Bir Anti-New Orleans Romanı: A Confederacy of the Dunces

Burcu Alkan

New Orleans’ta geçen romanlarıyla bilinen Walker Percy 1979 yılında New Orleans Loyola Üniversitesi’nde ders verirken tanımadığı bir kadın inatla onunla görüşmeyi talep eder. Bu aşırı ısrarlı kadın bir gün Walker’ın ofisinin kapısında belirir ve kendisine genç yaşta intihar etmiş oğlunun harika bir roman yazdığını söyler. Walker mutlaka bu romanı okumalıdır. Durumdan doğal olarak rahatsız olan yazar yine de kadının eline tutuşturduğu koca dosyaya bakmayı kabul eder. Sonra da ‘şöyle bir bakarım’ dediği metni elinden bırakamaz. Böylece Amerikan edebiyatında bir benzeri olmayan çok özgün bir roman, A Confederacy of the Dunces ve onun gayet nev-i şahsına münhasır ana karakteri Ignatius J. Reilly gün yüzüne çıkma imkanı bulur. Romanın ne kadar orjinal bir metin olduğu düşünülürse 1969 yılında hayatına son veren John Kennedy Toole’un annesinin evladı için verdiği mücadele trajik bir talih hikâyesine dönüşüyor. Bir yandan da romandaki anne-oğul ilişkisindeki mizaha derin bir hüzün kattığı da inkar edilemez.

Geç keşfettiğim Walker Percy’nin kendisi ve metinleri de aslında ilgi çekici. Belki başka bir yazıda ondan da bahsederim. Toole’un annesinin Percy’yi tercih etmiş olması ise onun da bir New Orleans yazarı olmasıyla ilişkili olmalı. Nitekim A Confederacy of the Dunces bir New Orleans romanı, daha doğrusu bence bir Anti-New Orleans romanı. Şöyle ki, aklınıza gelebilecek tüm New Orleans’a özgü nitelikleri düşünün. Mardi Gras kutlamaları, sokaklardan günün her saati yükselen caz müziği (özellikle klasik ve çağdaş ragtime melodileri), etnik açıdan zengin mutfağı, özgün karakterleri ve her telden mekanlarıyla rengârenk bir şehir New Orleans. Takma adı “The Big Easy.” Yani, yerel halkın (ve de ziyaretçilerin) New Orleans kültürünün rahatlığıyla “geniş” yaşadığı, tam anlamıyla keyfi ve eğlenceyi temsil eden bir şehir. Amerika’nın en Avrupai kenti çünkü kurulduğu 18. yüzyıldan beri İspanyol ve Fransız etkisinde kalmış bir liman olarak Akdeniz’e özgü bir kimlik kazanmış. Tarihinden bugününe dünyada pek dengi olmayan bir kültürel formasyona sahip, gerçekten de muhteşem bir şehir New Orleans.

Toole’un A Confederacy of the Dunces romanında ise bunların hepsi mevcut ama değil. Evet, roman boyunca böylesi renkli bir dünyanın arkaplanda bir yerlerde aktığını sezinliyorsunuz. Çeşit çeşit aksanlar, haritadan takip edebileceğiniz sokaklar ve zihninizde canlanan mekanlar bir New Orleans ihtimali olarak sizi gayet çekici bir dünyaya davet ediyor. Ama hikâyenin kendisi bu dünyaya dair pek bir şey sunmuyor. Aksine bu niteliklerin anti-tezini temsil eden bir gerçekliği anlatıyor. Daha doğrusu okur olarak New Orleans sokaklarını dolanırken Ignatius J. Reilly’nin gazabına uğruyorsunuz. Adam tüm gıcıklığıyla hevesinizi kursağınızda bırakıyor. Fakat yazar bu anti-New Orleans karakterini öyle bir şekilde kurgulamış ki saçmalığına ve sinir bozuculuğuna gülmeden edemiyor, kursağınızda kalan hevesinizi unutup kendinizi anlatının kıvraklığına bırakıyorsunuz.

