.

Edebiyat Bize Ne Anlatır?

edebıyat-ne-ıse-yarar

Aytuğ Tolu

İnsanın doğada yaşamını sürdürme mücadelesi Orhan Hançerlioğlu’nun açıkladığı el-beyin-dil birlikteliğinin sonucunda gerçekleşir. Evrimsel süreçte adaptasyonun sağlanmasında beyin yapısı ve düşünme kapasitesi gelişen insan, alet yaparak türünün ayakta kalabilmesini sağlar. Zamanla dil yeteneği gelişen insan; iletişim için beden dili, işaretler ve mağara duvarlarına resim yapma ihtiyacını toplumsal açıdan geri planda bırakır.

Yazının icadına kadar geçen süreçte sözlü gelenek, tarih ve edebiyat gelişir. Anılar, yaşanan çaresizlikler, aşk dahil bir bütün olarak insan duyguları ve eylemleri sözlü edebî metinlerle sonraki kuşaklara aktarılır. Her dilin farklı bir edebî metin üretme zenginliğinden kaynaklı olarak ortaya çıkan eserler temelde ulusal bir özelliğe sahiptir. Farklı coğrafyalarda birbirinden habersiz yaşayan toplumlar, insana dair ortak sorunları ve duyguları dile getirdiğinden benzer ve özdeş temada üretimler gerçekleştirir. Edebî bir ürünün evrensele ulaşma başarısı burada başlar: insan gerçekliğine dokunmak.

Yazının icadıyla ilk edebî metinler koruma altına alınır. Kâğıt olmadığından papirüsler, taşlar, kil tabletler yazıyı işlemede önemli bir görev üstlenir. İlk edebî metinlerden Gılgamış Destanı’nda kahramanlık, inanç, idari yönetim, toplumsallık/toplumsallaşma, kadın-erkek ilişkisinin kapsamına dair o dönemle ilgili bilgilere ulaşmak mümkündür. Divan-ı Lügat’it-Türk ile sözlü edebiyat dönemine ait eserler kayıt altına alınarak ulusal bellek oluşumuna katkı sağlanır. Bu yönüyle edebiyat; tarih, psikoloji, coğrafya, felsefe ve sosyoloji bilimlerinin temelinin oluşmasına yardımcı olur. Bugün edebî metinler incelenirken metnin çözümlenmesinde farklı bilim dalının yaklaşımlarına ve terimlerine, dini kavramlara, felsefi görüşlere başvurulması edebî metinlerin çok katmanlı ve boyutlu yapısını gösterir. Aynı biçimde bir sosyolog ve psikoloğun araştırma sürecinde terim “üretmek” için edebî metinlere başvurması da edebiyatın mahiyetini göstermesi açısından önem arz eder. Psikanaliz terimlerinden “oidupus ve elektra kompleksleri” Yunan trajedi yazarı Sofokles’in eserlerindeki kahramanların yaşadığı olaylardan esinlenerek bilimsel terimlere dönüşmüştür. Bir psikolog, danışanın sorunlarının temeline inerken zorlu bir süreç yaşayabilir: mahremiyetin dillendiril(e)memesi. Edebî metinler -gerçek bir olaydan/kişiden esinlense bile- kurgusal karakterlere dayandığından psikoloji açısından bir sendrom, patoloji ve travmanın tüm yönleriyle açığa çıkarılmasını kolaylaştırabilir. Bu karakterler tüm çıplaklığıyla/mahremiyetiyle (ifşasıyla) okur karşısındadır. Danışanın psikoloğa aç(a)madığı bilgiyi verebilir. Machbet’in iktidar hırsı için kralı komployla öldürmesi, suç ortağı olan eşinin vicdan azabıyla kompülsif şekilde ellerini defalarca yıkayarak “temizlenmeye/arınmaya” çalışması; Othello ve Kroyçer Sonat’taki başkarakterlerin kıskançlık sonucunda eşlerinin hayatlarını sonlandırması; Ceza Sömürgesi’nde “suçlulara” infaz yöntemi olarak kullanılan aletin/makinenin miadı dolduğunda infazları bu makineyle uygulayan subayın otoriteye itaat ve inandığı adalet anlayışı uğruna aynı makineyle kendine işkence ederek canına kıyması; Murteza’nın emir, düzen ve kurallara sorgusuz bağlılığının sonucunda ailesinin parçalanmasına yol açması ve daha birçok örneği verilebilecek kurgusal karakterler psikoloji ve sosyal psikolojinin seçtiği çalışma alanlarında bilim insanlarına veri sunar.

İnsan gerçeğinden yola çıkan edebî metinlerle felsefe arasında da ilişki bulunur. Yaşamı ve doğayı çeşitli yönlerden sorgulayan filozoflar bir romanla felsefi görüşlerini okura sunabilir. Albert Camus’nün Yabancı, Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt romanları ve şiirleri filozofların edebiyatın sağladığı imkânlardan nasıl faydalandığını gösterir. Benzer şekilde edebî metinler de felsefi bir görüş geliştirme ve sorgulama sürecini içerebilir. Gregor Samsa ve Zebercet karakterleri örneğinde görüleceği gibi yaşamın anlamı, değerler, benlik algısı, tutunamama ve yabancılaşma süreci felsefi bir sorgulama üzerinde temellendirilir. Hiç gelmediği ve ne/kim olduğu konusunda hakkında bilgi sahibi olun(a)mayan Godot, insanın yaşama bağlanma ve anlam arayışında umut ilkesinin önemini ortaya koyar. Godot’nun her okuyucuda farklı bir şeyleri bekleyişinin özlemini hissettirmesi, ona farklı anlamlar yüklenmesi, onun bir sembole dönüşmesi bu yüzdendir.

Edebî metinler ağırlıklı olarak bir mekânda (zihinde de olabilir) geçen olay ve durumları aktardığından internet öncesi çağlarda gitme imkânı bulunamayan coğrafyalar hakkında okuyucuyu seyahate çıkarır. Yaşar Kemal’in romanlarında Çukurova ve Toroslar’ın ekolojisi canlı bir şekilde tasvir edilir, çeşitli bitki türlerinin adı ve özellikleri öğrenilir. Benzer şekilde Sait Faik’in öykülerinde Adalar’daki kuş, balık ve bitki çeşitliliği üzerinden insan-doğa ilişkisi ele alınır.

Genel hatlarıyla ele alındığında yazımızda görüldüğü gibi edebiyatın diğer sosyal bilimlerin ve farklı disiplinlerin doğmasında ve gelişmesinde kaynaklık ve yardımcılık ettiği görülür.

Günümüz Edebî Metinlerinin Şekillenme Süreci: Edebiyatın günümüzdeki “görevi” nedir?

