Kral Salomon’un Bunalımı

Nedret Öztokat Kılıçeri

Kral Salomon’un Bunalımı

Yirminci yüzyıl Fransız edebiyatının en renkli ve en yetenekli yazarlarından Romain Gary kendine has mizahı ve sağlam kurgusuyla doğaya, yoksulluğa, sıradan insanın yalnızlığına eğildiği romanlarıyla ve sinema uyarlamalarıyla asla unutulmamış, demode olmamış bir yazardır.

Romana adını veren Mösyö Salomon 1970’lerde Paris’te yaşayan bir beyefendidir. Hayata bağlı, gönüllü, yardımsever ve diğerkâm kişiliğiyle ve yaptığı iyiliklerle “yaşanılır” dünya kurar kendine. Mösyö Salomon kadar, anlatıcı Jean’ın (sıradan) dünyasında dostluğun ve iyiliğin yüklendiği anlam, mizahla yoğrulmuş bu romanı daha da hümanist kılar. Tarihsel olaylara farklı açılardan bakmayı deneyen tipik bir Fransız romanı olarak tanımlayabileceğimiz kitabı okumaya başlamadan önce yazarının bir roman kahramanına yaraşır hikâyesine değinelim.

Romain Gary/Emile Ajar Arasında Kalmak

Romain Gary yirminci yüzyıl Fransız edebiyatının en ilginç yazarlarından biridir. Emile Ajar imzasıyla Koca Tembel, Onca Yoksulluk Varken, Yalan Roman ve Kral Salomon’un Bunalımı’nı yayımlamıştır.

Romain Gary yaşı ilerledikçe aşırı kaygılı, hastalık hastası kişiliği, paranoyaya varan kuşkuculuğu, dinmeyen kadın düşkünlüğüyle tükendiğini ve yazınsal üretiminin tıkandığını hissettiği bir dönemde Emile Ajar adıyla edebiyat sahnesinde var olmayı dener. Farklı bir sesle roman yazmak, farklı bir çehreyle edebiyat dünyasında var olmak Romain Gary’ye ihtiyaç duyduğu yeni soluğu getirecektir. Yeğeni Paul Pawlovitch’i de bu oyuna katar.  

Güney’de ufak tefek işlerle hayatını kazanmakta olan bu genç adam (Paul o sıralar otuz üç yaşındadır) seve seve bu rolü kabul eder: Bundan böyle sözleşmeleri, röportajları o üstlenecektir. Point dergisinde bir gazetecinin ikisi arasındaki bağlantıyı fark etmesi karşısında Gary çılgına döner ve inkâr eder. Ancak televizyon programlarında Emile Ajar bir stara dönüşmektedir.

1956’da, Afrika’da yaban hayvanlarının katlini konu edinen Cennetin Kökleri adlı çevreci romanıyla Goncourt Ödülü’ne layık görülen Roman Gary, 1975’te Emile Ajar imzasıyla yayımladığı Onca Yoksulluk Varken ile bir kez daha Goncourt ödülünü kazanınca işler sarpa sarar; yeğen Pawlovitch’in üzerindeki baskı artar. Romain Gary on beş gün Cenevre’de bir yere kapanır ve Yalan Roman’ı yazar: Bu anlatıda yeğen başkişi olarak kurgulanmıştır. 30 Haziran 1981 yılında Fransa Basın Ajansı -AFP tarafından yayımlanan bir basın açıklamasıyla Emile Ajar ve Romain Gary’nin aynı kişi olduğu Fransız kamuoyuyla paylaşılır ve yirminci yüzyılın belki de en ilginç edebiyat skandalı kayda geçmiş olur.

Émile Ajar

Aslında bu iki ad da yazarın gerçek adı değildir. Roman Kacew (Katzev) 1914’te Vilnius (Litvanya) adıyla bildiğimiz Wilno kentinde doğar; burada Yahudi mahallesinde büyür; babası kürk işi yapmaktadır. Oğlunun doğumunun hemen ardından Rus Ordusuna katılacak, sonra da kendisine yeni bir hayat kurmak üzere oğlunu ve karısını bırakacaktır.

