Çador’un Gör Dediği

Erdem Özgül

Bugünlerde nereye gitsem gördüğüm arkadaşım İzzetullah’ın kavruk yüzü oldu. Çador oldu. İzzetullah gençten bir göçmen işçi. Afganistan’dan. Şehrinin adını bilmiyorum, her defasında soruyor sonra yine unutuyorum ama o ‘Meydanışehir bize çok yakın,’ diyor, ‘adından anımsarsın. ’ Sürekli haberlerde. Sürekli sorunlu. Öyküsünü daha önce burada kısmen anlatmaya çalışmıştım.

Ama İzzetullah bir türlü rahatlamadı, hikâyesi bitmedi. Abisini çok aradı, çokça seyahat etti, Van’a geldi, Hakkari’ye, oradan Urmiye’ye gitti, bolca vekalet ve doku örneği verdi, kaçakçılarla görüştü, İran Türkiye sınırında bulduğu insan kemiklerini Türkiye’de laboratuvarlara götürdü. Eti, kemiği, kanı, uyuşmadı, yolda tanıştığı pek çok kimsenin yakınını buldu ama abisini bulamadı. Hala arıyor. Yeğeni memleketinden arıyor, ‘Amca babamı bul ne olursun’ diyor. ‘Ben gelirim, çalışırım, paranı öderim.’ Whatsapp üzerinden gelen bu sesli mesajı biz arkadaşlarına defalarca dinletiyor İzzetullah. Artık hangi sözcük ne anlama geliyor, biliyoruz.

Çador’u okuyan yazan herkes biliyordur zaten. İki nedenle, nedenlerden biri, bir kadını tamamen kapadığınızda, gözleri dahi görülmediğinde bu giysinin adı Çador oluyor. Bildiğimiz çadır. Muhabbete Fransız kalanlar bu zorunlu giysiyi daha çok Paris’in banliyölerinden, iri ufak Fransız şehirlerinin sokaklarından Burka adıyla, hatta Fransa’nın meşhur burka yasaklarıyla biliyorlar. İkinci nedene gelince, memleketimizde bunun bir de şair işi bir öyküsü var. Murathan Mungan yazmış. Yazarın Almanca’ya çevrilebilmiş az eserinden biri de Çador. Kitap görmezden gelinmesi de bir yere konması da zor türden metinlerden. Her hâliyle tartışmaya açık. Zaten bir öykü, roman kendinde hayatta kalma cesaretini buluyorsa bu genelde ilk bakıştaki o yadırgatıcı çekiciliğinden oluyor. Kitap okumanın acelesi neymiş, buraya yine döneriz. Nasılsa hiç unutamayacağız. Taa 2004 yılında yayınlanmış Çador. Bunca zamana dayanabilmişse…

Bahnhof çıkışında İzzetullah’a rastladım, beni derneklerine davet etti. İzzetullah hep davet eder, hiç ‘selam kelam, aynen yaa ben de iyiyim,’ deyip yoluna devam etmez. Ya evine davet eder, ya derneğe, ya çaya, ya da kahveye. Yemeyi içmeyi söyleşmeyi sever ama yalnız kalmaktan nefret eder. Mecbur takıldım peşine gittim. Covid 19 pandemisinde pek çok ortak arkadaşımızın hayatları da ölümleri de bir film şeridi gibi gözümün önünden akmasına, yokluklarını kabul edemememize rağmen geride kalanlar yine de dernekte iç içe oturuyorlardı. Ölenleri pandemi mi öldürüyor, beklentisizlik mi, erkeklik mi? Bir keresinde İzzetullah’a da bunu sordum. ‘Ölenleri Azrail öldürüyor,’ dedi. Kestirip attı. Bileti azrail kesse kadınlar çok daha korumasız, diye düşündüm. Ama bir şey de diyemedim.