Fotoğraf: Burcu Alkan

A Confederacy of the Dunces’ı Amerikan edebiyatına özgü iyi bir roman yapan nitelik aslında tam da bu kıvraklık. Metnin öylesine taze ve zevkli bir dili var ki, bir romanda en dağılmaya müsait unsur olan betimlemeler Toole’un elinde eğlenceli bir gezintiye dönüşmüş. Edebiyatın öncelikli olarak bir dil meselesi olduğunu yeniden hatırlatıyor ve zaten episodik bir yapıya sahip olay örgüsünü geçip kelimelerle vücut bulan karakterlerin seyrine dalıyorsunuz.

Roman daha ilk sahnesiyle karşı karşıya olduğunuz saçmalığın seviyesini belirliyor. Oldukça şişman, garip giyimli bir adam kaldırımda annesini beklemektedir. Polis yanına gelip neden beklediğini sorar. Aslında çok kısa ve basit bir şekilde sonuçlanabilecek olan diyalog Ignatius’un karakteristik direnciyle etrafta kalabalığın toplandığı bir gösteriye dönüşür. Yaşanan olayın gereksiz bir şekilde büyümesine ek olarak müdahil olan bütün karakterlerin birbirleriyle yarışacak kadar kifayetsiz olmaları metnin mizahının altyapısını oluşturmaktadır.

Romanın merkezindeyse elbette tüm olağanüstülüğüyle Ignatius J. Reilly bulunuyor. Ignatius biraz Falstaff, biraz Bartleby, hatta biraz da değişik bir Don Quixote. Üniversitede edebiyat okumuş, sonra Orta Çağ üzerine yüksek lisans yapmış. Mark Twain’in abartıldığını ve aslında yetersiz olduğunu düşünüyor. Orta Çağ sonrası dünyayı yozlaşmış kabul ettiği için gündelik gerçekliğe katılmayı reddediyor. Aslına bakarsanız kindar, yalancı, insanları küçümseyen, tembel, kibirli ve arsız bir adam. Yani bir roman karakteri olarak sevilecek ya da özdeşleşilecek bir yanı yok. Tek işi odasında oturup şaheserini kaleme almak. Fakat metnin başındaki birbirini takip eden saçmalıklar silsilesi sonrası iş bulmak ve çalışmak zorunda kalınca yaşadığı “macera”lar romanın olay örgüsünü oluşturuyor.

Ignatius’un kendisi dışında annesi Irene, polis memuru Mancuso, polisle hep başı dertte olan zenci Jones, kulüp sahibi Lee ve konsomatris Darlene gibi diğer her bir karakter de varsayılan mantık çerçevesinde birbirinden garip ama kendi dünyalarında tutarlı tiplemeler. Karakterlerin herhangi bir derinliği yok, olmasına gerek de yok çünkü romanın kurduğu dünyanın absurdlüğü içinde tipik ve yüzeysel olmalarıyla gayet anlamlılar. Aslında tüm bu karakterler Toole’un çizmek istediği New Orleans hicvinin yapıtaşlarını ve romanın dokusunu oluşturuyorlar. Bu açıdan A Confederacy of the Dunces’ın etkili bir hiciv üslubuyla yazılmış özgün bir New Orleans tipoloji romanı olduğu söylenebilir.

Hikâyede parodiyle kurulmuş bir anti-psikiyatrik tavır da var. Örneğin, Ignatius’un “devrim” yapmaya kalkıştığı Levy Pants’ın sahibi Bay Levy’nin yetersizlik hissi ve mutsuzluğu “baba meseleleri”ne dayanırken karısı Bayan Levy ona herkesin gittiği “şu analist”e gitmesini öneriyor. Fakat Levy’lerin sınıfsal konumu, hayat tarzı ve aralarındaki ilişkinin dinamiği bu psikanaliz önerisinin altını boşaltarak bir klişeye dönüştürüyor. Bir yandan Bayan Levy’nin algısı kıt görüşleri ve beceriksiz pratikleriyle saçma sapan bir etkinliğe dönüşen psikanaliz, diğer yandan Ignatius’un eski sevgilisi Myrna’nın mektuplarında aşırı heveskâr bir cinselliğe odaklanıyor. Böylece Dr Freud’un psiko-seksüellik üzerine teorileri Myrna’nın sözde terapi odaklı kalemiyle romandaki psikanaliz parodisinin merkezine oturuyor.

