Gaye Boralıoğlu’nun Dünyadan Aşağı Romanında Baba-Oğul Çatışması

Şüheda İrtegün

Aile, toplumu oluşturan en küçük yapıdır. İnsanlığın var olduğu günden beri bu yapı da varlığını sürdürür. Dolayısıyla insanlık tarihinin uğradığı tüm değişim ve gelişimlere şahit olmuş ve onlarla değişmiştir. Bu değişim; kültürel, yapısal, biyolojik, psikolojik, ekonomik gibi sınıflara ayırılabilir. Ailenin gelişimini, genellikle anne-baba-çocuk belirler. Bireylerin hangi sınıftan bir aile yapısının içine doğdukları ve bu sınıfa mensup ebeveynleri ile kurdukları ilişkiler karakter gelişimine büyük ölçüde etki eder. Dolayısıyla ebeveynlerden birinin yaptığı hatalar yahut sergilediği problemli davranışlar, en çok çocuğu etkiler. Edebiyat, yıllarca bu iletişimden beslenmiştir ve hala beslenmeye devam etmektedir. Romanlarda babanın kurduğu otoritenin, hatalı davranışlarının aile bireylerine etkisi yahut bu figürün yokluğu sıkça işlenir. Geleneksel aile modelinde baba bir otoriteyi temsil eder. Yaptırım gücü son derece yüksektir, iktidarı her daim elinde bulundurmak ister. Ancak geçen zaman ve değişen toplum yapısı ile birlikte bu yapı aşınmaya uğrar, giderek değişir ve yeni şekiller alır.

Modern aile modelinde, bu otoritenin yerini; daha şefkatli, ev içi sorumlulukları paylaşan, ılımlı bir baba figürü alır. Geçen zaman, birçok şey ile birlikte toplumu da değiştirir. Değişen toplum yapısı da en çok bireyi etkiler. Gelenekten moderne geçiş sürecine ayak direyen birey aynı toplum yapısı içinde çeşitliliğe sebep olur. Bu çeşitlilik ise zaman içinde bazı çatışmalara yol açar; geleneksel bir aile yapısında yetişmiş baba ile modern çağın ortasına doğmuş oğul…

Söz konusu çatışmaya ilk olarak Tanzimat Dönemi’nde rastlanır. Bu dönem romanlarında karakterlerin yetimliğinden sıkça bahsedilir. Babanın yokluğu, baba arayışı zamanla yerini bu otorite ile çatışmaya bırakacaktır. Tanzimat Dönemi’nden sonra yazılan ve günümüze kadar gelen birçok romanda bu tema görülür. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Orhan Pamuk gibi yazarların romanlarında; baba arayışı, baba ile çatışma, babanın otoritesini devam ettirme temaları işlenmiştir. Gaye Boralıoğlu’nun, 2018 yılında yayımlanan Dünyadan Aşağı adlı romanının konusu da bu bağlamı içerir. Romanda üç kuşak arasında yaşanan baba-oğul çatışması görülür. Bu çatışma, babanın yokluğundan değil otoritesinden kaynaklanır.

Bu çatışmalar, edebiyata malzeme sağladığı kadar psikanalize de konu olmuştur. Sigmund Freud’un kurucusu olduğu psikanalitik teori Oedipus kompleksi; kendi cinsinden ebeveyni devre dışı etme konusunda çocuğun beslediği dürtü ve fantezilerdir.

Fotoğraf: t24

Dünyadan Aşağı’da, Ali Cemal’in; babası Hilmi ile yaşadığı çatışma bu bağlamda değerlendirilmeye uygundur.

Bu bildiride, Dünyadan Aşağı bağlamında baba-oğul ve erkeklik meselesine, Dünyadan Aşağı romanındaki baba-oğul ilişkisine ve bu ilişkinin psikanalitik bağlamda değerlendirilmesine yer verilecektir.