Mungan’a uyup İsmet Özel’in şiirini duruma uygun hale getirmek için eğip bükmeye kalkarsam eğer, Başka insanların ölümü / En gizli mesleğidir (midir sahiden de) hepimizin? Bu sorunun cevabını veremem ama yazarın şiiri eğip büktüğü yere şehadet getirebilirim.

“Doğuda ölüm herkesin gizli mesleğidir” demişti bir şair. (Çador, Metis, s. 38-9)

İşte ölüyorlar. Yahut enselerinde gezen ölümü umursamıyorlar. Bağışıklık dedikleri bu olabilir mi? İzzetullah’ın deyimiyle, ‘Umut yok, beklenti yok, aşk yok, deliler gibi maske taksan ne olacak?’ Dernekte oturduk öyle. Kendimden yana korkum yok. Ağır bronşit hastasıyım, risk grubundayım, aşılandım ama adamlara da şaşırdım. Doğuda yaşayamıyorsan batıda da umursamazsın bu hayatı der gibiydiler.

İçlerinde Çador’daki gibi Akhbarlar var, Salehler var, şoför gibi, sahaf gibi bilgiç adamlar var, bunlar neden böyle her şeyi önceden biliyorlar, öngörüyorlar diyor, şaşırıyorsun ama adamları gördükçe, tanıdıkça onların da bir bildiği var anlıyor, önyargına şaşırıyorsun. Her Allah’ın günü sokaklarda yüzlercesine rast geldiğimiz cahil adamlar var dernekte, sinik adamlar var. Ama kitaptaki gibi hayalet kabilinden olsun kadınlar yok. O kadar ki duvarlarda resimleri dahi yok. Görünmez olmayı başarır türden kimseler var ama, elbiseleri, ayakkabıları cinsiyetsiz, bakışları solmuş. Dernekte mesafe kurallarına uyuyorlar, ama yine de nefes nefeseler, sigara dumanı onları birleştiriyor. Aynı zamanda öldürüyor mu bilmiyorum. İş bulabilirse işçi imiş bu adamların tamamı. Zaten derneğin adı da İran Afganistan Göçmen İşçiler Birliği imiş. Farsça. Almancası yok derneğin ama dernektekilerin de çok az Almancası var zaten. Yasal statüsü de yok, Başkanı, saymanı, mali kasası yokmuş, ama olmalıymış, girişimlere başlamışlar. İşçilerin pek çoğunun yasal statüsü de yok. Çador yayınlanalı beri, yani koalisyon uçakları Afganistan’ı bombalayalı beri ilticacı olanlar var.

Bilmeyenler için buradan bir iki kör kütük cümle ile geçmek gerekir belki, iltica bir durumdur. Mültecilik ise hâl. İlticacı vize talep ettiği ülkenin dışına çıkamaz, aman aman bir maddi yardım alamaz, yasal bir işe girip çalışamaz. Şu kadınla evleneceğim diye, uzaktan karşılıksız hayaller bile kuramaz. Eğer bu süreç uzarsa ilticacıyı sivil ölüden sayabilirsiniz. (*) Mültecileştiğinde ise ülkesinden dilinden dininden biraz kurtulabilmişse dünyası büyür, çalışabilir, ülkesinden biriyle evlenip onu yanına alabilir, mülteci pasaportuyla ülkesi hariç bütün dünyayı gezebilir. Seçenekler, seçenekler, hepsi de pahalı olasılıklar. Oysa mültecinin geride bir ailesi de kalmış olabilir. Yaşamak için para lazım.