Her dönem, o döneme ait üretim ilişkileri diye adlandırılan altyapının ortaya çıkardığı kültür, değer, yaşam felsefesi kısacası bir bütün olarak toplumların zihniyetlerini ve dünyayı algılama formunu biçimlendirir. Yazarlar ve şairler de bu şartlardan etkilenir. Bu yönüyle edebî metinler; üretildiği dönemin şartlarından, zihniyetinden ve ideolojisinden izler taşır.

89’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla -öncesinden başlayan bir sürecin sonucu olarak- edebiyat özelinde sanat da başka bir düzleme, içeriğe ve yönelsemeye kapı araladı: bireycilik, toplumsal olandan kaçış, özel alana çekilme. Günümüzün yazar ve şairlerinin, sosyologların, sanatçıların ilgilendiği konuları ve sanatının/çalışma alanının merkezi bireycilik ideolojisinin etki alanına sıkıştırıldı.

İktisadî açıdan emperyalizm çağında yaşıyoruz. Her iktisadî yapı; kendi ideolojisini, kültürünü, felsefesini, eğitim sistemini, değerlerini beraberinde getirir ya da üretir. Bu üretim sürecinde üstyapı olarak adlandırılan alanlar ideolojik aygıtları, egemenlerin baskı aygıtlarını kullanmalarına gerek kalmaksızın yaşanılan düzene uygun kafaların yetiştirilmesini sağlar. Giyim kuşanmadan beslenme biçimine, zevklere, otoriteye itaat etme eğilimine, yaşama tutunma motivasyonuna kadar ideolojik aygıtlar önemli görevler üstlenir. Tarihi, sınıflar mücadelesi tarihi olarak açıklayan Marx ve Engels, özel mülkiyetin gelişmesinden beri tarihin her aşamasında sınıfların olduğunu belirtir. Kapitalist aşamada birbiriyle keskin biçimde ayrışmış, ağırlıkla kent (kır da dahil olmak üzere) merkezli proletarya ve burjuvazi ortaya çıkar. Kapitalist sistem, kendinden önceki sistemlere göre farklı özelliklere sahip bir yapı içerir: Tüm doğal kaynaklardan insanın mahremiyetine ve duygularına kadar her şey değişim değerine indirgenir, pazara çıkarılır, metaya dönüştürülür. Bu açıdan kapitalizm kendinden önceki üretim biçimlerinden insani yönden daha sert ve acımasız bir çağı ve toplumsal düzeni başlatır. Kapitalizm, ham madde ve pazar arayışını sürdürebilmek için başka ulusları ve coğrafyaları sömürme aşamasına geçerek emperyalist çağı başlatır.

Birinci ve ikinci paylaşım savaşları ve sonrasında fiziki işgalin verdiği yıkımlar sonucunda emperyalist ülkeler, sömürülmesi hedeflenen coğrafyaların halklarında oluşabilecek direnme gücünü kırabilmek amacıyla yeni sömürgecilik biçimini, devreye koyarak borçlandırdığı ve işbirliği geliştirdiği ülkelerin yönetimleriyle “ittifak” geliştirerek sömürüyü kolaylaştırabilmek için ideolojik aygıtları güçlü şekilde kullanır.

Kapitalist toplum düzeninde ve yeni sömürge ülkelerde altyapı ilişkilerinin/üretim biçimlerinin ortaya çıkardığı kurumlar, medya, hukuk, bilim, sanat, değerler, kültür birer ideolojik aygıta dönüştürülür. Baskı aygıtları “zora karşı zor” diyalektiğine dayandığından fiziki direnişe yol açar. İdeolojik aygıtların güçlü kullanılması ve burjuvazi açısından sömürünün “başarıya” ulaşması, baskı aygıtlarının geri planda hazır bekletilmesini sağlar.

Medya özelinde ele alınacak olursa üretilen içerikler ve haberlerin veriliş şekli hangi sınıfın çıkarları adına hareket edildiğini açığa çıkarır. Kitlelerin zihnen uyuşturulması direnme kararlılığı ve azminin kırılması fiziki işgalden önceki uzun bir zaman diliminde gerçekleşir. Zihnin ve düşünme sistematiğinin burjuvazinin yoz kültürüyle işgal edilerek küreselleşme adı altında bireyciliğin, bireyci anarşizmin, postmodernizmin, hedonizmin, anlamsızlığın, tüketimin ve yanlış bir biçimde “anı yaşamanın” zihinlere işlenmesi önemsenmesi gereken bir konudur/problemdir. Bu yönüyle emperyalizmin işgali önce zihinlerde başlar. Bu fiziki çarpışmanın olmadığı bir aşamadır. Mankurtlaştırma, robotik insan yaratma, otoriteye ve sömürü düzenine itaat etme, insanın özünden koparılması ve toplumsallığın parçalanarak atomize bir yapının bireyler toplamı olarak ortaya çıkarılma işlemi gerçekleştikten sonra insan, halk ve ülke sömürülmeye en uygun hâle getirilmiş olur. Netflix ve Disney gibi çeşitli medya platformları halkların zihinlerine düzenlenen ideolojik işgal araçları olarak kullanılır. 11 emperyalist medya tekelinin temel işlevi artı değeri kendinde toplamanın yanında egemenler ve burjuvazi adına insan modeli yaratmaktır. Üretilen içeriklerde uyuşturucu kullanımı, aşkın serbest ilişki ve cinsellikle takas ettirilmesi, ailenin yerine bireyin koyulması, Malthusçu nüfus anlayışıyla insanların birbirini ezdiği, Nietzsche’nin güç istenci ve üstinsan yaklaşımı, Stirner’in biricik yüce bireyi öne çıkar. Bu içeriklerin üretilmesindeki amaç postmodern yaşam biçiminin ve yozlaşmanın dayatılarak insanın öz ve anlam kurma sürecini metamorfoza uğratmaktır. Aileden kültüre ve değerlere kadar kollektif bütünlüklerden soyutlanan insana yaşamın anlamı olarak bencillik ve yalnızlık sunulur. Bu noktada sanat da medya gibi ideolojik bir aygıta dönüştürülmelidir ve nihayetinde dönüştürülme yolunda önemli adımlar atılmıştır.

Edebiyat özelinde günümüz sanat anlayışı kapitalist kültürün ve yaşam biçiminin sınıfa ve kitlelere empoze edilmesinde ideolojik aygıta dönüştürülmüştür. Aristo’nun trajedi için katharsis (arınma) işlevi görür yaklaşımı sanatın önemini ortaya çıkarır. Bu yaklaşım epik tiyatronun gelişmesine temel oluşturur. Tiyatrodan çıkan izleyicide felsefi ve ideolojik bir sorgulama süreci başladığında toplumsal dönüşüme sanat katkı sağlar. Kapitalist toplum düzeninde sanat pragmatizme dayanır. Üretilen eserler iki sınıftan biri lehine işler. Sanatçı, bu amacı taşımasa da eserinin içeriği ve iletileriyle belirli değerlere işaret eder. Bu görüşe karşı çıkacak düşünce (antitez) şu olabilir: Sanatçı toplumcu anlayışla eser vermek zorunda mıdır ya da toplumcu mu olmalıdır? Bu, yerinde bir karşı çıkıştır. Bu soru yanıtlanmadığı sürece kitlelerin eğilimleri de manipülasyona uğratılır.

