dostluk kurmuş, dayısı Paşabahçe Kaymakamı olan Beyazıt’tan sonra kendisinin kaymakam yapılacağı söylenmiştir. Nitekim romanın sonuna eklenerek olay örgüsünün bütünlüğünü bozan “Epilog”da İbrahim’in Anadolu’ya geçerek Mustafa Kemal’in yanında savaştığı ama sonrasında İzmir Suikastı’nı düzenleyenler arasında yer aldığı için asıldığı belirtilir.

Hacı Manuil para ve iktidar elde etmek uğruna İbrahim’in nüfuzunu ve Kör Ali’nin hiçbir şiddetten kaçınmayan sadizme varan itaatkâr karakter yapısını kullanarak roman boyunca cinayetler işler, türlü entrikalarla kendi eşi dâhil birçok kadını tuzağa düşürür, karısından intikam almak için erkek kardeşi Aleko’yu öldürtür, birlikte olduğu kadınlara şiddet uygular, İbrahim ile birlikte düzenlediği komplo ile Beykoz’un en güzel konağı olarak betimlenen Zarafyanlar’ın konağına el koyar ve İbrahim’in de desteğiyle tuttuğu kiralık katil Muratis ile birlikte Paşabahçe Kaymakamı’nı öldürmekten suçlu bulunarak idam edilir. İbrahim ise Anadolu’ya kaçar.

Romanda Cihan Harbi yani Birinci Dünya Savaşı; cephelerdeki sıcak çatışmalarla değil Osmanlı başkentine yansıyan karışıklıklarla, İngiliz ve başka ajanların kol gezdiği Pera’daki bazı “şüpheli” eğlence yerleriyle, sağa sola Alman subaylarla baskın yapan Osmanlı polisinin varlığıyla ve çoğu zaman da Beykoz’un karanlık sokaklarında kolluk kuvvetlerinin yokluğunda ya da bizzat onların yasa dışı işlere bulaşmasıyla işlenen cinayetlerle kendini gösterir. Ama asıl farklılığı burada değil. Asıl farkı Cihan Harbi’nin “Milli Mücadele” ile yani “Kurtuluş Savaşı” ile araçsallaştırılmadan konu edilmesidir. Bu ne demek? Örneğin Sarıkamış yenilgisi başta Enver Paşa olmak üzere İttihatçı önderlerin cehaleti ve Türk milletine çektirdikleri; Çanakkale Zaferi ise “Milli Mücadele’nin prototipi ve Mustafa Kemal’de önderini bulacak ulusal bilincin kendini ilk defa görünür kılması” amacıyla ele alınmaktadır (s. 433). (Erol Köroğlu (2004), Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) Propagandadan Milli Kimlik İnşâsına) Hacı Manuil’de böyle bir göndermeye rastlamıyoruz. Elbette yazarın Rum kimliği onun Türk tarihyazımında “Milli Mücadele” olarak adlandırılan dönemi ve bu bağlamda Dünya Savaşı’nı farklı algılamasına sebebiyet vermiş olabilir ancak romanın söz konusu döneme farklı bir yerden baktığına dair bir ipucu daha var. Romanda Birinci Dünya Savaşı’nın anlatıldığı çoğu romanın aksine karakterlerin iyiliği ve kötülüğü etnisite veya din üzerinden tanımlanmaz. Hacı Manuil’in en iyi dostu Müslüman İbrahim’dir, bütün kirli işleri birlikte yaparlar, birlikte cinayetler planlarlar, roman boyunca anlatıcının ya da karakterlerin kimlik üzerinden ötekileştirici söylemine pek rastlanmaz. Manuil’in ne Aleko ne de kaymakam cinayetlerinin ardında bir Türk-Yunan çatışmasının izleri vardır. Roman anlatısını belirli bir milliyetçilik üzerine değil, milliyetleri ve dinleri aşan iktidar arzusu üzerine inşa etmiştir. Olay örgüsü, karakterler ve kapanış üzerinden şunu okuruz bu romanda: İktidar arzusunun ne milliyeti ne dini vardır, sadece yönetme ve tahakküm altına alma arzusudur bu. Neredeyse bütün karakterlerde bu arzunun izlerini görürüz ama en çok da Hacı Manuil’de.

