.

Görsel Sanatlar İzleğinde Estetik Mekân Kavramı

gorsel-sanatlar-ızlegınde-estetık-mekan-kavramı

Ahmet Özbek

Plastik sanatlardan sinemaya kadar çok geniş bir alan görsel sanatların konusu olabiliyor.  Görsel sanatların alanı, denge ve düzen kurma anlamında ortak özellikler taşır. Sözgelimi, sinemasal ya da teatral görünümün, bir resimsel ve de fotografik kompozisyonla ilişkisi ilgi çekici bir ayrıntıdır. Yüzeysel olan ve olmayan mekân değerlendirmesi söz konusu olduğunda, sanatsal bir “alan düzenleme çalışması” da çoğu zaman resimden esin ve matematiksel yapı alır. Resim eğitimi almış ama sinema üzerine de düşünen ve yazan biri olarak, çağdaş sinemanın en büyük adlarından olan, bir anlamda yeni dalga sinemacısı olarak tanımlayabileceğimiz Alain Resnais’nin (1922-2014) “Last Year at Marienbad” (Geçen Yıl Marienbad’da) filminin mekânsal düzen anlamında çok önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Karşılaştırmalı olarak bir yüzey, bir üç boyutlu alan, bir de sinemasal mekân düzenlemesini örnekleyelim: Ünlü Japon sanatçı Katsushika Hokusai.

(Resim 1)

(1760 -1849), derinliksiz bir yüzey ve mekandaki boşluğu kapsayan düşünsel ve biçimsel izleği, düşünsel/matematiksel anlamda dengelerken (resim 1) Alain Resnais, sözünü ettiğimiz filmde (Last Year at Marienbad) geniş bir alanı, fotografik anlamda olduğu gibi plastik anlamda da düzenlemiştir ve felsefi açıdan da tanımlamış ve görüntülemiştir. Olaya bu şekilde bakarsak görsel olan bütün sanat alanlarının ortak özellikler gösterdiğini söyleyebiliriz. Resnais’nin, “Last Year at Marienbad” adlı filminde, bir Land art çalışmasını andıran biçimde, geniş bir bahçeye, insanlar ve bitkilerden oluşan objeler yerleştirilirken, yapılan düzenlemenin, plastik dengesi dışında başka bir anlamı daha vardır: Görselde görüleceği gibi, insanların gölgesi vardır bu karede; ama bitkiler ve cansız diğer nesneler gölgesizdir (resim 2).

(Resim 2)

 Burada da kavramsallığın ve felsefenin plastik sanatlarla paralel gittiğini, yedinci sanatla da derin bir bağ kurduğunu görebiliriz. Bu olay sanatlar arasındaki yakın ilişkinin bir görüntüsüdür. Biçimsel, felsefi ve aritmetiksel olarak var olan sanat, modern anlamda da çağa tanıklık etmek, çağın önüne geçmek gibi bir kaygıyı -hangi dönemde yaşıyor olursa olsun- öne sürmek, incelemek ve sonuçlandırmak zorundadır. Leonardo Da Vinci ya da Renoir mükemmelciliği değildir burada gözlenen; bu olayla ilgili sorulacak akıllıca soru, “yaratıcının zekasının hangi çağı yaşadığı”dır. Görselliği destekleyen diğer sanat dallarının varlığı da apayrı bir konu. Çünkü geometri ve aritmetik ve de kamera-vizör bağlamı dışında, fonetik alandan, şiirsel alandan, roman sanatından da çok şey almak zorunda bütün sanat alanları. O zaman modernliğin işlevini ön plana alma düşüncesini, Balzac‘ın “soylunun yükü ağırdır” söylemiyle birleştirmek yanlış olmaz. Modern sanatın günümüzdeki bazı örneklerini burada ortaya teorisiyle birlikte koyarsak, çağa tanıklık etme anlamında, ülkemizde ve dünyada açılan pek çok serginin de yaratılan yapıtların da pek anlamlı olmadığı gerçeği ile karşı karşıya kalabiliriz.

