Karl Ove’nin Mucizeleri ya da Karl Ove Hakkında Konuşmalıyız

Şebnem İşigüzel

Kendisini anlatmaktan öte ne yazabilirdi? Malum, onu meşhur eden, berbat ismine tezat güzellikte “Kavgam” serisinde kendisini anlatmıştı. Öncesinde yeterince dikkate alınmayan iki kurgu kitap. En başından şahidim: Bir şey yapmak istiyordu ama ne? Kendisinden yola çıkıp basit sıradan şeyleri anlatır gibi görünüp derin iç dünyalara dalıyordu ya da dağcıların yaptığı gibi bir çivi çakıp zirveye yükseliyordu.

Baştan alırsak: Onu okuyarak, küçük kızını götürdüğü doğum günlerine gittim ve münasebetsizin tekinin ona şöyle dediğini işittim:

“Hey Karl Ove geçen gün senin kitabını gördüm.”

Görünürde bir şey yok değil mi? O zaman cümlenin devamını dinleyin, sonradan kendisi de harika romanlar yazan, fena halde hakkı yenen eski karısının buna cevabını:

“Eee aldın mı bari?”

Münasebetsizler freni patlamış araçlara benzerler, durduramazsınız. Satır arasındaki münasebetsiz de öyleydi ve gayet soğukkanlı şöyle bir şeyler geveliyordu:

“Yoo almak istediğim başka kitaplar vardı.” 

Ben dururken şeyi almanız ya da şu dururken beni almanız gibi. Karl Ove’nin yerinde olsam ben de kızımın doğum gününde unuttuğu ayakkabıları geri almak için dönmezdim. Onu bütün kalbimle anlıyordum. Böyle şeyler kalple anlaşılır zaten. Neredeyse on üç yıl önce kendisini dünyada edebiyat fenomenine dönüştürecek serinin başlangıç cümlesindeki gibi: “Kalp için hayat basittir. Atabildiği kadar atar. Sonra durur.”

Karl Ove Knausgaard gücünü hislerinden, sezgilerinden alan bir yazar. Öte yandan sağlam bir mantığı var. En önemlisi iyi bir edebiyat okuru. Söyleyin, Anne Carson seven kaç kişiyiz? Bunların hepsi yazmak için önemlidir. Bu arada yazabilme hayali kuranlar onu mutlaka okumalı. Yerini bulamadığını düşünenler, hayal kırıklığı içinde kıvrananlar, kendisine inanıp hak ettiği yerde olmadığına inananlar ya da hiçbirisi; tek istediği hûşu içinde yazmak olanlar.

Bana kalırsa Karl Ove’nin tek istediği, en azından başlangıçta istediği, kutsal kitaplardaki gibi bir çıkış yolu bulmaktı. Kutsal kitaplar lakırtısını boşuna etmiyorum. İki kitabı yayınlanmış, ne yazacağını bilemeyen memnuniyetsiz bir yazarken anadiline çevrilen İncil’e danışmanlık yapmış. Umarım uydurmuyorumdur ve eğer uydurmuyorsam bu bilgiyi boşuna vermiyorum: Türkçe’de yeni yayınlanan Gökteki Kuşlar, adından bağımsız bu zamanın küçük kutsal kitabı gibi. Hepsinden önemlisi siz bu satırları okurken yayınlanmış olacak The Morning Star’ın müjdecisi.

Buraya geleceğiz ama müsaadenizle dönmek istediğim bir yer var:

Serinin ikinci kitabında ne yazdığının ne yazacağının daha doğrusu ne yaptığını bilemez halinin keşfini yaptığını an. Sayfa 79’daki “Tamamıyla muazzam bir hisle dolmuştum’la” başlayan satırlar.

Serinin son kitabı Son’da yazar kimliğiyle ilgili anlattığı, yine, beni etkileyen bir şey daha. Bu defa bir tatil anısı: Laf olsun torba dolsun diye gezilen satılık devremülk, sorulan meslek ve nihayetinde bükülen dudaklar gibi.

Hoş, bu arafta olma hâli ne ünlü ne değil, edebi fenomen olma durumunda da peşini bırakmıyor. Sözgelimi, Brezilya’ya bir edebiyat festivaline giderken küçük oğlunun kusması karşısında hostesin takındığı tavır. Bir de çocuklar ve bitmek tükenmek bilmez ev işleri, çocukların karınlarının doyurulması, boşaltılan ya da doldurulan makineler, katlanan çamaşırlar, ömür tüketen market alışverişleri, kol uzatan puset itmeler, çocuk yıkamalar ve çocuk uyutmalar. Yazarken yoruldum, okurken yoruldum çünkü ben de herkes kadar bu işlerin ortağıydım.

Buraya kadar ne anlattım?

Kimilerine göre hiç! Kimilerine göre bana sirayet eden şeylerden söz ettim. Kimilerine göre basitmiş gibi görünen ama yaratılması zor inceliklerden. Karl Ove Knausgaard’ın yaptığı da böyle bir şey işte. Ya anlarsınız ya anlamaz ama mutlaka bir şey size dokunur.

Bana kalırsa onun için “Zamanımızın Proust’u,” diyenler haksız değil.