Psikanaliz, Oedipus, Dünyadan Aşağı

Freudyen psikanalizde oğul, babasını kendisine rakip olarak görür ve ona karşı yok edici bir nefret besler. Ancak bir yandan da içinin derinliklerinde babasına sevgi de duyar. Çatışma ilk olarak burada başlar. Oğul, sevgi ve nefretin çatışmasını ilk önce kendi içinde yaşar. Bu çatışma, ya babaya duyulan hayranlıkla onun izinden gitmeyle ya da onu rakip olarak görüp baba iktidarını ele geçirmeye çalışmakla sonuçlanır. Bu durum kimi zaman suçluluk duygusu olarak tezahür eder ve baba tarafından iğdiş edilme korkusu başlar.[1]

Freud, dünya edebiyatının üç önemli eserinin üzerinde durur; Kral Oidipus (Sophokles), Hamlet (Shakespeare) ve Karamazov Kardeşler (Dostoyevski)… Ona göre, bu üç eserde baba katilliği konusunun işlenmesi herhangi bir tesadüf değildir. Bu üç eserde de öldürme eyleminin nedeni “kadın çevresinde dönen cinsel rekabet”tir. Bu neden en açık biçimde, konusunu Yunan mitolojisinden alan Kral Oidipus’ta verilir. Yunan Sophokles’in oyununda kahramanın babasını öldürmesindeki nedeni bilinçsiz ve “akıl erdirilemeyen bir yazgının zorunluluğu” olarak tanımlar. [2]

Freud, sanatçının yaratma eylemi dâhilinde bilinçaltının ne derece etkin olduğunu belirlemeye çalışır. Sanatçıyı, ruhu hasta birine benzetir çünkü sanatçı; bilinçdışına ittiği özlem, nefret, sevgi gibi birçok duyguyu esere yansıtır. Bu yönüyle psikanaliz ve edebiyat arasında bir ilişki kurar.

Mademki yazarı yazmaya iten, açığa vuramayıp bastırmak zorunda kaldığı isteklerdir, o halde bunlar bir yolunu bulup kılık değiştirerek kendilerini eserde belli edeceklerdir; tıpkı hepimizin rüyalarında kendilerini gösterdikleri gibi. Bundan ötürü bir sanat eserine, yazarın bilinçaltında kalmış isteklerinin, korkularının v.b. sembollerini taşıyan bir belge gibi bakabiliriz.[3]

Dünyadan Aşağı, bir oğulun intikam hikâyesidir. Ali Cemal, hayatı boyunca babasından nefret etmiş bir oğuldur. Babasının otoritesini reddeder, gelenekçi normlarla savaşır. Yaşamını yazarak kazanmaya çalışarak ve babasının erkek olmaya yüklediği düzenli bir işte çalışma zorunluluğuna karşı çıkarak kendi iktidarını korur. “…Benim insanlara öğreteceğim bir şey yok. Haklısın, benim işim yok. İş dediğin sonuçla alakalıdır. Bir iş yaparsın, sonuç elde edersin. Beni sonuçlar da ilgilendirmiyor.”

Yunan Sophokles’in Kral Oidipus adlı eseri, Freud’un psikanalitik teorisine adını vermiştir. Ali Cemal’in babası ile olan ilişkisi bu bağlamda değerlendirilmeye uygundur. Roman, Hilmi Aydın’ın başından vurulmasıyla başlar. Kral Oidipus’ta bir son olan bu olay, Dünyadan Aşağı’da başlangıçtır. Ali Cemal, babasının otoritesine karşı kendi iktidarını koruyabilmiştir. Romanda, ölümsüz bir son vardır. Ali Cemal, babasının karşı çıktığı yazmak eylemi ile yine babasını yazarak ondan intikam alır. Geleneğe karşı çıkabilmiştir.

Ancak roman, üç kuşağı anlatır. Bir taraftan Ali Cemal ve Hilmi Aydın’ın ilişkisi görülürken bir taraftan da Hilmi Aydın ve babası Selim Aydın’ın ilişkileri verilir.