Romanın diğer bir farklılığı Tanzimat ve Servetifünun romanlarında hoş vakit geçirmek için gelinen Beykoz ve mesire alanlarının bu romanda çoğunlukla kuytu köşeleriyle, gölgeli sokaklarıyla, merkezden uzak yapısıyla, karanlık bir atmosfer içinde betimlenmesidir. Bu tekinsiz atmosfer anlatı boyunca tekrar eden motiflerle güçlenir. Karanlık sular, karanlık gecede sessizliği bölen köpek havlamaları ve gece vakti Sultaniye’nin asırlık çınarları…Özellikle tarihi Sultaniye çayırının çınarları bu etkileyici atmosferde baş roldedir. Çınarlar aracılığıyla yazar karakterlerinin içinde bulunduğu psikolojiyi ustaca iletir. Romanda tekrarlayan diğer bir motif ise karanlığın tekinsizliğini ve romandaki gerilimi daha da arttıran köpek havlamaları ve ulumalarıdır. Ürpertici havlamalarıyla gecenin sessizliğini delen köpekler aslında İbrahim’in Çubuklu’daki konağında beslediği köpeklerdir ancak köpekten çok birer canavar gibi tasvir edilirler.

Romanın yazıldığı yıllarda Çubuklu semti-1963

Boğaziçi’nin pırıl pırıl suları da bu romanda dibi görünmeyen karanlık sulara dönmüştür; karanlık sular Manuil ve Kör Ali’nin öldürüp gece vakti denize bıraktıkları bedenleri saklarlar. Gecenin karanlığı, karakterlerin ruh dünyalarının karanlığı ve çevirdikleri karanlık işler romanda iç içe geçerek güçlü bir imgeye dönüşür.

Kastanakis, yarattığı bu tekinsiz atmosferle aynı zamanda edebiyat tarihi açısından karanlıkta kalmış İstanbul romanlarıyla da güçlü bir metinlerarası ilişki kurmaktadır. Söz konusu romanlar 19. yüzyılda İstanbul’da Yunanca olarak yazılmış “gizemli (apokrufa) şehir romanları” olarak isimlendirilen bir grup romandır (Gotsi 1997). İstanbul’un edebi temsilinde neredeyse hiç dikkate alınmamış olan hepsi İstanbul’da basılmış İstanbul konulu Yunanca romanları şöyle sıralayabiliriz: Petros Ioannides, Η Επτάλοφος ή Ήθη και Έθιμα Κωνσταντινουπόλεως (Yedi Tepeli Şehir ya da İstanbul’un Adetleri), 1855 (1866 yılında Atina’da Απόκρυφα Κωνσταντινουπόλεως /Istanbul Sırları başlığı ile yeniden basılıyor); Hristoforos Samarcidis, Απόκρυφα Κωνσταντινουπόλεως (İstanbul Sırları), 1868-69; Konstantinos Goussopoulos, Τα Δράματα της Κωνσταντινουπόλεως (İstanbul’un Dramları), 1888 ve yazımızın konusu olan Epaminondas Kiriakidis’in yine İstanbul’da yayımlanan  Πέραν Απόκρυφα (Pera Sırları) romanı (Gotsi, 1997, s. 12-16). Meşhur Fransız yazar Eugene Sue’nün Paris Sırları (1842-1843) romanından ilhamla yazılmış bu romanların özelliklerini Lambros Varelas, “Η Είκονα του Αστέος σε Ελληνικά Απόκρυφα Μυθιστορήματα του 19ου Αιώνα” (19. Yüzyıl Yunanca Esrarlı [Şehir] Romanlarında Şehrin Tasviri) başlıklı makalesinde şu şekilde sıralamaktadır: Şehrin nüfusuyla, binalarıyla, yapısıyla bir labirent olarak tasvir edilmesi, anlatı zamanının özellikle kanunsuzluğun kol gezdiği gece ya da gece yarısı olarak seçilmesi, mekân olarak batakhanelerin ya da ona benzer ortamların tercih edilmesi, toplumsal ve ahlaki yozlaşmanın ve çürümenin mekânı olarak şehrin temsili ve polis gibi kolluk kuvvetlerinin dokunulmazlığı.