Mungan, Çador’u yazdığında Afganistan haklanalı birkaç yıl olmuştu. Kitabı sıcağı sıcağına yazdı diyelim, Akhbar’ın sürgün hallerini eksik bıraktı.  Kitabı bitirdiğinde Irak’ta Saddam Hüseyin diktatörlüğü çökertilmişti. Yazar yeni bir açık yarayla karşılaştı burada. Korkunç mezhepler savaşına şahit olacağımız günler bizi bekliyordu. Dün bu eser nasıl tartışıldı Almanca basın genelde tanıtmakla yetinmiş, Almancı diyebileceğimiz Türk ve Fars bloggerler kitabı anlamaya çalışmışlar, yadırgamış ve hatta yargılamışlar. Oryantalist ve hatta sömürgeci diyeni bile var. Bunları çevirmeye üşendim, ama benzer tartışmalar Türkçe’de de olmuş. Metis Yayınları’nın internet sayfasında, Çador üzerine yazılanlar kısmına bakanlar az çok bir fikir sahibi olabiliyorlar. Hatta yazıların git gide sığlaşması üzerine Semih Gümüş 2008 yılında öfkeli sayabileceğimiz bir yazı da kaleme almış.

Bugün Ortadoğu’daki savaşların, yıkımların artık gelenekselleştiği bu ortamda Çador nasıl konuşulacak, gereksiz övgülerden yergilerden kaçınıp kitap üzerine olumlu olumsuz düşünmek gerekir.

Denebilir ki, Çador’un insanları, özellikle de Akhbar gibi gurbetçiler savaştan beri yeni yeni memleketlerine dönüyor, kaybettikleri ailelerini, memleketlerini arıyorlar. Buradan bakıldığında yazar büyük bir öngörüyle bugün yıkılan bir ülkenin genç insanlarının yarınını görmüş. Bundan dolayı yadırgandığı da olmuş. Eleştirmen Necmiye Alpay kitabı ilgiyle okuduğu gibi inandırıcılık sorunu olduğunu da belirtmiş.[1] Kara haber tez yayılır deyiminden yola çıkmış bu düşüncesini açıklarken. Bir an Akhbar’dan yana yazarın inandırıcılık sorunu olsun diye düşündüm, peki ama eleştirmenin yok mu? Evet yazar Akhbar’ın ailesine bağlılığından bahsediyor. Annesiyle, özellikle babasıyla ama yanı sıra ablası, kardeşleri, kız arkadaşıyla geçmişte yakın ilişkiler içinde olduğunu anlıyoruz. O hâlde onlardan haberler almalı, beklemeli diye umuyor Alpay, ama Mungan’ın bıraktığı boşlukları fazla mı es geçiyor diye düşünmeden edemedim. Evet ailesine karşı bir sevgisi muhabbeti var bu adamın, ama ülkeden, onlardan ne şartlarda ayrıldı, öykünün bu kısmı anlatılmıyor. Bir kırgınlık olabilir mi? Bu denli duyarlılığı yüksek bir adam, bu hale gelmiş bir ülkeye, halka, aileye uzun süre küs kalamaz mı? Birçok neden uydurulabilir. Evet kara haber tez gelir ama ona ulaşacak şartlarınız varsa eğer. Örneğin Meydanışehir’in çarşı pazarlarında da pek çok teknik araç gereç satılırmış. Ama hem çok pahalıymış hem de bazı şeyleri sadece Taliban’ın onay verdiği aileler kullanabilirmiş. Dernekteki pek çok Afgan hâlâ ailelerinden haber alamıyor. Merak etmediklerinden değil. İran’daki akrabalarına soruyorlar, Arap Körfezi’nde çalışan işçilere, Almanya’daki tanıdıklarına soruyorlar, ama haber alamıyorlar. Akhbar gibi, kimi genç, kimi orta yaşlı bu adamlar dağ köylerine, Taliban’ın egemenliği altındaki kasabalarına doğru yolculuklara çıktıklarında, eğer günlükler hatta öyküler yazarlarsa bugün bunca bilgiden sonra onları hala yadırgar mıyız? Sanmıyorum. Diyeceğim benim kanım kurmaca yazarının sezgilerinin pek çok eleştirmeninkinden daha güçlü olduğu yönünde. Bunda Mungan’ın Mardinli Midyatlı olmasının da payı elbette vardır. Midyat’tan İdil’e yahut Hasankeyf’e doğru yola çıktığınızda eşsiz bir medeniyet örneğiyle karşılaşırsınız, Ermeni köyleri, Süryani köyleri, tek tük kalmış Yakubi kiliselerinin eşsiz güzelliği gözünüzün önünde ilerlersiniz. Sadece Ferit Edgü’nün Murathan Mungan’ın yazdıklarını değil Adday Şer’i, onun için can veren eşsiz dostu Osman Ağa’yı, Nasturi Patriği Mar Şimun’u, onu kandırıp kurşunlatan Simko Ağa’ı düşünürsünüz. Paranın Cinleri’nde kısmen, Harita Metod Defteri’nde ise neredeyse tamamen okuduğumuz şey bu geçmişin izdüşümü değil midir? Yaşanan şey yoğun bir İslamlaştırma, yoğun bir medeniyet kaybıdır aynı zamanda. Elinizde böyle bir geçmiş varsa, onu hafifsemiyor, yüzleşmekten korkmuyorsanız etrafınızı da aynı dikkatle görebiliyorsunuzdur demek istiyorum. Ama fazla da iddialı olmamak gerektiğinin yine de farkındayım.[2]