Jérôme Dupuis’nin Lire Dergisi’nin 425. sayısındaki yazısından derlediğim bilgilere göre, savaş sırasında Polonya ve Rusya’da Yahudi olmanın tüm güçlüklerini yaşayan ana-oğul önce Moskova’ya, sonra Varşova’ya giderler. 1928’de Fransa’da Nice’e yerleşirler. Stalin dönemi öncesi Sovyetler Birliği’nin Yahudi mahallelerinin ardından, Nice’te başlayan yeni dönem yazarın hayatında dönüm noktası olacaktır. Romain adını alacak olan Roman başarılı kompozisyonlarıyla parlak bir öğrenci olacaktır.

Şehrin eski konaklarından gümüş takımlar alıp satarak hayatını kazanan anne (Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı bu göçmen kadının anısını yâd eden eşsiz bir metindir) oğluna düşkünlüğüne rağmen, hukuk okumak üzere Paris’e gitmesine ses çıkarmaz. Oysa yirmisindeki genç adam klasikleri, ceza yasasına tercih etmektedir. 1935’te bir dergide Romain Kacew imzasıyla yazmaya başlar. Yeni çıkan bir yasayla Romain Gary adıyla 5 Temmuz’da Fransız vatandaşlığına geçer, sonrasında: “Kanımda tek damla Fransız kanı yoksa da Fransa damarlarımda akıyor” şeklinde duygularını açıklayacaktır.

İkinci Dünya Savaşı’nda onu Londra, Cezayir, Hartum, Şam, Çad’da  (burada rastladığı fil avcısı ona Cennetin Kökleri’ni esinleyecektir) görürüz; savaş pilotluğu yapar, çok sayıda bombardımana katılır, hatta Picardie yakınlarında uçağını düşüren top atışlarıyla yaralanır; General De Gaulle’ün takdirine layık görülür, kendisine savaş nişanı ile “Kurtuluş” nişanı verilir. Barış döneminde Londra’dadır, ünlü gazeteci Lesley Blanch ile tanışır ve evlenir. 1945’te yayımlanan ilk romanı Education européenne(Avrupa Eğitimi) Fransa’da Albert Camus ve Joseph Kessel’in hayranlığını kazanır. Yavaş yavaş savaş havasından uzaklaşmaktadır.  

Sofya’da sefarette orta dereceli bir memurluk sayılan sekreterlik görevini üstlenir.  Dış İşleri’nde çalışmaya başlar. İkinci Dünya Savaşı’nda asker olan yazarlara “Özgür Fransa” diplomasisinde görev alma onuru verilmektedir. Diplomat yazarlar Paul Claudel, Jean Giraudoux ve Alexis Léger kadar olmasa da, buralarda Clark Gable tarzı bıyıkları ve şık giyimiyle göz doldurur.

Bulgaristan’dan Bern’e giden Blanch-Gary çifti İsviçre’de özgür bir yazma ortamı bulur. Tiyatro ve sinema alanında uyarlama ve yazma denemelerinden başarı elde edemeyince romanda karar kılan Romain Gary için yazı, kişiliğini göstermenin, kendini şımartmanın, ilgi çekmenin bir yoludur. New York’ta Birleşmiş Milletler Basın ataşeliğine atanan R. Gary burada Marlene Dietrich ve Truman Capot’la tanışır. Buradan Bolivya La Paz’a atanır. 1956’da Cennetin Kökleri ile Goncourt Ödülü’nü kazanır, Paris’e dönüşünde tüm gözler ondadır artık. Bu romanda anlattığı kaçakçıların avladığı filler Yahudi katliamının bir imgesi gibi de okunmuştur.

Diplomatik hayatının son görevi Los Angeles Başkonsolosluğu çok hoş bir sürpriz ile birlikte gelir: Romain Gary Amerikalı oyuncu Jean Seberg ile tanışır. 22 yaşındaki genç kadın 46 yaşındaki bu yakışıklı konsolostan hoşlanır. Arthur Miller- Marilyn Monroe tarzı medyatik bir çift olurlar. 1963’te Korsika’da evlenirler ve oğulları Diego doğar.

