.

İst-topia: Romanlarda İstanbul- Oktay Rifat’ın Bir Kadının Penceresinden Romanında Ruhu İstanbul Boğazı Bir Kadın

Esin Hamamcı (esin.hamamci@sanatkritik.com )

Fikriye Yücesoy (fikriyeyucesoy@gmail.com)

Oktay Rifat’ın Bir Kadının Penceresinden[1] romanı 1975 yılında İstanbul’da, çoğunlukla Çengelköy sırtlarında, yoksul muhitlerinde geçer. Romanın başkişisi Filiz, Bedri ile evli, üç çocuk annesi bir kadındır. Mutsuzdur çünkü evliliği, yaşamı onu her yerden kuşatıp bunaltmakta ve ‘kadınlığını’ keşfedip tadını çıkaramamanın eksiliğini hissetmektedir. Eşi Bedri Batı özentisi[2] hayat görüşleriyle Filiz’in sürekli kendisini yetersiz hissetmesini sağlarken ülkede yaşanan, evde yaşanan her sorunun sebebini azgelişmişliğe bağlar. Her konuyla ilgili bir fikri olan ve sadece kendi fikirlerini önemseyen, kendi sesini duymayı tercih eden Bedri kusursuz bir “mansplaining”[3] sembolüdür. Bedri, Filiz’in mutsuzluğunun önemli bir nedeni olduğunu roman boyunca kanıtlar. Filiz, Bedri’nin arkadaşı Selim’le tanıştığı güne kadar da kendisini kuşatmış bu boğucu hava içinde devinmektedir. Selim’i ilk gördüğü andan itibaren merak etmeye başlar, onu tanımak ister. Bu mümkün de olur, roman Filiz’in Selim’le olan kaçamak ilişkisi üzerinden devam eder. Filiz bir yandan, kendisini çok defa aldatmış olan Bedri’yi aldattığı için içten içe bir tatmin hissetse de toplumsal kabullerle kendini yargılamaktan da kurtulamaz. Fakat bütün bunların dışında Filiz’in kendi kadınlığı, varoluşu-var olamayışı üzerine düşünmeye başladığı kısımlar zengin tartışmalara kapı açar. Bu arada, Rifat’ın eserinde Türkiye’nin o dönemki politik gündemine de değinildiğini ama bizim çalışmamızın kapsamı itibariyle bunlardan bahsetmeyeceğimizi belirtelim.

Romanın giriş kısmındaki önsözde belirtildiği üzere 70’lerin haleti ruhiyesinden, tartışmalarından romandaki olaylar da nasibini almıştır. Bu noktada eser en başından itibaren “az gelişmişlik”e odaklanır. Az gelişmişlik hem kente hem de karakterlere sinmiştir. Öyle ki yürümekten giyinip kuşanmaya, alışverişten sanata, bilime, politikaya her alanda kendini hissettirir. Bu konu, toplumun alt ve üst yapılarıyla belli bir yaşam düzeyinin kültürüne dair izler barındırır.

Azgelişmişlik “medeniyete” özgü tüketim araçlarına sahip olamamak ve kentte yaşama biçimleri gibi sorunların da kaynağı olarak belirir. Örneğin, bir akşam Bedri’nin entelektüel arkadaşlarıyla ettikleri sohbette azgelişmişlik ve kent ilişkisi şöyle çıkar karşımıza:

Romancılar, ozanlar, tiyatrocular vardı aralarında. Yine böyle içilen, konuşulan, sigara dumanından göz gözü görmez olduğu bir akşam Filiz, oturdukları bodrum katının az güneş gördüğünü söyleyecek olmuş lafın arkası alınamamıştı. Gözlüklü biri:

– Biz daha göçebelikten kurtulmuş sayılmayız. Bize kentlerde yaşayan bir toplum gözüyle bakılamaz, demişti.

– Köydeki evin çadırdan farkı ne? demişti karşıda oturan uzun saçlısı, biri bez, biri kerpiç. Bir gereç farkı sadece.

– Topkapı Sarayı’na bakın, demişti başka biri, bir yap bütünlüğü var mı? Birer ikişer gözlü köşkler, kerpiçleştirilmiş sultan çadırları.

Sağdan soldan sesler yükselince:

– Topkapı Sarayı yan yana dizili çadırlardır, diye bağırmıştı.