Hilmi Aydın, Ali Cemal’in aksine babasına karşı çıkamamış bir oğuldur. Babasına duyduğu öfkeyi, farklı şekillerde dışa vurur. Eşini aldatmasının, ailesindeki başarısızlıklarının, bastıramadığı cinsel açlığının altında bu sebep yatar. Sebep olduğu yıkım için kendini suçlu hissetmez,  hepsi için babasını suçlar. Ölü baba, oğlunun her hareketini bir gölge gibi takip etmekte ve aldığı her kararı belirlemektedir.

Freud’a göre, bizler Oidipus’un kaderi karşısında duygulanırız, hepimiz düşlerimizin bizi ikna ettiği gibi ilk öfkemizi babamıza yönlendiririz. Onun üzerindeki lanet, bize de yüklendi.[4]

Okuyucunun, Kral Oedipus’a duyduğu acıma duygusunun bir benzeri Hilmi Aydın’da da görülür. Romanın sonuna yaklaşırken girdiği çıkmaz yollar ve hayatını getirdiği nokta okuyucuda acıma duygusu uyandırır.

Hilmi Aydın, çelişik bir biçimde babasının mesleğini devam ettirir. İçinde taşıdığı baba figürü ile çatışırken bir yandan da onun izinden devam eder. Sahip olduğu lokanta babasından kalmıştır, sürekli içinde yenilik yapmak ister ancak bir türlü eyleme geçemez. Selim Aydın’dan kalan yemek tariflerine kendince bir şeyler eklemesi, babasının iktidarını yıkma hamlesidir. Ancak bu hamle de başarısız sonuçlanır. Ölü babasının iktidarını yıkamaması, çevresine zarar vermesine neden olur. Ergenliğinden beri takındığı bu narsistik tavır, otoriteyi yıkmaya çalışan pasif oğulla çatışır ve sonunda yenilen Hilmi Aydın olur.

Hilmi Aydın, baba nefretinden beslenmiş, her başarısızlığının nedeni olarak babasının sevgisizliğini görmüştür. Ancak geçmişe bu kadar takılı kalması, bir “ben” oluşturmasına engel olmuştur.

Nurdan Gürbilek, Taşra Sıkıntısı adlı makalesinde, Aylak Adam’ı anlatırken “sahiplenilmemiş öfke” ifadesini kullanır. Gürbilek’e göre, Bay C. karakterinin öfkesi ne kahraman tarafından ne de yazar tarafından sahiplenilmemiştir.[5] Aynı sebepsizlik, Hilmi Aydın’da da görülür.

Erkeklik, Otorite, İktidar

Feminist kuramcılar uzun bir süredir erkek üstünlüğüne dayalı toplum yapısının getirdiği sorunların çözüm yollarını aramaktadır. Serpil Sancar, kadınların bu düzende ezilmişliğini anlamaya çalıştığımız kadar, erkeklerin eril iktidar konumlarını nasıl sürdürdüklerini de anlamamız gerektiğini savunur. Kadınların ezilmişliğe neden ve nasıl boyun eğdikleri kadar da eril tahakkümün nasıl gerçekleştiğini tartışmak gerekir.[6]

Bu konuyu tam olarak kavramak için otorite kavramından da bahsetmek gerekir. Richard Sennett’e göre; otorite temel bir gereksinimdir. Örneğin, çocuklar yol gösterecek ve kendilerine güven verecek bir otoriteye ihtiyaç duyarlar. Yetişkinler için ise, otorite olmak kendilerini bütünlemek için temel bir ögedir. İnsanlar, bu deneyimden yoksun kalmaktan korkarlar.[7]

Hilmi Aydın, iktidarını kadınlar üzerinden sağlamaya çalışmış bir karakterdir. Olay örgüsünün başında, eşi Nihan’ı kendisinden daha genç bir kadın olan Mine ile aldatır ancak bundan suçluluk duymaz. Aksine, genç bir kadınla birlikte olduğu için kendiyle gurur duyar. “Aslansın oğlum, diyordu bir ses. Kız sana bayıldı. Nasıl da hemen teslim aldın onu. Helal sana. Karım, evliliğim diye de dert edecek bir şey yok. Her erkek yapar da, söylemez. Söylemek zorunda da değildir. Sen yürü devam et.”