Hastalık hastası, depresif, asabi, dağınık, paranoyak, kadın meraklısı, sürekli vasiyetini yazıp duran zor kişiliğine rağmen Gallimard’ın gözde yazarıdır ve gayet iyi kazanır. Bazı romanlarını doğrudan İngilizce yazar, bazı romanlarının haklarını sinema yapımcılarına satar, Charles de Gaulles her yeni yapıtını kutlamaktadır. Bu başarılı çehrenin gerisinde ise hep bir statü sıkıntısı vardır. Ne Malraux’dur, ne Camus ne Primo Levi, o sadece Gary’dir.

Renkli bir diplomat, çok kazanan bir yazar olması Roman Kacew’i rahatlatmayacaktır; kendi olmamaktan yorgundur; 1974’te Koca Tembel romanıyla Emile Ajar’ı yaratarak yazarlık krizini iyileştireceğini düşünür ancak hem yayıncısı Gallimard’ı hem de eleştirmenleri kandırmış olsa da, Mercure de France’ta yayımlanan romanın (bir milyon satış yapar) başarısı onu memnun eder. 1975’te Onca Yoksulluk Varken’inGoncourt ödülünü almasına kadar oyun devam eder. Kral Salomon’un Bunalımı 1979 tarihlidir.

J. Dupuis’nin deyişiyle yazarın “cehenneme inişi” başlar. Yeğenine artık söz geçiremez; paranoyası dayanılmaz boyutlara ulaşır; liyakat nişanlarının geri alınmasından korkar; Özgür Fransa’nın gurur veren yüzü değildir artık; bir süredir alkolün pençesindeki Jean Seberg Paris’te bir arabada ölü bulunur; Romain Gary uzun süredir almakta olduğu antidepresanların ve kadınlarla maceralarının dozunu artırır. 2 Aralık 1981’de yatağına uzanır ve Smith &Weston’unu ağzına dayayarak hayatına son verir.

Bir Cömertlik Hikâyesi: Mösyö Salomon

Emile Ajar imzasıyla yayımlanan Kral Salomon’un Bunalımı sıradan insanların hayatına tatlı mizahla yaklaşan tarzıyla Gary/Ajar külliyatının en ünlü anlatılarındandır. 1978 yılında Paris’te geçen olay örgüsü, zengin bir beyefendi ile o sıralar taksicilik yapmakta olan Jean’ın bir gün Mösyö Salomon Rubinstein’ı taksisine almasıyla başlar. Mösyö Salomon ondan şoförlüğünü üstlenmesini ister ve Salomon Rubinstein’ın Jean’ın patronu olmasıyla, romanda geçen olaylar okura aktarılmaya başlar.

Hazır giyim pantolon tüccarı olarak uzun bir süre çok iyi para kazanmış, seksenini geçtiği ve işini tasfiye ederek emekli olduğu dönemde Salomon Rubinstein Paris’in iyi bir mahallesinde bulunan geniş dairesinin girişini beş kişilik gönüllü grubuna açar. Günün her saati ve geceleri yalnızlıktan bunalan çaresiz kişilerin telefon çağırılarına cevap veren gönüllülere arada kendisi de katılmakta, onlara bir ses olmaktadır. Destek verdiği SOS Gönüllüler Derneği aracılığıyla kimsesi kalmamış kişilere sunduğu yardım bununla sınırlı değildir; arada sırada kimsesiz yaşlı beylere ve hanımlara özel şoförüyle armağanlar yollamaktadır. Bu görevi üstlenen Jean’ın da gözlemlediği gibi, “dünyayı taşımak” her gün biraz daha zorlaşırken Mösyö Salomon yardım ederek, ortada gözükmeden birilerine göz kulak olduğunu hissettirerek bu yükü, dünyanın onda açtığı “bunalım”ı hafifletmeyi seçmiştir (s.11).

İşte, seksen küsur yaşlarında sıradan bir adamın kendini karşılıksız yardıma adaması genç ve gündelik işlerle hayatını kazanan anlatıcı Jean’ı etkiler: Mitik bir insanla karşı karşıya olduğunu daha ilk karşılaşmalarında anlar: “Harun Reşit kılık değiştirip halkın arasına karışır, sonra da hak edenlere iyilikler yağdırırmış. İyice sezinliyordum ki, her türlü umudu aşacak biçimde başarılı olmuş bir hazır giyimciyle karşılaşmamıştım yalnız, özel bir adamla karşılaşmıştım” (s.12).