Toplumcu gerçekçi sanatın çerçevesi 1934’te Sovyet Yazarlar Birliği Kongresi’nde belirlenir. Bu yaklaşıma göre sanatçı, sınıfsız sömürüsüz düzen oluşmasında bir aydın gibi hareket ederek kitlelere sınıf bilinci aşılamak için eser üretir. Bu açıdan bakıldığında sloganik ve politik bir düzleme sıkıştırılan bir edebiyat anlayışı ön yargısına kapılmak mümkündür. Daha önce belirttiğimiz gibi edebiyat özelinde sanat eserleri insan gerçeğine ve içinde yaşanılan düzenin şartlarının ortaya çıkardığı durumlara göre biçim alır. İnsan gerçeğini sanat eserine içkin hâle getirmek için sosyalist bir sanatçı olmak gerekmez. Dostoyevski ürettiği Raskolnikov karakteriyle her ne kadar insanın suç ve vicdan ilişkisini sorgula(t)sa da karakterin suç işlemesinin temeli Rus halkına yaşatılan yoksulluğun sonucudur. İnsan, içinde yetiştiği şartların ürünüdür. Edip Cansever’in “İnsan yaşadığı yere benzer” dizesi bu durumu daha net betimler. Raskolnikov kötü şartlarda yaşayan ve açlıkla mücadele eden yoksul bir öğrenci olmasa cinayet işleyerek suçlu duruma geçmeyecektir. Onun canına kıydığı insan tefecidir. Roman boyunca sadece din değil, Rus halkının yaşadığı yoksulluk da sorgulanır. Birey bazında suçu üreten, yaşanılan düzenin kendisidir. Burada dikkat edilmesi gereken birkaç nokta vardır: Dostoyevski sosyalist değildir. Raskolnikov bir bireydir fakat onun şahsında toplumsal bir sorun kurgulanır. Birey toplumsal şartlarıyla kurgusal bir karaktere dönüştürülerek toplumsal bir temsil aşamasına geçtiğinden evrensel bir sorun olan yoksulluk romanın merkezinde gölge etkisi yapar. Tefeciyi öldüren Raskolnikov, kendi türünden bir varlığın canına kıydığı için duyduğu vicdan azabını dindirmek için aslında kendisini suç işlemeye sürükleyen toplumsal düzenin en önemli sorununu kendine gerekçe olarak seçerek bir savunma mekanizması geliştirir: Tefecinin/tefecilerin ölümüyle Rus halkını sömüren birinin sonunun gelmesi. Karakter, sınıf bilincinden yoksun olduğundan kapitalizmin sonunu getirmek için makine kıran anarşist gibi yanlış bir hedefe yönelerek sömürü düzeniyle mücadele etmek yerine sömüren kişiyi öldürerek cinayet işler ve mevcut düzenin egemenler ve varsıllar açısından işleyen hukuk sisteminin verdiği cezaya maruz kalarak vicdanını rahatlatır. Çarpık bir bilinçle de hareket etse onun sorgulama süreci toplumu oluşturan insan gerçeğinde temellenir. Balzac bir sosyalist değildir fakat Goriot Baba romanında aile yapısının kapitalist toplum düzeninde parçalanışını okuyucuya sunar. Yaşadığı toplumun dönüşüm süreci romana yansır. Sefiller romanının yazarı da sosyalist değildir ama yazdığı eser toplumsal bir yarayı betimlendiğinden klasikler arasına girerek evrensele ulaşmıştır. Türk edebiyatından örnek verilecek olursa Aşk-ı Memnu ve Yaprak Dökümü romanları değişen toplumsal şartlar karşısında aile kurumunun çözülüşünü konu alır. Bu romanların yazarları da sosyalist değildir. Marx ve Engels’in işaret ettiği gibi burjuvazi ailenin sıcaklığı dahil tüm insani değerleri bencilliğin buz gibi sularında boğmuştur. Bu konuda verilebilecek birçok örnek şu gerçeği açığa çıkarır: Toplumsala dayanan ve insan gerçekliği temelinde inşa edilen eserler kalıcılığı yakalayarak her dönemde okunabilir ve Aristo’nun belirttiği arınmayı gerçekleştirir. Bu bağlamda yine kapitalist toplum düzeni öncesi dönemlerin Türk edebiyatı incelendiğinde bugüne kadar tartışılan divan şiiri geleneğinin bitirildiğinin iddia edilmesi, tarihsel materyalizmin ilkelerinin ve Franco Moretti’nin ileri sürdüğü edebiyatın da doğadaki gibi evrimsel bir süreçten geçtiğini hatta edebî türlerden en güçlü olanın self determinasyon gereği ayakta kalabildiğinin gözden kaçırılmasıdır. Divan şiiri toplumsal olandan soyut bir edebiyat geleneğidir. Batılı kurumların ve yaşam biçiminin Osmanlı toplumunda yerleşmeye başlaması Osmanlı’nın çöküş dönemine rastlar. Bireyin sorunları artık toplumsal düzlemde boy vermektedir. Divan şiiri de edebiyatın evrimsel sürecinde evrimsel bir ilerleme yaşayamamıştır. Divan şiiri mektep geleneğinde geliştiği ve yazılı olduğu hâlde halk şiiri karşısında zayıf kalmıştır. Sözlü geleneğin ürünü olan halk şiiri toplumsalı, akademik özellikler taşıyan divan şiiri bireyi esas alır. İslamiyet öncesi dönemde temelleri atılan halk şiiri geleneği evrimsel bir ilerleme yakalayıp her çağda kendini yenileyerek usta-çırak ilişkisiyle ayakta kalabilmeyi başarmıştır. Kollektif acılara ve içinden çıktığı toplumun sorunlarına/sevinçlerine yönelen halk şiiri kitleler tarafından benimsenerek yaşatılmıştır. Divan şiirinde toplum yoktur, bugünkü liberal postmodernist söylemle ifade edecek olursak, böyle olmak zorunda değildir fakat bu zorunlu olmama durumu bitmeye de mahkumdur. Aydınlanma ve ilerlemenin etkisiyle divan şiirinin “yasaklanması” söz konusu değildir çünkü divan şiiri yazanlara bir “yaptırım” olmadığı gibi halk şairlerine/aşıklarına işledikleri konulardan dolayı baskı uygulandığı dönemler olmuştur. Sanatın baskılar karşısında direnebilme gibi bir gücü bulunur. Halk şiirinin bugün üretim yapamayıp geçmişin mirasıyla yoluna devam ettiği bir gerçektir. Tükenişin asıl nedeni kapitalist toplum düzeninin bütünlüklere olan saldırısının sonucu olarak birbirinden yalıtık bireyler toplamının ortaya çıkarılmasıdır. Emperyalizmin küreselleşme adı altında popüler kültürü kitlelerin zevk ve hayatı algılayış biçimine dönüştürmesi, hız çağı ve teknolojinin yarattığı dünya düzeni, halk şiirinin egemenler açısından yeri geldiğinde “tehdit” olarak algılanması sonucu bugün halk şiiri bitme noktasına gelmiştir. Aynı nedenle geleneksel Türk tiyatrosunun da geri planda kaldığı görülür. Bu gelenekler, bir şekilde modern sanatın gelenekten beslenmesini de sürdürmektedir. Değerler temelinde müşterek hâle gelen bütünlüklü toplumsal yapıda halk şiiri kendini açık şekilde göstermeden de yeniden üretilerek de varlığını sürdürülebilir.  Bu yönüyle Cemal Süreya’nın belirttiği “Şiir, anayasaya aykırıdır.” sözü divan şiirinin nerede eksik kaldığı için tükendiğini gösterir. Divan şiiri tartışması, aslında günümüzün edebiyat anlayışının ve genel eğiliminin de tartışılması noktasında örnek oluşturur. Divan şiirini savunan kesimlerin göremediği, edebiyatın toplumsal şartların değişimiyle kendini tüketmeye yol açtığı bir gerçektir. Edebiyatın evrimsel sürecinde güçlü olanın ayakta kaldığı gerçeğinden hareketle halk şiirinin bir şekilde başka müzik türleri aracılığıyla adaptasyona uğradığı dikkate alınmalıdır.