Hilmi Aydın, kendini, kadınlar tarafından beğenildiği kadar iktidar hisseder. Romanın sonlarına doğru hayatındaki tüm kadınlar tarafından reddedildiğinde iktidarının da yıkıldığı görülür. Bu karakter, taşıdığı kusurlu erkeklik olgusu ile kendi olmayı başaramamıştır. Aynı zamanda baba olmayı da tam olarak kavrayamamıştır.

Fotoğraf: t24

Sonuç

Baba olmak, biyolojik bir unsurdan ibaret değildir. Çocuk ile baba arasında sağlıklı bir ilişki sağlanması, bundan çok daha fazla veri gerektirir. Babalık, bir kadının (annenin) onayına ve kabulüne muhtaç ve bağlı olarak bir belirsizlik riski taşır. Baba olmak, bu nedenle, bazı sosyal ve siyasal dolayımları gerektirir; çoğu zaman ancak kırılgan, başarısız ya da sorunlu biçimde inşa edilebilir.[8]

Bu durum, çocuğun babasına duyduğu öfke ile büyümesine neden olur.

Freudyen psikanalizde, oğul ilk öfkesini babasına yöneltir. Bu öfkeyi ya babasını yok etmeye ve onun iktidarını devirmeye ya da onun izinden gitmeye yönlendirir. Dünyadan Aşağı’da iki farklı baba-oğul ilişkisi görülür. Oğul olan Hilmi Aydın, babasının otoritesini devirememiş ve ne kadar sonu gelmez bir narsistlikle bunu reddetse de Selim Aydın’ın gölgesini takip etmiştir.

Ali Cemal ise, bu gelenekçi, narsist ve ilkel baba figürünün iktidarını yıkmıştır. İlkel olanı seçip elini kana bulamak yerine, modern bir yöntemle babasının itibarını yerle yeksan etmiştir. Bu da fiziken değilse de bir öldürme biçimidir. Çünkü Ali Cemal, Hilmi Aydın’ın iktidarını öldürmüştür. İntikamını Hilmi’nin karşı çıktığı yazma eylemiyle birlikte, babasını yok ederek değil; onu affederek alır.

Seninle hakiki bir kucaklaşmayı her şeyden çok istediğimi bilmeni istiyorum baba. Çünkü… bunu ilk kez bu kadar açıkça söylüyorum… seni seviyorum ve senin de beni sevmeni sahiden istiyorum. Böylece azap veren bu dünyada yaşamak için bir sebebim olabilir. Uzun bir ömür dilerim. Oğlun, Ali Cemal Aydın…

(Bu yazı, Kocaeli Üniversitesi 2021 Uluslararası Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sunulmuş olup aynı sempozyumun kitabı içinde yayımlanacaktır.)


[1] Sigmund Freud, Düşlerin Yorumu 1 (çev. Dr. Emre Kapkın), İstanbul, Payel Yayınları, 1996, s: 22

[2] Sigmund Freud, “Dostoyevski ve Baba Katli” Sanat ve Sanatçılar Üzerine (Çev. Kâmuran Şipal), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1995, s:218–245.

[3] Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul, İletişim Yayınları, 2013, s:152

[4] Moran, a.g.e, 2013, s:153

[5] Gürbilek, N., (1995), “Taşra Sıkıntısı”. Yer Değiştiren Gölge. İstanbul: Metis Yayınları: 42-67.

[6] Serpil Sancar, Erkeklik: İmkânsız İktidar Ailede, Piyasada ve Sokakta Erkekler, İstanbul, Metis Yayınları, 2009, s:15

[7] Richard Sennett, Otorite (Çev. Kamil Durand), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2005, s: 23

[8] Serpil Sancar, a.g.e, , 2009, s:120