 Aslında bu “vericilik” ilk bakışta, genç ve günü yaşayan Jean ile arkadaşları Chuck ve Tong için kafa karıştırıcıdır. Mösyö Solomon’un yardımseverliğini, bencillikle, ilgi çekmekle, geçip giden zamana kafa tutmakla açıklamaya çalışırlar. Sonunda Mösyö Salomon’un Yahudiliğinde karar kılarlar: Tanrı’nın her şeyi, en başta da insana verdiği hayatı onun elinden alan düzenini protesto etmektir. Jean’ın ev arkadaşı Chuck’ın dediği gibi: “Tanrısıyla kişisel ilişkileri bulunduğunu kafana koymadan anlayamazsın bu moruğu. Tartışıyorlar işte, verip veriştiriyorlar birbirlerine. Çok Tevrat’vari bir tutum onunki. Hristiyanlar Tanrıyla ilişkilerinde hiçbir zaman ağız dalaşına dek götürmezler işi. Yahudiler götürür. Karı koca kavgalarına girişirler onunla.” (s.23).

İyilik yağdırırken teşekkür istemeyen” (s.30) bu yüce gönüllü beyefendi “yalnız kalmış” kimselere ya da “hayattan alacaklılar”a karşı Tanrı’nın yerine getirmediği görevi “vekâleten” üstlenmektedir. Yine Chuck’ın dediği gibi “Kral Salomon Tanrı’ya ders vermek için girişmiş bu vekillik işine. Mösyö Salomon’a göre, Tanrı’nın ilgilenemediği şeylerle ilgilenmesi gerekirmiş, kendisi de olanakları bulunduğu için vekâlet ediyormuş” (s.31). İlk bakışta Romain Gary/ Mösyö Salomon arasındaki otobiyografik bağı düşünsek de, ilerleyen sayfalarda, yazar, kahramanını tarihe tanıklık ettirir. Kitlelerin ölümünden birey olarak “muaf” kalmanın o kadar da rahatlatıcı olmadığını Salomon Rubinstein’ın ağzından duyarız.   

Binlerce kartpostallık albümünde, örneğin, Birinci Dünya Savaşı’nda cephelerden eşlere, sevgililere yollanmış kartpostalların sahiplerinin ve ailelerinin yaşadığı acıya yabancı olduğunu söyler Mösyö Salomon: “Bense hiçbir zaman hiç kimsemi yitirmedim. Almanlar zamanında öldürülen altı milyon Yahudi arasında kimsem yoktu benim, uzak akrabam bile yoktu. Anam babam bile öldürülmedi. Hitler gelmeden, zamanından önce, adam gibi öldü ikisi de. Seksen dört yaşındayım, ama üzülecek hiç kimsem yok. Sevdiği birini yitirmek korkunç bir yalnızlık, ama hiç kimseyi yitirmemiş olmak daha da korkunç bir yalnızlık” (s.24). Çok ince bir ironinin de katıldığı bu söylemle “savaş” ve “hayatta kalma” izlekleri aslında tüm romana yayılan hayat görüşünü de örnekler. Kurban ve celladın olmadığı sahneleriyle de geçmiş, anlatılmaya değer.   

Bu alçakgönüllü hayat dersinin can alıcı bir örneği de ilkokul mezunu, meymenetsiz bulduğu suratını her an okura anımsatmaktan çekinmeyen iri yarı, yirmilerindeki genç Jean kişiliğinin roman boyunca üstlendiği “yardım sağlayıcı”lıktır. Hikâyenin anlatıcısı, yer yer argo, çokça da sokak dilini kullanan Jean, Fransızların saygın sözlükleri ve bu sözlüklerde yer alan tanımlara olan merakıyla, gündelik dilde yeri geldikçe geçen “değer-kavramlar”ın anlamsal içeriklerini hatırlatmak istercesine, sık sık sözlük tanımlarına başvurur. Sözlük maddeleri arasında gezinerek, saflıkla doğrulamak ister yaşadıklarını ve gözlemlediklerini: Örneğin “iyilik”, “kırılma”, “tanrı”, “aşk”, “gözyaşı”, “yaşlılık” ve daha nice sözcüğün tanımlarına başvurarak metni kuran izleklerin neredeyse dökümünü verir.