Kapitalizmin gelişim süreciyle paralellik gösteren roman, kendi içinde farklı türleri de ortaya çıkarmıştır. Distopik romanlar emperyalist aşamada gelişmiştir. Ütopyadan ayrışan yönü kurguya hâkim olan karamsarlığın bir kahraman tarafından aşılmaya çalışıldığı hâlde başkahramanın romanın sonunda mevcut düzen karşısında yenilgiyi ve teslimiyeti kabullenmesidir. Distopik roman bireycileşmenin küreselleştiği dönemin edebî üretimidir. Bireyin düzen karşısında yenilgiye uğramasının asıl nedeni, mevcut düzenle sürdürdüğü mücadelenin kitlesel olmayıp bireyci anarşist düzlemde gerçekleşmesindendir. Başkahraman asidir fakat karşı ideolojiye dayanan bir düşünsel sistematikten yoksundur.  Distopik romanlar kapitalist toplum düzenini, ideolojik aygıtların ezilenler ve sömürülen üzerindeki yansımalarını, emperyalizm aşamasında sömürünün yapabileceklerini göstermesi açısından başarılıdır. Guy Debord’un Gösteri Toplumu distopik romanın teorik çerçevesi niteliğini taşır, yaşanılan düzeni ve sömürünün yozlaştırdığı insan modelini betimler fakat yazarın gösteri toplumunda sunulan kurtuluş reçetelerinin de gösterinin parçası olduğunu iddia etmesi tartışmalıdır çünkü çözüm söz konusu değildir. Mevki Uygarlığı özelinde ele alındığında distopik romanlar bu kurguda inşa edilir. Aslında bu açıdan bakıldığında sömürü düzeninin kitlelere propaganda ettiği bireyci kurtuluşun manipülasyondan ibaret olduğunu da gösterir distopik romanlar. Neoliberalizmin özne sorununu da teşhir eder. Evrimsel açıdan, tarihsel materyalizmin ve diyalektiğin ilkeleri açısından sıkıntılı bir yaklaşımdır bu. İnsanın doğada adaptasyon süreci zorlu şartlara rağmen ayakta kalabilecek kapasiteye sahip olmasıdır, probleme çözüm üretebilme yeteneğidir. Tartışmamızın bu noktasında Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk adlı ütopik masalını hatırlatmak yerinde olacaktır. Yazar, halkın kendi hatalarıyla yaptırdığı köşk ile egemen sınıfının oluşmasına yol açıp yatay ilişkilerin yerine dikey hiyerarşiye tabi olma süreci, halkın tekrar mücadele gücüyle bu köşkü yıkması okuyucuya umut ilkesini aşılar çünkü bu eser, distopik roman kurgusundan farklı olarak diyalektik sürecin işleyişinden hareket eder: İki sınıf arasındaki çelişki (tez-antitez) sınıflardan biri adına çözüme kavuşur (sentez). Haksızlık etmemek adına distopik romanlar da bir senteze ulaşır: Çelişki, egemen sınıflar lehine işler. Bugün Netflix’te yayınlanan Platform tarzı yapımlarda kapitalizmin suçları sembollerle teşhir edilir fakat aynı kapitalizmin kutsadığı birey çaresiz bırakılarak aslında kapitalist gerçekçi anlayış devreye girip sistemin yenilmez olduğu iletisi izleyicide hâkim kılınmak hedeflenir. Bu örnekler, romandan dizi sektörüne ve sinemaya kadar burjuva ideolojisinin çıkarına hizmet eder. Sanat, artık ideolojik işlev yürütür. Aristo’nun arınma, Brecht’in epik, toplumcu gerçekçi yaklaşımın ilkeleri karşısında ideolojik bir mücadele bu şekilde verilir. Sanat, iyileştirici özelliğinden ayrıştırılarak kitlelere sunulur.