Bu adamları bu dernekte bir araya getiren ortak sorunları var. Oturum izinleri yok, aileleri yok, bir araya gelip birbirine arkadaş yoldaş oluyorlar. O arada Afganistan’dan hangi aileler gelmişler. Önce İran’a gelmişler, bize gelmişler, Hakkari’ye, Van’a, Ağrı’ya, Mardin’e gelmişler, falan ağanın çobanlığını yapmışlar, doğru dürüst para vermemiş, falan belediye başkanının tekstil fabrikasında on on iki saat çalışmışlar. Aldıkları para çok azmış, öğlen yemeği doyurmuyormuş ama aç karnına çok iş istiyorlarmış. Sigara içmeyince iştahları kapanıyor, susuyorlar. Ama biri yakmasın, hepsi hep bir ağızdan eşlik ediyorlar ona… Yunanistan’ı anlatıyorlar, Sırbistan’ı, en rahat ettikleri yer Avusturya’ymış ama artık burası da bitmiş zaten. Mutlu Afganlar da varmış ama Viyana’da. Evi olan, arabası olan, dişleri bi-tamam olan, düşen dişi yerine altın diş taktıran, karısının kolunda bilezikleri çın çın çınlayan Afganlar da varmış, ama çoğu zor durumdaymış.

İster istemez Alpay’ın Çador hakkında söylediklerini düşünüyorsunuz. Hepinizin herkesten haberiniz var yahu. Yok ama işte. İzzetullah anlatıyor. Arayıp da bulamadığımız çok insan çok aile var.

Kirası ucuz bir hangar burası, bu kaçak dernek. Hepsi bir tamam işçiler ya, içlerinde duvar ustaları var, malzemeleri var onların. Nemi kurutmuşlar, çürüyen sıvayı sıyırmış, duvarları yeniden sıvamışlar. Kavun içi rengine boyanmış duvarlar. Devletle işi olan, evlenmek isteyen, lakin yasal prosedürlerde zorlananlar buraya geliyor. Daha genç Afganlar, daha erken çalışma izni alanlar daha çok Almanca biliyorlar, onlar Türkleri Kürtleri tanıyorlar, abi abla bir el atın işimizi çözün, çoğu da yardımcı oluyormuş. Avusturyalı solcular da sağlammış hem. Duvarlarda fotoğraflar var. Lenin’in fotoğrafı var, Mao’nunki var. Stalin’in fotoğrafı varla yok arasında, üzerine biri çizgi çekmiş, semaverin buharından kâğıdın üzerindeki resim çürümeye yüz tutmuş.