Şebnem İşigüzel & Karl Ove Knausgaard
Fotoğraf: Şebnem İşigüzel

Proust’un romanını teslim ettiği ilk yayıncı Fasquelle’in red cevabına iliştirdiği rapordaki gibi, “712 sayfanın sonuna geldim ama bu roman neyin nesi anlamadım. Bu yazar ne yapmaya, nereye varmaya çalışıyor? Bütün bu satırlar ne anlama geliyor? Anlayan beri gelsin!”  türünden bir talihsizlik yaşamak istemiyorsanız, Karl Ove hakkındaki düşüncelerinizi gözden geçirin dermişim. Şaka.  Zamanımızın “değişik” anlatıcısını naçizane keşfedin derim.

Gökteki Kuşlar’a gelince, hakikaten yine oraya gelemeyip ortak yazarlık özelliğimizi söylemeden edemeyeceğim: Fişe takılır gibi yazmak. Sanırım ikimiz de masamızın başına geçtiğimiz an kaldığımız yerden devam edip kapılar yumruklanana kadar istediğimiz gibi istediğimiz kadar yazabiliyoruz. Bizim ilhamımız bizi bekler, biz onu değil. Lavabo değiliz tıkanalım, kalem değiliz tükenelim. Abartıyorum.

Elbette o daha şanslı, doğru iklimde yelkenlerini rüzgarla doldurmuş gidiyor. Üretkenliğin nirvanasında. Hoş, o da yolun başında ne yapacağını bilemez halde kalakalmış bir süre. Edebi şöhreti sonuna kadar hak ettiği gibi hakkını da veriyor. Deli gibi yazıyor.  Öte yandan dünyanın hay huyu içinde yazdığını söylemek haksızlık olur çünkü derin bir iç görü sahibi, hakikatli bir sessiz. Hiç kuşkusuz sizin hayatınız çok daha ilginç olabilir. Ama anlat desek bir yere varamazsınız çünkü hiçbirimizde bu cesaret yok, güç yok, iç görü yok. Bakın gönlünüz kırılmasın diye kendimi kurban ettim, hiçbirimiz dedim.

Sıradan şeyler büyüleyici olabilir. Karl Ove bunun ispatı. Gökteki Kuşlar da öyle. Sıradan, kendi halinde görünen şeylerin mucizesini yazarken bana Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Fahim Bey ve Biz’deyazdığı şu satırları hatırlatmadı değil: “İnsanlar, birbirlerinden uzun mesafelerle ayrılmış yıldızlar gibi, kendi hususî boşlukları içinde dönen, hepsi yalnız, hepsi mahrem ve başkalarına kapalı bir dünyadır.”

Gökteki Kuşlar’ın kadın kahramanı bu zenginliğin tezahürü.

Bu kitabında geçmiş yok. “Geçmişin insafına kalmak dayanılmaz bir şeydir,” der Leader ve ben şimdiki andan sapan bütün yazarlar için bunu düşünürüm. Freud ise münasebetsizlik denizinde boy verir: “Histerikler çoğunlukla hatıralardan muzdariptir.” Bunca yazdığında, kendi geçmişinde dolanan Karl Ove için böyle bir yakıştırma yapamayız. Sadece kurmaca eseri Gökteki Kuşlar’da bugüne ve hatta şimdiki zamana demirlemiş olmasından dolayı şaşkınız. Bu kadar kısa yazmasından da. Ancak bu bir buluşun kitabı. Zihnine gelip konan ve küf gibi büyüyecek olan yeni romanının hatta serinin müjdecisi, söyledim. Bu kitapta olağanüstü şeyleri nasıl konu edeceğinin yolunu, dayanağını bulmuş. “Spoiler vermeyinciler” mızmızlanmasa (oysa olagelenin ne olduğundan çok nasıl olduğu önemlidir) daha fazlasını söyleyebilirim. O zaman şu kadarını söyleyeyim: Zihnimizin, algılarımızın, beynimizin, bazı sağlık sorunlarıyla bize oynayabileceği oyunlar, bu yazdığım kılıfıyla var kitapta. Kahramanımız hemşire ve onun hayatında öylesine bir bilgi, tecrübe olarak. Oysa yeni roman bu olağanüstülükler üzerine kurulu. Yani benim için bu kitap sevdiğim bir yazarın karda bıraktığı izlerini görmek gibiydi. Kafasından geçenleri görmek. Keşfine tanık olmak.    

Dahası var: Bu kısacık romanda Turgenyev’in Avcının Notları’ndaki umut hissi var. Çehov’un kuzeye de pek yakışan sükuneti var, kaderi sessizce karşılayışı, kabullenişi var. Derin bir iç dünya, sıradan dünya işleri ve insani gerçekler, mükemmel gerilimler var.

Karl Ove külliyatına nereden isterseniz oradan başlayabilirsiniz. Bence onun büyüleyici taraflarından birisi de bu. Bu vesileyle onu dilimize kazandıran şahane çevirmenlerine teşekkür edelim: Ebru Tüzel ve Haydar Şahin’e. Bu külliyatı sırtlanıp götüren ve biz edebiyat okurlarıyla buluşturan Monokl Edebiyat da teşekkürü hak ediyor. Editör Rasim Emirosmanoğlu ve düzeltmen Ayşegül Ergül Aslan’ı da unutmak istemiyorum. Sosyal mecradan şahidim, kalplerini verdiler. Yaptığım aptalca kadraja girmek için eğilme nezaketini gösteren Karl Ove’yle bir fotoğrafımı şuraya bırakıyorum. Kadı kızında olabilecek tek kusuru kahramanlarına kafa sallattırıp durması olabilir ancak anladığım bu bir kuzeyli geleneği. Son olarak: Her kitabı bir yazarlık gösterisi.