Bugün edebî metinlerin üretim sürecini etkileyen şartlar nelerdir, hangi felsefî anlayışlar ve düşünsel yaklaşımlar hâkimdir? Distopik romanlar özelinde Debord’un gösteri toplumu tezinin yanında Baudrillard’ın simülasyon kuramı pesimist ve depresif içeriğe yaslanan kurguların düşünsel yönünü oluşturur. Post-modernizmin bütünün karşısına parçayı/parçalılığı koyması, bireyin deneyimini kollektif deneyime tercih etmesi, büyük anlatılar diye adlandırdığı “ideolojilerin” çağının kapanıp makronun yerine mikronun (bireyin) deklere edilmesi, bilimsel kesinliklerin karşısına belirsizliğin konumlandırılması günümüz edebiyat ve sanat anlayışının ana hatlarını oluşturur. Ailenin kötü ve genin bencil olduğu, toplumsal yapının bireyi kıskaca aldığı, uyuşturucu kullanımının bireysel özgürlük olarak sunulduğu, özel alanla genel alanın iç içe geçip neyin mahrem neyin açık olduğunun sınırlarının silinmesi, hedonizmin tek geçer yaşam biçimi olduğu, yaşamın anlamının bireyin sınırlarının içinde şekillendiğinin önerilmesi bugün üretilen sanat eserlerindeki içerik hakkında bilgi verir. Yaşamın anlamı içkin değil, aşkındır. Ölüm gerçeğine rağmen öleceğinin farkında olarak yaşamda kalan tek “bilinçli” varlık insandır. Ölüme rağmen yaşamda tutunma süreci anlamın inşa edilmesiyle gerçekleşir. Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma adlı eserinde mikroskopla görülebilen tek hücreli canlılar dahil canlı türlerinin nerdeyse tamamının kollektif bir şekilde hareket ederek var oluş mücadelesi verdiği belirtilir. Logo terapi anlayışıyla tanınan psikiyatrist Victor Frankl’ın eserleri yaşamın anlamının aşkın bir öze sahip olduğuna işaret ederek bireyin yaşama anlam yüklemesinin “yüce” bir amaca bağlanarak hayat bulduğu savunulur. Doğada ayakta kalma süreci insan türünün kollektif hareket etmesiyle başarıya ulaşmıştır. Bu gerçek, atasözlerine kadar yer etmiştir (Bir elin nesi var, iki elin sesi var vb.). İnsan, bir aile içinde dünya geldiğinden toplumsallaşma sürecinin ilk adımını kollektif bir yapı içinde yaşar. Anlamın aşkın değil de içkin olduğunu savunmak puslu bir gözlükle dünyaya bakmak gibidir. Edebî eserlere yansıyan kahraman bakış açısı kapitalist aşamanın eseri olarak ortaya çıkar. Bu bakış açısı yöntem olarak etkileyicidir fakat kurguda nasıl bir motivasyonla hareket ettiğine bağlıdır. Günümüz edebiyat ve sanat anlayışının yaslandığı diğer düşünsel yaklaşım da büyük anlatıların çağının kapandığının ilan edilmesidir. Bugün medyadan edebiyata kadar her üst yapı sömürü düzeninin devam ettirilebilmesi için ideolojik aygıta dönüştürülmeye çalıştırılarak -ki büyük ölçüde başarılsa da- burjuva ideolojisinin hâlen yürürlükte olduğu, söylem ve zevklerini ezilen ve sömürülen sınıflara sunduğu bir gerçektir. Bu yüzden ideolojilerin sonunun gelmesi için sömürü düzeninin sona ermesi gerekir çünkü ideoloji kavramı dünyanın gerçek çıplaklığıyla algılanmasının engellenerek zihnin ve algılamanın manipülasyona uğratılmasını açıklar. İdeolojinin karşısına konulacak şey, diyalektik materyalizmdir çünkü diyalektiğin ilkeleri gereği dünya maddi gerçekliğe dayandığından onun şifreleri çözülebilir bir özellik taşır ve belirsizlik/bulanıklık bir şekilde netliğe kavuşturulup insanın dünyanın, tüm gerçekliğiyle algılanması ancak bu şekilde sağlanabilir ama ideoloji bunun önündeki en büyük engellerden biridir. Soğuk savaş döneminde Fransa özelinde emperyalist istihbarat servislerinin “sol” dergilere maddi destekte bulunması ideolojinin her zaman işlediğini gösterir. Bu dergiler aracılığıyla özünden uzak bir sol üretilerek sınıfsız sömürüsüz düzen kurulmaması için ideolojik manipülasyon gerçekleştirilir. Bu bağlamda Soğuk Savaş yıllarında toplumcu gerçekçiliğin karşısına çıkarılan özgürlük vaadi sunan soyut ekspresyonizm akımı da aynı şekilde emperyalist kuruluşlarca maddi olarak desteklenmiştir. İdeolojilerin sonu geldiği tezi, Fukiyama’nın tarihin sonu geldiği teziyle örtüşmektedir. O da Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından bu görüşü öne sürmüştür. Post modernizmin çoğulluğu ve yerelliği savunması önemlidir fakat bugün çoğulluk biçiminde atomize bir yapıya dönüştürülüp özde özgünlüğün yok edildiği yani göstergelerin içinin boşaltıldığı gerçeği ıskalanmamalıdır. Yerellik de popüler kültür açısından pazarlanır bir metaya dönüştürülerek “piyasaya” sürülmektedir fakat yeni dünya düzeni kültürel açıdan otonomi ve özgürlük kılıfına yerleştirilerek kapitalizmin yarattığı insan modelinin tek tipçiliği güçlendirilmektedir. Marcus’un Tek Boyutlu İnsan adlı eserinde tüketici bireyin aslında her yönden kuşatılmış meta alıcısı olduğu ve popüler kültüre adapte olmuş kitleleri oluşturan bireylerin özgün değil birbirinin kopyası olduğu savunulur. Bu yaklaşım Negri ve Hardt’ın savunduğu hiyerarşi ve egemenlere karşı mücadele yolu olarak sundukları otonomi ve dünya yurttaşlığı görüşünü de çürütmektedir. Bugün özgürlük diye sunulan yaşam biçimi otonomi değildir. Göstergelerin içlerinin boşaltıldığından dolayı dil geriye çekilerek işlevini yitirmiştir. Hız çağının etkisiyle sürekli yeni üretilen video, yazı ve “sanat” eseri kuşatmasına alınan birey, “Günümüzde insanın dikkat süresi düştü!” manipülasyonuyla sanatın metalaşmasına zemin hazırlanır. Minimal yaşam diye sunulan ürünler aslında daha çok metanın pazarlanması gerçeğine dayanır. Uzun metraj filmler yerini daha kısalarına bırakırken günümüzde sanat eseri diye sunulan videolar gitgide 1 dakikanın altına düşmüştür çünkü nitelikten çok nicelik öncelenmektedir. Hız ve sosyal medya çağıyla insanın düşüncelerinin belirli karakter/harf ve sözcük sayısıyla sınırlandırılması yine mikro/minimal “ürünün” tek geçer yol olduğunun amaçlanmasıdır. Bu yüzden edebiyatın evrimsel sürecinde minimal/küçürek öykü ortaya çıkar. İnsanın konuşan bir lâl olduğu paradoksal sürecin içindeyiz. Dikkatlerden kaçırılmaya çalışılan bir gösterge de bugün nitelikli yapımların edebiyatta sayfa sayısı, sinema ve tiyatroda eserin izlenme süresi uzun olsa da kitleler tarafından dikkat süresi manipülasyonunu çürütülerek sahiplenilip beğeni toplamaktadır.