Hacı Manuil romanında bu özelliklerin çoğu söz konusudur. Karanlık bir gece Paşabahçe Kaymakamı’na Sultaniye’nin çınarları altında rastlayan Hacı Manuil ile başlayan roman yine karanlık bir geceyarısı Hacı Manuil’in Sultaniye’de asılması ile sona erer. Beykoz’un ıssız sokakları romanda bu türden cinayetlerin işlenmesi için adeta ideal bir ortam olarak betimlenir. Bu cinayetlerin bazıları kanunsuzluğun kol gezdiği Beykoz’un ıssız sokaklarda bazıları ise Aleko cinayetinde olduğu gibi bizzat kolluk kuvvetlerinin mensupları tarafından işlenir. Hacı Manuil karısından intikam almak için zaptiyelere karısının çok sevdiği kardeşi Aleko’yu öldürtür. Aleko’yu öldüren polis Selim şu cümleyi kurar: “‘İşi bitirdik, yarın sabah erkenden polis, yani biz, ölüyü bulmuş olmalıyız.” (s. 203). Yalnızca cinayetler de değil Pera’daki eğlence yerleri de birer batakhane olarak betimlenir. Gizemli şehir romanlarının bir özelliği de şehrin, semtin sokaklarıyla, caddeleriyle, tarihi yapılarıyla son derece gerçekçi bir biçimde anlatılmasıdır. Bu açıdan da Hacı Manuil romanı Beykoz’un edebi temsilinde özellikle 20. yüzyıl başındaki Beykoz’un çokkültürlü sosyal yaşantısını yansıtması bakımından özgün bir konumdadır. Daha önce sözünü ettiğim tarihi Sultaniye Çayırı ya da bahçesinin yanı sıra Beykoz’daki tarihi kiliseler ve ayazmalar romanda özel bir öneme sahiptir. Ana karakter Hacı Manuil Paşabahçe’de oturmaktadır, romanda  “Paşabahçe’deki kilise” olarak söz edilen Aya Konstantinos ve Eleni Kilisesi, canı sıkıldıkça uğradığı kilise meydanındaki Sokratis’in kahvesi ve Beykoz’daki Aya Paraskevi kilisesi (1852) ve ayazması romanda sıklıkla geçen tarihi yapılardır.

Paşabahçe Aya Konstantinos ve Eleni Kilisesi

Romanın temel mekânı olan Beykoz’un 20. yüzyılın başında Müslümanlarla gayrimüslimlerin bir arada yaşadığı bir mekân olarak temsil edilmesi tesadüf değildir. Tarihi kayıtlar ve sözlü tarih çalışmaları hem romanın geçtiği dönem olan 1900’lerde (Özyalvaç 2020) hem de romanın yazıldığı dönem olan 1950’lere kadar (Alpman 2008) Beykoz’un çokkültürlü yaşantısına tanıklık etmektedir.

KAYNAKÇA

Alpman, N. (2008). Yüzyıllık Beykoz Hikayeleri. İstanbul: Beykoz Belediyesi Kültür Yayınları.

Demirözü, D. (2005). Yeniden Kurulan Yaşamlar. Ed. Müfide Pekin. Yunan Düzyazınında 1922 ve Göç içinde (s. 155-187). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Bilgi Üniversitesi.

Gotsi, G. “Η Ελληνική Μυθιστορία Αποκρύφων του 19ου Aιώνα [19. Yüzyıl Yunanca Esrarlı Romanlar]”, Αντί 641, 1 Ağustos 1997.

Kastanakis, T. (2000). Hacı Manuil. Atina: Estia.

Kastanakis, T. (1995). Hacı Manuil. Beykoz’da Neler Oldu? İstanbul: Belge Yayınları.

Köroğlu, E. (2004) Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) Propagandadan Milli Kimlik İnşasına. İstanbul: İletişim Yayınları.

Kriçiolis, T. Ασπρόμαυρα κι έγχρωμα: “Χατζημανουήλ.” [Siyah Beyaz ve Renkli: Hacı

Manuil] https://www.musiccorner.gr/aspromavra-ki-egchroma-chatzimanouil-119197/

Ladoyianni, G. (2015). Tο μυθιστόρημα του Θράσου Καστανάκη. Konstantinos A.

Dimadis (Ed.),Συνέχειες, ασυνέχειες, ρήξεις στον ελληνικό κόσμο (1204-2014) : οικονομία, κοινωνία, ιστορία, λογοτεχνία : Ε’ Ευρωπαϊκό Συνέδριο Νεοελληνικών Σπουδών της Ευρωπαϊκής Εταιρείας Νεοελληνικών Σπουδών Θεσσαλονίκη, 2-5 Οκτωβρίου 2014 : πρακτικά [Tebliğler: Yunan Dünyası’nda Devamlılıklar, Kesintiler ve Kopmalar (1204-2014] içinde (s. 275-287). Atina: Ευρωπαϊκή Εταιρεία Νεοελληνικών Σπουδών.

Lambros, V. “Η Είκονα του Αστέος σε Ελληνικά Απόκρυφα Μυθιστορήματα του 19ου

Αιώνα” [19. Yüzyıl Yunanca Esrarlı (Şehir) Romanlarında Şehrin Tasviri], http://openlit.teimes.gr/city/varelas.htm

Özyalvaç, Ş. P. (2020). 1840 Yılı Temettuât Defterlerine Göre Beykoz Kasabası’nın Fiziksel,

Sosyal ve Demografik Yapısı. Beykoz 2019 Sempozyumu Tebliğler Kitabı içinde (s. 123-137). İstanbul: Beykoz Belediyesi Kültür Yayınları.