Bedri lakırdıya karışmış, gecekondularda oturan İstanbullulara şehirli gözüyle bakılamayacağına, kanalizasyonsuz, susuz, yolsuz, derme çatma evlerden kurulu mahallelere şehir, bu mahallelerde oturanlara şehirli denemeyeceğini anlatmıştı.

– Ev bir alettir, demişti. Biz bugün bu modern aleti kullanacak aşamada değiliz.[4]

Gecekondularda oturan İstanbullulara şehirli gözüyle bakılamayacağının anlatıldığı bu paragraf, kanalizasyonu, suyu, yolu olmayan yerlerin tanımlanması noktasında önemlidir. Buralar kentin bir uzantısı değil, ondan bağımsızdır ve burada yaşayanlar yine bu alandan uzakta tutulmuştur; endüstrileşmenin bölgelerin yanlarına konuşlanan gecekonduları ve tarım alanlarını “köy” sayar. Dönemin Yeşilçam filmlerine de konu olmuş altyapı ve konut sorunları, modernleşmenin getirdiği ağır yükün taşınamamasıyla baş gösteren problemler görüldüğü üzere Rifat’ın eserinde de karşımıza çıkar. Fakat, Filiz daha iyi yaşam koşulları sunan bir evi arzularken Bedri’nin evi “bir alet” olarak görmesi iki karakterin yaşam farklılığını yansıtan güzel bir örnektir. Filiz hem kendisi hem çocukları için güneş gören, geniş, ferah evlere imrenir çünkü ev onun yaşam kurduğu, nefes aldığı, günün çoğunu geçirdiği mekandır. Gönlüne göre bir hayatı olmayan Filiz’in evi de evin eşyaları da içine sinmez; bu nedenle evin eşyalarını eşyadan çok bir tiyatro dekoruna benzetir, “tam bir verimle katılmazlar yaşama” diye düşünür.[5] Ev içi emekçisi olan Filiz’in emeği de -arzuları gibi- eşi tarafından hiç görülmez. Bedri ise bir gazetede yazılar yazar, çeviriler yayınlar. Eve çoğu zaman geç gelir, evde sınırlı vakit geçirir ve evin ihtiyaçlarını gidermekle ilişkisi sadece Filiz’e para vermekten ibarettir.[6]

Bir Kadının Penceresinden’de ev geçmişle şimdiyi birleştiren bir ara formdur. Filiz’in odasında, mutfağında geçirdiği vakitlerde “şimdi”sinde geçmişe dair izlenimler, düşünceler ve duygular yakalarız. Sık sık geçmişi düşünür ve eski ile yeni arasında bağlar kurar. Rifat’ın romanında bu tekniği kullanırken kullandığı yöntem ise denizi akışkan bir işlevde tutmasıdır. Filiz’in zihni geçmişi hatırladıkça “penceresi” geçmişe açılır ve denizle bağlantılı yerleri düşünür. Böylece iki zaman arasında deniz/su gibi bir akışkanlık kurar:

Üsküdar iskelesi bütün ayrıntılarıyla gözünün önünde. Derken Üsküdar iskelesiyle ilgili anılar. Babasının eski günleri anlatışı. “Burada bir mahallebici vardı,” diye gösterdiği yer. Eli parmaklıkta Bedri’yi bekleyişi. Hepsi, her şey bir arada. Vapurlar, vapurlar! Beşiktaş’ta hep birlikte çay içtikleri kahve.[7]

Filiz’in nesnelerle ilişkisi de eski-yeni karşılaştırması üzerinden çıkar karşımıza. Büyüdüğü evde olmayan ev aletleri ve kocası sayesinde kullandığı aslının yerine geçen “Batı icadı” aldatmaca bulyonlar üzerine aklından şunları geçirir:

Doğru dürüst bir aile içinde büyümedim ben. Elbise dolabı yoktu benim büyüdüğüm evde, sandık vardı, yüklük vardı. Havagazı yoktu, maltız vardı. Yeşil sabunla bulaşık yıkardık biz, kalaysız bakır tencerede. Bu bulaşık tozları sonradan çıktı. (…) Bedri hor görüyordu maltızı.[8]