Şiirsel gerçekçiliğin görsel sanatlardaki izleri:

Kanımca en içe dönük sanat olan şiir, görüntüsellik de içermesi gereken bir alandır; felsefi yapı da taşıyan önemli bir sanat dalıdır. Altın Kesim’in romanda, felsefede kullanılmasının özetini, bir Murathan Mungan şiirinde de Sylvia Plath yapıtında da “görüntü çizen” bir anlamda inceleyebiliriz. “Sahtiyan” şiirinin (Murathan Mungan, 1981), dizeleri okundukça, bizi içine çeken bir görsellik içerir. Ama moderndir, biçimi ve felsefesi itibarıyla. Bir şark hikayesinin, aşiret destanının, bir hayvan derisinden yola çıkarak düş gücünü kamçılar biçimde anlatımıdır söz konusu olan; on üç bölümden oluşan bu destansı şiirde.Bu şiirin özelliği, on üç bölümün birbirine bağlanmasında hiçbir tempo sorununun ortaya çıkmayışıdır. Orhan Pamuk romanlarında ise çağın biraz ötesi gösterilir. Yani bir tür “gelecekçi” yapı söz konusudur bu romanların biçimsel özünde. Özellikle “Yeni Hayat”ta bu belirgin biçimde görülür ve bu roman bir anlamda kavramsal bir biçimsel özellik de taşır.

Asıl konumuz olan görsel sanatlara geçersek şiirsel gerçekçilik ustası Sinemacı Marcel Carne (1906-1996) yine çağının çok ötesinde bir görüntüsel izlek sunar bize. Mekân da, hikaye de teknolojik eksikliklere rağmen, görüntü kurmada usta işidir; çok eski bir çalışma olan”Les Portes De La Nuit” (Gecenin Kapıları) adlı filmde (resim 3) Carne, düşünceyi, savaş ortamındaki bir Paris mekanına çekmeyi başarmıştır, felsefi diliyle. Tabii ki burada sözü edilen dil görsel mekânın dili değil. Felsefi anlatımı örneklerken bu tür değerli yapıtlar da söz konusu olabiliyor ve olmalı da.

(Resim 3)

Çağın, yapıtları kavramsal yapı içeren sanatçıları içerisinde, kanımca ilgiye değer bir isim olan, düşünsel estetiği ve felsefeyi kuramcı olarak düşünüp/uygulayan bir başka isim; Benoît Maire (resim 4), sözü edilen kavramsal dili bir üst alana taşırken, teknik olanaklar dışında düşünsel birikimleri, içinde bulunulan alana aktarır. Ama burada yine anlamlı olan mekân kullanımıdır öncelikle. Fikir, fikrin düşüncede ve çağdaş zekada yeşermesi, sonunda da felsefi bir görünüm olarak izleyiciye sunulması. Buradaki sunum sözcüğü, sergileme ya da pazarlama anlamı taşımıyor; biliyoruz ki anlık gösteriler anlık silinmelerle de sonuçlanır ve bazen “bellek=sanat” olur.

(Resim 4)

Kazimir Malevich (resim 5) ise kendi dilindeki sanatsal yapıyı, dönemimizden önceki yılları kapsayan, soyut-geometrik çalışmalarında, yüzeyselliğe taşıma kaygısındadır. Tabii ki biçimsel denge burada salt yüzeyde var olmuştur. Burada mekânın hacimsel yapısı yaratım dışında bırakılarak çeşitli biçimlemelerle anlam yaratmada kullanılırken, düşünsel ögelerin de imgelemde anlamlı bir görüntü çizebileceği apaçık görülebilir.

(Resim 5)

Buna göre şunu söyleyebiliriz: Kavramsal bir şiir, aynı zamanda görsellik de taşıyabilir, tıpkı görsel bir yaratım ve sergilemenin şiirsel özellikler taşıması gibi. Bütün görsel olan sanat dallarının; bakış açısını dengelemek, derinlikteki objeyi yakalamak, geniş ya da dar alanlarda yeni ve çağdaş anlatım dilleri yaratmak gibi görevleri varsa, bunların rastlantısallığa bağımlı olması değil; bütün sanat alanlarını ve felsefeyi kapsayan derinliğe sahip olması gerektiği gerçeği ortaya çıkar. En azından çağın sanatına modern bir bakış açısıyla bakmanın gereği bu.