Jean’dan söz etmişken, roman içinde birden çok “ad”la çağrılması (Jeannot, Marcel Kermody) yazarla bu kişi arasında bir benzerliği akla getirir. Eski şarkıcı Cora Lemannaire iri kıyım, güçlü kuvvetli Jean’dan Marcel Kermody adıyla Edith Piaff’ın Marcel Cerdan’ı gibi bir kahraman yaratmak ister. En anaç zamanlarında ise ona Jeannot Lapin (Jano’cuğum) diye hitap eder. Jean ise, ufak tefek itirazı olsa da, zaman içinde bu adları kabullenerek, hatta sonlara doğru sahiplenerek, “iyilik” işinde, Mösyö Salomon’un cömertliğinin bir parçası olmaktan gayet memnun, “görevlerini” yerine getirir.

Jean’ın “görevleri” arasında Mösyö Salomon’un çok eskilerden tanıdığı realist şarkılar döneminde şöhreti yakalamış, ancak uzun zamandır yalnız yaşayan Cora Lemanaire’e çiçek ve şekerleme götürmek, onu gezdirmek de vardır. İkisi arasında, ara ara yaşlı kadın- genç erkek ilişkisinin de cilveleriyle gelişen dostluk, romanın sonlarına doğru Jean’ın patronu Mösyö Salomon ile Matmazel Lemanaire’in arasını bulma çabasıyla tatlı ve hınzır bir ton kazanır. İki yaşlı karakter arasında eski ve kapanmamış bir aşk-meşk dosyasını tamamına erdirmek üzere Jean’ın tatlı kurnazlıklarla giriştiği arabuluculuk gayretleriyle romanın sonlara doğru belirginleşen tatlı mizah güçlenir.

Her şey sanki bize hayatın acımasızlıkları, çözümsüz kalan dertleri, kayıpları ya da asla giderilmeyecek özlemleri karşısında alçakgönüllü, sade ve saf bir niyetle, başka türlü düşünülebileceğimizi anımsatıyor. Çünkü hayatla ilişkimiz bireysel ve toplumsal düzlemlerde sürekli bir şeyleri sorgulatıyor. Jean’ın sevgilisi Aline’e dediği gibi “Kimi zaman bana öyle geliyor ki, yaşam bize borçlanıyor, ama borcunu ödemek istemiyor. Ve öyle bir an geliyor ki, Matmazel Cora gibi, iş işten geçtiğini, yaşamın borcunu hiç mi hiç ödemeyeceğini sezmeye başlıyorsun, işte o zaman bunalıma toslayıveriyorsun. SOS’te Kral Salomon’un bunalımı diyoruz biz bunun adına.” (s.141).

Elli yıl öncenin Paris’inde bir meydanda buluşmak üzere postaya verilmiş bir kartın bildirdiği saat ve yerde bulunarak, bir demet kırmızı gül bırakan Mösyö Salomon artık yaşamayan sıradan insanlara saygı duruşunda bulunur. Mösyö Salomon’u tam da bu özelliğiyle ilk kez Tahsin Yücel’den fakültede dinledim:  Bu ayrıksı ve özel kahramana hocamın sevecen yaklaşımını asla unutmadım. Tanıdığı bir yaşlı beyefendiyi anlatır gibi anlatmıştı. Sonraları, hemen her yaz hocamın bu kitabı okuduğunu öğrendim.

Sel Yayıncılık’ın gözden geçirerek yayına hazırladığı Romain Gary/Emile Ajar romanlarının tekrar okurla buluşması Fransızların bu renkli yazarını tanımak için eşsiz bir fırsat. Roman, hayatla aramızdaki “borç” ve “alacak” konusuna değinir. Kitabı çeviren Tahsin Yücel’e Fransız edebiyatının ne çok kahramanını borçlu olduğumuzu, onlarcası arasında Gary/Ajar’ın Salomon’unu bize armağan etmiş olduğunu düşünmek için de güzel bir fırsat.

Notlar:

Emile Ajar, Kral Salomon’un Bunalımı, Çeviren Tahsin Yücel, Sel Yayıncılık, Mercure de France, 1979, Sel 2015.

Jérôme Dupuis, “Saga: Les mille et une vies de Romain Gary”, s.34-38, Lire, no: 425, Mayıs 2014.