Günümüzde nitelikli eserlerin üretimine yeni başlayan sanatçıların -amatör denen- önündeki büyük engellerden biri de eserlerinin tanınması ve yayınlanmasının ticari kıskaca alınmasıdır. Yayıncılık bu konuda eserin basılmasını değil, ne kadar çok satacağını esas almaktadır. Bu durumda maddi koşulları yerinde olan birey gerekli ücreti karşıladığında kitap bastırabilmektedir. Sonraki aşamada da okur, popüler kültürün ve tüketimin kıskacına alınarak her gün yüzlerce basılan kitapları/günceli takip edebilmek durumuna düştüğünden editörlükten ince elenerek geçilmemiş ve ticari kaygıyla yayınlanmış eserlere maruz kalabilmektedir. Bunun dışına çıkılarak dijital platformlarda yazılan öykü ve romanlar genç kuşak tarafından çok okunduğunda edebî esere dönüşerek(!) yayınevi tarafından ücretsiz basılmaktadır. Bestseller kuşağı bir edebiyat lobisi olarak iş görmektedir. Yazar ve şairliğe yeni başlayanlar için bir engel de edebiyat ödüllerinin dağıtımıdır. Şüphesiz ki ödül vermek, nitelikli eserlerin desteklenmesi açısından önemli olsa da sanatın rekabet zeminine kaymasına neden olduğu gibi ödül dağıtan jüri bazen bir lobi gibi de hareket edebildiğinden olumsuz durumlara yol açmaktadır.

Tartışmamızın bu noktasında tekrar şu anti tezler devreye girebilir: Sanat, bireyin sorunlarını dikkate almamalı mıdır? Tek sanat anlayışı toplumcu gerçekçilik mi olmalıdır? Her sanatçı sosyalist mi olmalı mıdır? Bu sorulara yanıt verilmeden yazımızda savunduğumuz düşünceler geçerliliğini yitirme riskiyle karşılaşır. Daha önce verdiğimiz örnek sayısını bu noktada artırmak yerinde olacaktır. Sovyetler döneminde birçok ülkede toplumcu gerçekçi anlayışla yazan şairler sloganik bir hataya düşerek şiirin estetik yönünü dikkate almadan şiirler yazmıştır. Bugün bu şairlerin okunmamasının bir nedeni de budur. Sosyalist bir yazarın ve şairin toplumcu gerçekçiliğe “uygun” diye yazdığı her eser edebî açıdan nitelik taşıyacak diye bir şart yoktur. Sanatçının özgünlüğü bu noktada devreye girer. Refik Halid Karay, mülteciliğin ana dil bağlamında nasıl bir yurtsuzlaşmaya ve yalnızlaşmaya yol açtığını beş yaşında bir çocuk üzerinden Eskici adlı hikâyesinde betimler. Sait Faik bir sosyalist değildir, sanatı da toplumcu gerçekçi olarak şekillenmemiştir. Anlamın aşkınlığı ve sadece başka insanlarla tamamlanmayıp doğadan kopuşun aşılmasıyla gerçekleşmesi onun öykülerine çeşitli biçimlerde yansır: Hişt adlı öyküde Ada’da yürüyen “baş” karakter duyduğu bir “Hişt!” sesinin kaynağını bulmaya çalışır fakat bir türlü bu sesin kaynağını bulamaz. Öykünün sonunda nereden gelirse gelsin bir “Hişt!” sesinin önemli olduğunu, böyle bir ses gelmediğinde asıl problem olan yalnızlığın ortaya çıkacağı iletisini verir çünkü algılamak ve algılanmak var oluşun en önemli göstergesidir. Havuz Başı adlı öyküde parkta yalnız oturan “modern kentli” insanın sevgiye olan ihtiyacı vurgulanır. Anadolu’dan gelen bir çiftin ona İstanbul’un çeşitli yerlerini ve havuzu sorması onda bir sıcaklık hissettirerek yaşadığı yalnızlığın ve hüznün aşılması sağlanır. Yine bir sosyalist olmadığı hâlde Orhan Veli’nin şiirlerinde işçi sınıfı ve geçim sıkıntısı yer alır, bu şiirler ezberlenip dilden dola gezerek kalıcı hâle gelir. Bu iki örnekte görüleceği gibi anlatılan toplum değildir, bireydir fakat birey toplumsal şartlarından ve doğadan ayrıştırılarak ele alınmamıştır. İki örnek de şunu gösterir: Sanat insan gerçeğinden hareket eder ama yaşanan gerçek insanın özüne aykırı şekilde düzen tarafından tahrip edildiyse çözümsüzlüğü değil, umudun ve çözümün geçerliliğini savunduğunda sanat eseri günümüz sömürü düzeninde özgünlüğü, kalıcılığı ve iyileştiriciliği perçinler. İdeolojik manipülasyon, insan doğasının “kötü” olduğunu öne çıkarır/pazarlar fakat sanat insan gerçeğini ele aldığında bu manipülasyonu boşa çıkarır. Bu yüzden sanatçı sosyalist olmak zorunda değil, insana dayanmak zorundadır. Savunduğu felsefi yaklaşım bu yazının görüşlerine ters düşse de Albert Camus’un eser verme amacını “İnsanı savunuyorum çünkü düşerken gördüm!” sözü savunduğumuz düşünceleri destekler.

Sonuç

Günümüz edebiyatı özelinde sanat; postmodernizmin, nihilizmin, kimlikler mücadelesinin, hedonizmin, değersizliğin saldırısı altındadır. Zaman zaman yeraltı edebiyatı birçok edebî esere yansımaktadır. Bu yüzden okur, edebiyat tüketicisine dönüşmüştür. İnsan gerçeğinden insanın ve dilin silinmesine varan bu insansızlaştırılma süreci edebiyatta etkisini ağır bir şekilde göstermektedir. Sanat, temelde pragmatist bir niteliğe sahiptir. Yazar ve okur açısından edebiyat bir tür iyileşme sürecine kapı aralarken sekeratı yaşamaktadır. Edebiyatın ideolojik aygıta dönüştürüldüğü gerçeğinden hareketle nekahat sürecine girmesi tüm insani değerlerin yozlaştırıldığı günümüz kapitalist toplumunda kitlelere umut olacaktır. Okura edebiyat eseri diye sunulan metinler okurun hayatı anlamlandırma sürecine katkı sağlamadığı gibi aksine okurun yaşadığı depresif ruh hâlini güçlendirmektedir. Rita Felski’nin Edebiyat Ne İşe Yarar? adlı kitabında edebî metinlerin okuyucuda tanıma, şok, büyüleme ve bilgi üretme etkisi yaptığı savunulur. Metin okunduğunda kurgusal karakterle kendi yaşam öyküsü kesişen okuyucu benliğini tanıma sürecine girer. Okuduğu metin kalıplaşmış yargıları tersine çevirdiğinde şok etkisi yaşatır. Aynı şekilde edebî metinlerin okuyucuda büyüleyici bir etki yaptığı belirtilir ki günümüz edebiyatında okuyucu metinlerde karşılaştığı karakterlerle kendini tanır ama benliğini tanıyamaz, şok etkisi yaşatacak bir kurguyla karşılaşmaz, büyüleyici etki gerçekleşir fakat sömürü düzeninin devam etmesi adına burjuvazi lehine şekillendirilen hayatı algılama biçimi yönünde. Günümüz insanının gerçeği sömürü düzeninin yarattığı tahribattan kaynaklanmaktadır. Artık distopyalardaki kurgu yaşanılan gerçeğe dönüştüğünden distopyalar da eski gücünü yitirip yerini fantastik romanlara bırakabilir. Günümüz insanı şu gerçeklerle kuşatılmıştır ki edebiyat bu gerçekliğe odaklanmadığı sürece tüketim nesnesine/metaya ve ideolojik aygıta sürüklenmekten kurtulamayacaktır. 21. yüzyılın ilk çeyreği kapanmak üzereyken yaşanan tablo betimlendiğine edebiyatın insanın hangi gerçeğine odaklanacağı da netleşebilir:

Milenyum olarak anılan 2000 yılından beri TÜİK verilerine göre sadece ülkemizde 65 bin 545 kişi intihar etmiştir. Bu intiharların 5 bin 712’si yoksulluk nedeniyledir. İntihar edenlerin önemli bir kısmı nicel açıdan 20-34 yaş aralığında toplanmaktadır. Yaşadığımız son süreçte üniversite öğrencilerinin intiharı gündemdedir. Raskolnikov da bir öğrencidir, yaşadığı yoksulluk onu suça sürüklemiştir. Bu yönden bakıldığında kapitalizmde suç sınıfsal bir nitelik taşır.

Ülkemizde her yıl 500’e yakın kadın, ataerkil düzenin ve ekonomi politik nedenlerin sonucu olarak erkekler tarafından yaşamdan koparılmaktadır. Kroyçer Sonat ve Othello örneğinde görüleceği gibi ataerkil yapının oluşturduğu cinsiyetler arası hiyerarşi yeri geldiğinde “kıskançlık” gerekçesiyle kadınların yaşamına son verilmesine yol açmaktadır.

Ülkemiz özelinde antidepresan satışı kutu ölçeği göre her yıl artmakta, geçtiğimiz yıl 62 milyon kutu civarı antidepresan satılmıştır. Serotonin yükseltici özelliği bulunan bu ilaçlar kaygı bozukluğu, obsesif kompulsiyon ve depresyon rahatsızlıkları için reçete edil(eme)mektedir. Umutsuzluğu ve yalnızlaşmayı yaratan sömürü düzeninin kendisidir. Öyle olmasa Yalnızlık Bakanlığı kurulan ülkeler olmazdı. Sosyoekonomik düzeyi ileri olan Avrupa ülkelerinde bu sayı daha da artmaktadır. Kapitalizm insan doğasını manipüle ederek bencilliği ve bireyciliği kitlelerin zihinlerine yerleştirmektedir.

Kapitalizm için üretim yapmaya elverişli olmayan birey toplum dışına itilir: engelliler ve yaşını almışlar. Richard Sennett’in Karakter Aşınması adlı kitabında günümüzde en çok ihtiyaç duyulan hizmet alanının bakım sektörü olduğu savunulur. Yaşını almış ve engelli bireylerin yaşadığı sorunlar edebiyat eserlerine yansıtılmayı beklemektedir.

Günümüz sinema ve dizi sektöründe zombi ve vampir karakterleri kitlelere pazarlanmaktadır fakat edebiyat da bu durumdan nasibini almıştır. Sömürü düzeninde insanın tüm emeği ve değerleri pazara çıkarıldığından ve ideolojik aygıtlar aracılığıyla skolastik düşünceye hapsedildiğinden sembolik olarak bir zombiye dönüştürülmüştür çünkü sistem, insanı yaşayan ölüye çevirmiştir. Bu yüzden mezarlıkta yatanlar değil kapitalist kent düzeninde yaşayan insanlar artık birer “ölü”dür. Mezarlıklar özelinde korkulan ve kaçılan gerçek biyolojik ölümdür ama zihin ölümü çoktan gerçekleşmiştir. Aynı şekilde vampir edebiyatı yeniden üretilecekse burjuvaziye başrol verilebilir. Bu yönüyle kapitalizmde ölüm sınıfsaldır. Halk şairi/ozanı Serdari’nin “Kefensiz kalacak ölümüz bizim” dizesi savaşlar, depremler, göç yolları anomisiyle gerçeğe dönüşmüştür. Tarihe geçen bu dize günümüz gerçeğinin kurgulanmasında hammadde özelliği taşımaktadır ama edebiyatta yeniden üretim hâlen gerçekleşmeyi beklemektedir.

İstatistiklere yansıdığı şekilde nüfusun yarısı kiralarda kalmaktadır, bu nüfus çalışan kesimden oluşmaktadır. Aynı zamanda artan kiralardan kaynaklı barınma sorunu çözüme kavuşmamıştır. Polisiye roman ve hikâye türüne konu olabilecek bu gerçeklik edebiyatın konu alanına girememiştir. Oysaki Sait Faik’in Birtakım İnsanlar adlı hikâyesinde Anadolu’dan İstanbul’a çalışmaya gelen işçilerin barınmaya maddi gücü yetmediği için sabahçı kahvelerinde kaldığı, bu kahvelerde kalmak yasak olduğu için sokakta kalmak zorunda kalan işçilerden birinin anlatıdaki başkarakterle bir gece yarısı Taksim’de karşılaştığı, arkadaşlarını valilikle görüşmek için aradığı anlatılır. Kapitalist kent düzenindeki varoş (Macarca “kent” demek) gerçeği Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanında farklı sınıflar ve kesimlerle birlikte ele alınarak, gecekondu yerleşiminin kültürel dokusu okuyucuya canlı bir biçimde izletilir.

Emperyalizmin politikaları uğruna bugün yurtlarından edilen halklara mültecilik dayatılmaktadır fakat mültecilik ve yurtsuzluk bir varoluşçuluk temelinde insanın, özü gereği aidiyetsiz yurtsuz olduğu üzerinden algılar şekillendirilmektedir. Refik Halit’in hikâyesi, Filistin’e gitmek zorunda kalan Hasan’ın yaşadığı anadil sorunu nedeniyle çocuk yaşta yalnızlaşması mülteciliğin travmatik bir duruma ve anomiye yol açtığını gösterdiğinden günümüz öykücülüğünün beslenme alanları açısından örnek oluşturur. Kadınlar ve çocuklar aynı zamanda savaşların mağduru olan önemli bir kesimi oluşturmaktadır bugün.