Bedri’nin Amerikan pazarlarından alıp getirdiği bir et suyu komprimesi attı içine. Alman malıydı, Knorr marka. (…) İnanmamıştı Filiz bir işe yarayacaklarına. Bu hapın içine et olarak, et suyu olarak ne sığar! Ama bir kez deneyince şaşırıp kalmıştı. (…) Lezzeti veren et suyu değil, koku. Tıpkı naylon torbalarda satılan, ağızda şeftali, çilek, limon tadı bırakan kokulu şekerler gibi. İçine çilek, şeftali, limon koymuyorlar ya, bir koku damlatıyorlar, hepsi o kadar. Bunun da içine et suyu esansı damlatıyorlardır. Tuhaf bir icat doğrusu! Müslümanlık, Türklük, azgelişmişlik, Batı uygarlığı bir yarışa kalkıyor, bu üstünde inek kafası resmi olan hap kadar paketin alüminyum kağıdını yırtarken. Batı uygarlığı önde götürüyor yarışı. (…) Yine de Filiz’in içinde bir yer var ki inanmıyor, kuşkuda, pusuda. …[S]en tut et suyu esansıyla oyalan! Paranın gözü kör olsun! Çoluğun çocuğun nafakasıyla oynayanlar unmasın![9]

Filiz her bunaldığında, olduğu yerlere her sığamadığında İstanbul Boğazı’nın o an nasıl olduğunu düşünür. Filiz’in ruhu Boğaz’la özdeşleşmişitir; kendisi nasılsa veya nasıl olmak istiyorsa Boğaz’ı da öyle düşünür. Mesela kafasında kocasıyla ilgili, evle ilgili türlü sorunları evirip çevirirken birden aklından şunlar geçer:

Deniz uzakta. Son vapur Karaköy’e dönmüş, iskelenin babasına gıcırdayan bir halatla bağlanmıştır. Söndürmüştür ışıklarını, sallanır usulca. Kim bilir nasıldır oraları bu saatte! (…) Haliç ve çürük yosun kokusu. Sabahçı kahvelerinde sabahı bulmak için uyuklayan garipler, yolsuzlar, işsizler gibi bir gözü açık uyuyan İstanbul’un gittikçe hafifleyen, ama hiç durmayan gürültüsü ve Filiz’in içinde bu gürültüye denk gelen bir mırıltı.[10]

Evden kentle olan temas arasında “deniz” akışkan bir halde salınır. Haliç’e açılan zihinle birlikte akla gelen çürük yosun kokusu, Filiz’in içinde bir gürültü, “İstanbul mırıltısı” başlar. Bu ses ise gündüzden kalmadır. Yani aydınlıktan. Deniz ve kent aydınlık, ışıltılı, ev ise karanlıktır. Böylece Filiz’in gözlerinde bir “bakış” belirir. Bu bakış ise “elini bir türlü üzerinden çekmeyen geçmiş”in tortusudur. Erenköy semti romanda lüks, güzel apartmanların ve yeni arabaların olduğu bunun yanı sıra sokaklarından lağımlar akan bir yer olarak anılır. Burada da lağım kokusu öne çıkar. Romanda kentle özdeşleşen sembollerden kokunun yanı sıra bir diğer unsur müzik olduğunu söyleyebiliriz. Müzik, yabancılık, utanma gibi duyguları hatırlatan bir duyguya dönüşür:

İşte bu boş ve sessizlik dolu zamanın arasından, uzaktan, çok uzaktan, belli cinsten bir şey. Kulak kesildi. İki parmağının arasında, pirinçten çıkardığı bir darı tanesi, gözleri bir noktada, dinledi. Yalnız olduğu için, dinlemekten de duygulanmaktan da çekinmiyordu. Oysa her zaman Bedri’nin, çocukları susturarak radyodan nasıl izlediği böylesi parçaların önünde hiçbir tavır takınmamayı yeğlerdi… Bir yabancılık ki değme gitsin! Bütün bu yabancılık duyduğu şeyleri kendinin yapabilmesi için gerekli gücü, atılımı bulamıyordu kendinde. Tam böyle olduğu da söylenemez. Güçsüzlükten çok utanca benzeyen bir duyguydu bu. Bir tok gözlülük belki de. (46).