Dahası dikkat çekici bir diğer referans metnin ancak ortasında birdenbire geliyor. Ignatius’a cinselliğini keşfetmesini söyleyen Myrna’nın mektubundaki “paranoyan kötüleşiyor mu?” sorusu anlatıya dair bakış açısını değiştirecek kadar hikâyenin akışını etkiliyor. Her ne kadar Myrna da pek detaylandırılmış ya da güvenilir (narrative reliability) bir karakter olmasa da (ki romanda hiçbir karakterin güvenilir olması söz konusu değil) böylesi bir detay Ignatius’un anlatısını ve romanın ana karakteri olarak alımlanışını kökten değiştiriyor. Nitekim, romanın başından itibaren karakterin sinirsel sindirim sorunları ve sarsılmaya yatkın akıl sağlığının bahsi geçiyor, fakat ikinci yarıdan itibaren şehrin akıl hastanesi (Charity), elektroşok vb. tedaviler ve psikiyatristler hikâyenin bir parçası haline geliyor. Romanın sonlarına doğru Ignatius’un annesi, annesinin arkadaşları Santa ve Bay Robichaux, Bay ve Bayan Levy gibi farklı karakterler kendilerince nedenlerle Ignatius’un akıl hastanesine kapatılması gerektiğine karar veriyorlar. Her ne kadar annesi “dinlenebilmesi” için Charity’ye gitmesinin iyi olacağını ifade etse de, diğer karakterler için hastane Ignatius gibi sorunlu tiplerin disiplin edildiği bir “tımarhane” işlevine sahip. Zaten Ignatius’un gözünde de psikiyatrinin işlevi insanları ruhsuz robotlara çevirmek. Nitekim, roman Ignatius ve Mryna arabayla uzaklaşırken yanlarından geçen ambulansın siren sesleriyle son buluyor.  

Yazarın hayatı ve romanla ilişkisi değerlendirildiğinde metindeki anti-psikiyatrik bakış açısı şaşırtıcı değil. Kaldı ki, bu bakış açısını temsil eden karakterlerin metinsel güvenilirlik sorununun romandaki anti-psikiyatrik görüşü de şüpheye düşürdüğünü söylemek mümkün. Bir yandan da metnin farklı birçok “büyük anlatı”ya (doğru ya da yanlış, hatta çoğu zaman yanlış) aynı keskin tavır ve üslupla yaklaştığı düşünülürse psikiyatrinin maruz kaldığı muamele romanın tutarlılığı açısından da anlamlı.

Fotoğraf: New Orleans Times

New Orleans doğumlu John Kennedy Toole’un tek romanını yayımlatamadığı için depresyona girdiği, hayatına bu nedenle son verdiği üzerine daha önce yazılıp çizilmiş. Fakat Abhijit Pal’ın Advances in Psychiatric Treatment (2013) dergisinde çıkan yazısında meselenin aslına biraz daha derli toplu ulaşmak mümkün. Ailesinde ve geçmişinde ruh sağlığı sorunları bulunan Toole intiharı öncesinde paranoid şizofreni belirtileri göstermeye başlamış. Zamanla bozulan sağlığı, annesiyle tartışması sonrası çıktığı yolculuk ve intiharı bu tür vakalarda sıklıkla rastlandığı gibi aslında büyük bir trajediyi içeriyor. Yazının başında bahsettiğimiz annesinin kitabı bastırma arzusundaki olası içsel dinamiklerle bir arada düşünüldüğünde romanın hicvi de aynı trajedinin etkisiyle ağırlaşıyor. Her zamanki gibi, yaratıcılık ve “delilik” ilişkisinden ve yazar intiharlarından bahsederken, spekülasyonların ve magazinsel niteliklerin neon ışıklarına kapılmadan, insani olanın trajedisini ve çekilen acıları bir kez daha hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda var.

A Confederacy of the Dunces yazarının ölümünden 11 yıl sonra, 1981 yılında Pulitzer ödülü de almış harika bir New Orleans romanı ve Amerikan edebiyatının şaheserlerinden biri. Yazım ve yayımlanma sürecinin trajik hikâyesiyle de insana dair olanın karmaşıklığından yola çıkan bir ağıt.

Roman Türkçeye Püren Özgören tarafından Alıklar Birliği olarak çevrilmiş.