Her yıl ortalama 1500 işçi, iş kazalarında can verirken bunların ortalama 70’i çocuk işçilerden oluşmaktadır. Orhan Kemal’in Harika Çocuk adlı hikâyesi 12 yaşında çalışmak zorunda kalıp okul hayatından yoksun bırakılan bir çocuk işçinin torna tesviye işinde çalıştığı fakat kaptan olma hayalinin ve dünyayı gezme merakının baskılandığı betimlenir. Çocuğun dile getirdiği, stadyumların çocuklara göre planlanarak inşa edilmediği sitemi, bugün çocukların oynayacağı parkların sayısının azalması gerçeğiyle kesişir. Kurgusal karakter olarak erken büyüyen çocuğun yaşam öyküsü günümüz çocuklarının gerçeğine dönüşmüştür. Fürüzan’ın Parasız Yatılı hikâyesinde yoksulluk nedeniyle çocuğunu yatılı okula yerleştirmeye çalışan emekçi bir kadınla çocuğun yaşadıkları anlatılır. Yine yaşanılan yıkıcı depremlerde canını kaybeden insanların ve geride kalanların yaşadıkları acılar/olaylar yazar ve şairlerini beklemektedir. Reşat Nuri, Değirmen romanında fiziken gerçekleşmeyen bir depremin bürokraside çoktan gerçekleştiğini ironik bir biçimde ele almıştır.

Tüm insani değerlerin tersyüz edildiği sömürü düzeninde insanın en özel duygusu olana aşka kadar tüm değerler ve duygular metalaşma sürecine tabi olmuştur. Halk hikâyelerine, Romeo ve Juliet’e, Leyla ile Mecnun’a, Kerem ile Aslı’ya, Ferhat ile Şirin’e yansıyan aşkın fedakârlık dolu çileli bir yolculuk olduğu gerçeği unutturularak aşk tüketilebilir bir duyguya dönüştürüldüğünden insanlar yalnızlık çemberine alınmıştır. Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ta belirttiği, aşkın ateşten denizleri mumdan gemilerle geçme tasvirindeki büyüleyicilik kapitalizm tarafından kolaja çevrilmiştir. İnsanın dijital sembollerle ve istatistik sayılarla varlığının kabul edildiği günümüz toplumunda aşkın istatistiği aşacak gücü Henrich Böll’ün Köprüde öyküsünde araçları ve yayaları sayan köprü görevlisi çalışanın âşık olduğu kadın geçtiği sırada saymayı bıraktığı, sayılara ekleme-çıkarma yapmanın ona bağlı olarak gerçekleştiği ustaca kurgulanmıştır.

Cinsiyet ayrımından yoksulluğa, işsizliğe, umutsuzluk düzeninin anomisi hâline gelen intihara, antidepresan kullanımına, uyuşturucu ve yozlaşmaya, çocuk işçiliğine, yalnızlığa, barınma sorununa, yaşamın anlamının nihilizme sürüklenmesine kadar tüm insani gerçekliğin temel sorumlusu sömürü düzenidir. Uyuşturucu kullanımının politikaya dönüşmesi, Mevkî Uygarlığı’nda Omega Devleti’ne “yurttaş” olarak kabul görmenin “ödevleri” arasında yer alır. Edebî metinler, üretildikleri döneminden şartlarından bağımsız hareket ettiğinde ideolojik manipülasyonun aracına dönüşerek kitlelerin yaşadığı insani krizi daha da derinleştirir. Sanatçı, yazar ve şair yaşadığı toplumsal atmosferin krizlerini ele alarak diyalektik bir bakış açısıyla eserine yansıttığında başarıya ulaşır. Her sanatsal üretim ve söylem iki sınıftan biri lehine işlemektedir. Eğer sanatın böyle bir görevi olmadığını iddia ediyorsak o zaman sanat evrimsel süreçte durma noktasına gelmiş ya da genetiği değiştirilmiştir demek zorundayız. Bugünkü kapitalist dizi tekelleri bile edebiyat tarihinde yer etmiş romanları senaryolaştırarak yeniden üretiyorsa bu, kapitalizmin sanat üretemediğini göstermede önemli bir kanıttır. “Eski/geçmiş” edebî metinlerden öteye geçilemiyorsa Cesur Yeni Dünya’daki ideoloğun “Bir zamanlar atalarımız Shakespeare diye bir adamı okuyup aileye, aşkın mahremiyetine ve tek eşliliğe inanıyordu.” mealindeki sözü yaşam pratiği hâline dönüşmüş demektir. Distopyaların kurgusunun yaşamın gerçeğine dönüştüğü günümüzde edebî metinlerin kurgu mu yoksa gerçek mi olduğu arasındaki sınır kaybolmuştur. Bu konuda Pi’nin Yaşamı filminin son sahnesinde başkarakter, roman yazarı misafirine batan bir gemiden tek başına kurtuluşunu anlattıktan sonra sigorta şirketine bu macerasından bahsettiğinde onların inanmadığı için macerayı sembollerle bezenmiş bir hikâye olarak tekrar anlattığında kendisine inanıldığını ifade eder çünkü batan bir gemiden filikayla ayrılan gencin bir kaplanla birlikte ayakta kalma mücadelesi/gerçeği/yolculuğu dinleyene “kurgu” olarak gelirken bu maceranın kurguya dönüştürülerek anlatılması gerçek olarak algılanır/kabul edilir. Bugün, batan bir gemiden bize kalan filikada bir kaplanla (sömürü düzeniyle) yolculuk etmeye çalışmaktayız. Kıyıya vardığımızda kaplan evcilleşmemişse biz yok olmuşuz demektir. Bugün yaşadığımız sorun tam olarak budur: Edebî metinlerin kurgusu yaşamın gerçeğine evrilmiştir. O zaman yaşamın gerçeği de kurgulandığında edebiyat, bir sanat dalı olma görevini sanatçı tarafından yerine getirecektir. Sanat, bir mücadeleyi ortaya çıkaramasa da mücadele sanatı ortaya çıkarır. Bugün birbirinden kopuk şekilde de olsa sınıflar mücadelesi ve toplumsal mücadeleler hâlen dinamiktir. Yaşanılan sorunlar; yazarının onu kurgulamasını, şairinin dizeleştirmesini, rejisörün onu sahneye koymasını beklemektedir. Platon’un, ideal devlet yönetiminde şairlere yer vermek istememesi de bu nedenden kaynaklanır, çünkü sözcüklerin gücü egemenler açısından tehlikelidir ve kitleleri büyülemeye/yönlendirmeye yetmektedir. Emperyalizmin ve kapitalizmin insanı özünden soyutladığı çağımızda dünya nüfusunun ağırlığını oluşturan ezilenler ve sömürülenler okuduğu eserde kendini görerek benliğini tanımak, yaşadığı gerçeklerle kurguda karşılaştığın şok olmak, edebî metnin gücüyle büyülenmek, dünyanın gerçekliği hakkında bilgi edinmek ister. Aksi yönde bir edebiyat da sanat da mümkün değildir.