1970’ler Kanlıca
(Kaynak: Onedio)

Kendi iç sesiyle Boğaz’ın gürültüsünün devinimini birlikte hisseden Filiz, içinin sıkıldığı günler Boğaz’ı köpüklü sularıyla hayal eder:

Deminki bulutlu hava değişmiş, esinti durmuştu. Filiz başını dışarı uzatmasa da anlıyordu bunu. Belli ki artık yaprak kıpırdamıyor dışarda. Boğaz daha bir süre köpürerek akar, sonra yavaş yavaş o da durulur.[11]

Selim’le olan ilişkisinin suçluluğu içindeki Filiz, Bedri ile çok vakit geçirmek istemediği bir gün komşularının akşam oturmasına geleceğini öğrenince iyice huzursuzluk hisseder ve içinin huzursuzluğu yine Boğaz imgesine yansır:

Havalar yaz, günler uzun, akşam olmak bilmiyor. Dışarıda bir rüzgâr başladı az önce. Boğaz kudurmuştur şimdi, köpürerek akıyordur.[12]

Boğaz, acımasız Boğaz, durgunluğuna vardı mı dışarda! Gece rüzgâr kalınca yoğunlaşır, kararır, çarşaf gibi yayılır. Yıldız ışıkları seçilir içinde. Akmaz artık, şapırdar rıhtımda. Bir düştür. Düşlere götürür.[13]

Belki de kimseye göstermediği kendi iç salınımlarıyla bu kadar rahat paralellik kurabildiği için Boğaz’ı bir yerde evi gibi düşünür:

Filiz’in gecesi Boğaz’ın gündüzüydü belki. Durgundu su ve usulca soluyordu. Akıntıya ters düşen anafor suları hazla yayılıyordu kıyıya. (…) Baktı suya, baktı. Konuşuyormuş gibi geldi su ona.

-Asıl evimiz bu.[14]

Filiz, Boğaz’la kurduğu özdeşliğin farkındadır:

Ya Boğaz! Asıl o durup dinlenme bilmeyen akıntıda eğliyordu gönlünü. O Boğaz’a gidemezse Boğaz ona geliyordu. Evin içindeydi. Bulaşık yıkarken yanındaydı, çocuklara çıkışırken ya da kocasıyla konuşurken yanında.[15]

Boğaz’da alttan alta dip sularının aktığını biliyordu, ama kendi dip sularını tanımıyordu.[16]

1973-Kuzguncuk-Nakkaştepe’den Boğaziçi Köprüsü, İstanbul.
(Kaynak Onedio)

Selim’e duyduğu yakınlığı fark etmeye başlayan Filiz, bu duyguyu öyle kolayca kucaklayamaz ve kendi değişimine direnir. Daha sonra Selim’le olan ilişkisinin ona verdiği huzurla Boğaz’ı hayal etme biçimlerindeki değişikliği de fark ederiz. Henüz duygularıyla barışık olmadığı o ilk zamanlarda, Bedri, Bedri’nin arkadaşı Nüvit, Selim ve Filiz bir iskle meyhanesinde otururlarken Bedri, Nüvit ve kendisinin Boğaz insanı olduklarını, Selim’in Boğaz’ın eski hallerini bilmediğini düşünür. Boğaz da her şey gibi değişiyordur, Filiz’in bildiği gibi kalmıyordur. Bu değişimi biraz nostaljik bir kederle aklından geçirir Filiz:

Boğaz’ın bu yakası sönük alabildiğine. Yollar açıldıkça, beton yığını apartmanlar dikildikçe ediliyor içine Boğaz’ın. Üçü de Boğaz’ın adamı. (…) Boğaz, beyazpeynirin, salam dilimlerinin, zeytinin yanında ayrı bir tabakta. Şu boş sarı melamin tabakta işte. Oysa eskiden, yıldız porseleninde, dilinmiş karpuz kavun tepsisinin, kara dut tabağının yanında dururdu. Zaman o sular gibi aktı gitti.[17]

Selim’le olan sevişmelerinde, yakınlığında Bedri ile hiç hissetmediklerini hissederken Boğaz yine Filiz’e eşlik eder:

Bir rüzgâr esiyor karayelden, çıldırıyor Boğaz. Hışırdıyor derisi, Selim yatarken üstüne. Balıklar dipte kaçışıyorlar kovuklarına.[18]

Filiz, İstanbul’u tüm canlı formlarıyla birlikte duyumsar. Mesela, çocukluğunun geçtiği Bulgurlu’yu, Dudullu’yu anımsarken böğürtlenleri, fıstıkları da hatırlar[19]; yaşadığı yer olan Çengelköy sırtlarını da çınar ağaçlarını, sakızağaçlarını aklındaki haritaya kaydetmiş olarak bilir.[20] Vapurla önce Kuzguncuk’a sonra Üsküdar’a doğru Selim’le buluşmaya Üsküdar’da bir eve giderken Boğaz’da yaşadığını düşündüğü bütün canlıların farkındalığıyla ilerler denizin üstünde:

Vapurun altında olduğunu biliyordu Boğaz’ın. Dibe doğru inen, indikçe derinleşen suyun üstündeydi. Balıklar geçiyordu altından. Kimi pervane sesinden uzaklaşırken, kimi uzakta, bu çalkantının kendine ulaşamayacağını bildiği için telaşsız yoluna gidiyordu, kimi yem bekliyordu pusuda, kimi kovuğunda dönüyor, kimi süzülüyordu. Bir gün balıkçı tablalarına dizilecek şimdinin başıboş balıklarıydı bunlar. (…) Midyeler, karidesler, istiridyeler, pavuryalar, yengeçler, denizsalyangozları, şeytanminareleri, denizanaları ve denizbitleri. Sazlar akıntı boyunca bükülüp dibe yaslanıyorlardı. Dip çalkantısından kopan yosunlar savruluyordu anaforda ve ak bir köpük kalıyordu vapurun ardında. Filiz, sevgilisiyle buluşmaya bu gizli yaşamın üstünden kayarak gittiğini biliyordu.[21]

Filiz’in duygularının “dip suları” ile Boğaz’ın suları birleşir. Onun duygu dünyası Boğaz’ın sularında akmaktadır. Kendi benliğini bu sularda aramakta olan bir zihindir. Çocukluğunun geçtiği Bulgurlu’ya sık sık yüzüne döner. Burada Boğaz’ı dinler. Boğaz’da kendine ait bir “mırıltı” bulur. Boğaz’ın silüeti de değişmektedir.  Yollar açıldıkça beton yığını apartmanlar dikilmektedir. Artık “sönük “leşmektedir. Yaşam İstanbul’da zordur ancak insan Boğaz’da şöyle bir akşamüstü dolaşmaya çıksa, üç beş kişi görse, vapura gelse kendine gelmesine yeter, diye düşünür.

Bu noktada ilginç bir karşılaştırma daha yapmak mümkün; Filiz bu kadar kapsayıcı iken, yaşamış olduğu ve yaşamakta bulunduğu yerlerdeki bütün yaşam formlarını hissetmeye çalışırken Bedri dışlayıcıdır. Çiçeklere milliyet atfedip onlarla milliyetine göre ilişkilenir; yalnızca “biz”den olanların bir yeri olsun ister:

Görürüm boğaz bahçelerinde tek tük bir kalıntı gibi manolyalar vardır, diyor Bedri. Bizim ağacımız değildir manolya. (…) Mimoza, manolya! Üstelik Fecr-i âti şiiri bu. Ben olsam dut dikerim bahçeme, Osmanlı inciri dikerim. Üsküdar’ın yoksul semtlerinde manolya ya da mimoza gördünüz mü hiç![22]

Romanda meyhane gibi eğlence yerlerinden çok sık bahsedilmese de Çiçek Pasajı’ndan, Büyükdere’deki Agop meyhanesinden, zamanında var olmuş Kumkapı’daki güzel meyhanelerden bahsedildiğini okuruz. Çengelköy’deki açık hava sinemasının yanı sıra Üsküdar’daki sinema metinde eğlence amaçlı kullanılmamış olsa da mekân tarifi için birkaç kere geçer; Üsküdar iskelesine yakın bir yerlerde olan Bizans aslanı da aynı şekilde birkaç kere geçmektedir. Denizin yanı sıra Beyoğlu semti de romanda önemlidir. Burası her dönemin eğlence merkezidir. Rumlar, meyhanecilikte önemlidir, ancak Rumlar buraları terk edip gideli meyhanecilik de bitmiştir. Eğlenmek için gittiği Beyoğlu’nu gençliğindeki ve şimdiki haliyle karşılaştırır:

Bundan yirmi yıl önce; güzel yerler vardı Kumkapı’da, Büyükdere’de, daha el altında Asmalımescit’te. Kapıları açık dururdu ve tezgahta içenler sokağın bir parçası gibi dikilirler kaldırıma yakın. On on beş kişiden fazlasını almayacak kadar küçük yerler, basık, sigara dumanıyla yüklü. Afyon çekmekle birdi rakı içmek. Daha öncelerine yetişmemişti Bedri. Bohemi, Anadolu Pasajı’nı, Cenyo’yu görmemişti, bir rakı ufak tabaklarda kırk türlü mezenin verildiği meyhaneleri. Rumlar gidince meyhanecliik de ölmüştü. Ama onun gençliğinde meyhane meyhaneydi yine.[23]

Bir Kadının Penceresinden romanı çoğunlukla Çengelköy sırtlarında yoksul mahallelerinde geçse de Boğaz’ın Filiz’e hep eşlik etmesiyle bol bol Boğaz havası aldırır okuyucuya. Bunun yanı sıra alışveriş için, açık hava sineması için Çengelköy’e de iner Filiz ve romanda Çengelköy’le de ilgili anlatımlara rastlarız. İskeledeki yalı camilerinden, yalılardan, çay bahçesinden, tarihi çeşmeden ve asırlık çınar ağaçlarından bahseder. Erenköy’deki lağım sularının lüks arabaların yanından sokakta aktığını anımsarken oturdukları muhitte lağım sularının yeraltından denize gidiyor olmasından ötürü kendini şanslı hisseder. Fakat denize yapılan bu muamelenin neticelerine de rastlarız, komşuları Murat Bey deniz çok pislendiği için artık Boğaz’da denize girilemediğinden, denize girmek için Ege taraflarında yer aldıklarından bahseder.[24]

Maddi olarak zorlu yaşam şartlarının yanı sıra bir kadının duygusal devinimleri içinden okuduğumuz roman İstanbul’la hem 70’lerin politik, ekonomik atmosferi içinden hem de Filiz’in kadınlığını hissetme çabası içinden ilişki kurar. Filiz’in içinden geçirdiği şu cümlenin her zaman geçerliliğini koruduğunu not düşerek bitirelim:

Ustalık isteyen bir işti İstanbul’da yaşamak.[25]


[1] Oktay Rifat, Bir Kadının Penceresinden, İstanbul: YKY, 9. baskı,  2022.

[2] Filiz’in Bedri’nin düşüncelerini kafasında evirip çevridiği kısım, Bedri karakterinin Batı ile ilişkisine güzel bir örnektir: “… Bedri’nin bir düşüncesini geveliyor kafasında. ‘Azgelişmiş bir toplumun yurda yalnız makine ve endüstri malları sokması yetmez, diyor Bedri, sözgelimi Batılı biçimde sevişmeyi de getirmesi gerekir. Başka bir deyimle ruh ithali de zorludur.’” A.g.e., s. 124.

[3] Coşku Çelik, Feminist Bellek web sitesinde, “mansplaining”in Oxford sözlüğünde yapılan tanımlamasının çevirisini şöyle veriyor: “[B]ir erkeğin bir kadına herhangi bir şeyi ondan daha iyi bildiğini ve anladığını düşündüğünü gösterecek biçimde açıklama yapma pratiği”. Mansplaining’le ilgili daha ayrıntılı bilgi için bknz: Coşku Çelik, “mansplaining”, https://feministbellek.org/mansplaining/ (son erişim tarihi: 17.12.2022).

[4] A.g.e., s. 18.

[5] A.g.e., s. 23.

[6] Filiz bazen “Bedri ölse” diye içinden geçirse de hemen akabinde “Bedri ölürse köpekler güler halimize” diye düşünüyordu. Rifat, Filiz’in komşusu Ermeni Madam Seta karakteriyle de kocalarının ölümüyle maddi imkanlardan yoksun kalan ve perişan olan kadınların haline değinmiştir. Bknz., a.g.e., s. 48-51.

[7] A.g.e.,  s. 38.

[8] A.g.e., s. 13.

[9] A.g.e., s. 56.

[10] A.g.e., s. 20

[11] A.g.e., s. 46.

[12] A.g.e., s. 164.

[13] A.g.e., s. 174.

[14] A.g.e., s. 177.

[15] A.g.e., s. 181.

[16] A.g.e., s. 62.

[17] A.g.e., s.74.

[18] A.g.e., s. 169.

[19] A.g.e., s. 28.

[20] A.g.e., s. 39.

[21] A.g.e., s. 156.

[22] A.g.e., s. 172-173.

[23] A.g.e., s. 70.

[24] A.g.e., s. 36.

[25] A.g.e., s. 192.