Kitaplıkta Farsçanın yanı sıra diğer Afgan dillerinde de kitaplar var. Bizden yazarların da kitapları var. Nazım Hikmet’in eski bir Almanca çevirisi. Kitap bildiğin yaşlanmış, yıpranmış. Ön sayfalarında parantez içinde farklı el yazılarıyla yazılmış fiyatlar var. Eski Avusturya parası şilinkten euroya kitap birkaç kez fiyatlandırılmış, satılmış.  Mehmed Uzun’un Türkçe’ye ilk çevrilen romanı Yitik Bir Aşkın Gögesinde’nin Almanca çevirisi var; Im Schatten der verlorenen Liebe. Bir de bahsini ettiğimiz kitap var, Tschador. Onda da isimler, imzalar değişmiş. Ama kitap sapasağlam kalmış.

İzzetullah, Çador’u karıştırırken ‘Sen Nazım Hikmet’i seversin ama bu adamı da sever misin?’ diye soruyor bana.

Daha önce Murathan Mungan’ı bu adam diye hiç düşünmemiş, kodlamamıştım. Adının ötesinde bir tanımı hiç olmamıştı benim için. Bazı şiirlerini, yazılarını okuduğum Murathan Mungan’dı. Adamı tanımıyorum da bu kitabını okumuştum evet diyorum. Senin de başına gelmiştir Türkiye’ye gittin, İran’a gittin, tedirgindin. Korkuyordun, sana da bu öyküdeki şoför denk gelmiştir. Evet diyor. Kitabın yazılı ilk sayfasını çeviriyoruz, şoför burada, karşımızda işte. Bahsi şöyle:

“Şoför onun kaygılarını sezmişçesine, “Boşuna telaşlanma,” diyor. “Göreceksin bak, hiçbir şey olmayacak. Haftada en az beş kere geçiyorum bu yolu. Eskisi kadar sıkı değil hiçbir şey. Yalan, herkesin gerçeğe bir şey eklemesiyle ortaya çıkar.” (Çador, s. 7. Metis Yayınları)

İşte böyleyken böyle. Aklımda Çador’u okumak yoktu. Daha önce okumuştum nasılsa. Dernekte çevirisini görünce kitabı yanıma aldım. Hafta sonuydu, birkaç saat zamanım vardı, okumaya başladım. Sonra da aldım Türkçesini okudum. Üzerine neler yazılmış, onlara da bir bakma gereksinimi duydum. Ben böyle kimi yazarlarımızın Almanca çevirilerini okumayı öteden beri çok seviyorum. Nazım Hikmet’in, Sait Faik’in, Orhan Kemal’in, Demir Özlü’nün, Ferit Edgü’nün, Murathan Mungan’ın bizim olmaktan çıkıp, başka ülkelere gitmeleri, başka sokaklarda gezinmeleri hoşuma gidiyor. 

Bir teşekkür de Çevirmen Gerhard Meier’e o hâlde. Şehirde gönlümüz rahat dolaşmamızı bu bahiste onun tur rehberliğine borçluyuz.

(*) Burada Ahmet Güntan’dan yardım almalıyım diye düşünüyorum. Şöyle ki: “Karşı adada bulunan başka bir ülkeye iltica etmek için bindikleri bota iltica edeceğim. Hayır, karşıdaki ülkeye iltica etmek değil, anlamadınız, ben o botun kendisine iltica etmek istiyorum, iltica etme durumuna iltica…”

Ne güzel bir metin bu sahiden, herkes okusa savaşlar belki bitmez ama olsun. Link: https://www.160incikilometre.com/urun/ben-pembislerdenim-bize-karsi-acilan-savasta-ben-pembislerden-yanayim-ahmet-guntanin-yeni-cene-yazilari/


[1] (Link: https://bianet.org/bianet/kultur/32728-cador-ustune-bir-sorgulama)

[2] (Necmiye Alpay bahsinde şuraya küçük bir not düşmek zorundayım. Çoğun yazılarını ilgiyle, sevgiyle okuduğum bir yazar. Bir düşmanlığım yoktur. Artık her yazının ortaya yerine, yazısını ele aldığımız yazarı incitmek istemiyorsak eğer bu notu düşmeliyiz. Başka türlüsü zor.)