.

Belçika Edebiyatı ve Coğrafyanın Ruhu; “Brugge”

bruges-la-morte-rodenbach-belcıka-edebıyatı

Burcu Alkan

“Ve adınız nedir?”

“Bir saniye, dilimin ucunda.”

Her şey böyle başladı.

Uzun bir uykudan uyanmışım gibi hissediyordum, fakat yine de hala süt beyazımsı bir grilikte asılıydım. Ya da belki de uyanık değildim de rüya görüyordum. Resimsiz, ama seslerle dolu garip bir rüyaydı. Sanki göremiyormuşum da sesler bana ne görmem gerektiğini söylüyormuş gibi. Ve onlar da bana henüz bir şey göremediğimi söylüyorlardı, sadece manzaranın dağıldığı kanallardaki pus. Brugge, dedim, kendi kendime, Brugge’deydim. Daha önce hiç Ölü Brugge’ye gitmiş miydim? Hani sisin kuleler arasında sanki tütsülü bir rüya gibi dolandığı yer? Pusun binaların cephelerinde asılı kaldığı, kasımpatılı bir mezar taşı gibi hüzünlü şehir…[1]

Umberto Eco’nun bol metinlerarası referanslı romanı Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevinde romanın ana karakteri Yambo gözlerini hastanede açtığında aklına ilk gelen isimdir Brugge: Belçika’nın kuzeyinde, Flanders bölgesindeki melankolik şehri. Gerçi bu sıralar melankolikten çok turistik olsa da 19. yüzyılda Georges Rodenbach edebiyat dünyasına Brugge’nin kasvetli romantizmini katarak şehrin imajını belirlemiştir. Eco’nun bahsettiği Brugge, “ölü” olan Brugge, Rodenbach’ın romanı Bruges-la-Morte’tur ve şehri kulelerinden kanallarına saran sis ve pus onun çizdiği yerel ruhun belirleyicisidir.[2]

Rodenbach kitabın sonundaki makalesinde Brugge’nin “ölü” oluşunu anlatırken şehrin 15. yüzyıla kadar Manş Denizi’yle bağlantılı önemli bir ticaret limanı olduğundan ve Venedik’e taş çıkardığından bahsediyor. Brugge gelişen ve değişen ticaret yollarıyla farklı şehirler karşısında rekabet edemez ve eski ihtişamını yitirir. Yazarın metaforuyla suların çekilmesi, denizin şehri terk etmesi Brugge’nin yavaş ve sessiz ölümünü getirecektir. Rodenbach’a göre kentler “kadınlar gibi”dir (s. 141). “Çiçekler açan” gençliklerini yaşlanma ve çöküş takip eder. Bu sorunlu benzetmesi 19. yüzyılın tipik erkek bakış açısına bağlanıp geçiştirilebilirdi belki. Fakat romanın anlatısının düşünsel temelini de oluşturduğu için görmezden gelmek pek mümkün değil.

Sembolik Ruhun Romanı: “Ölü Brugge”

Bruges-la-Morte (1892) büyük bir aşkla sevdiği eşinin ölümünün ardından yasını tutmak için Brugge’ye taşınıp inzivaya çekilen Hugues Viane’ın hayatının ve ruh halinin nasıl şehrin melankolik sokaklarıyla, havasının sisiyle ve pusuyla bütünleştiğini anlatarak başlıyor. Fakat yanında çalışan dindar yardımcısıyla eve kapanan, dışarıya çıktığındaysa insanlarla herhangi bir ilişki kurmayan ve zamanını ölen eşinden kalan eşyalara takıntılı bir şekilde özen göstererek geçiren Viane’ın hayatının ritmi ve rutini beklenmedik bir karşılaşmayla bozuluyor. Anlatının ikinci yarısını karakterin ölmüş eşine tıpatıp benzeyen Jane ile tanışması ve onunla yaşadığı ilişki oluşturuyor.

Rodenbach Bruges-la-Morte romanında şehirden ölü olarak bahsettiği için pek sevilmese de (Eco örneğinde görüldüğü üzere) Brugge’yi edebi kültür haritasına yerleştiren önemli bir yazar. Roman şehri ve ruhunu en iyi anlatan metinlerden biri olarak kabul edilirken romandaki haliyle şehir anlatının merkezinde duruyor. Burada tabii yine 19. yüzyıla özgü dönemsel bir tavır, ruh ve üslup söz konusu. Ki, şehrin tasviri ve anlatıdaki baskın varlığı yine dönemsel olarak tipik bir hikâyenin aslında mekânın ve zamanın ruhunu anlatmak için kullanıldığını gösteriyor.

Elbette roman birçok açıdan klasik bir 19. yüzyıl anlatısı. Kasvetli atmosferin oluşturduğu karanlık romantizm, ölümle ve ölüyle kurulan ilişki ve gerçeklik algısının esnekliği hikâyeyi hem yapısal hem anlatısal açıdan şekillendiriyor. Viane’ın ölmüş eşiyle kurduğu ilişkinin yoğunluğunun anlatıldığı kısımlar üslup olarak biraz Edgar Allan Poe’nun “Oval Portre”sini hatırlatıyor. Hikayeler farklı, fakat ölmüş kadınlara dair detayların niteliği ve erkeklerin kadınlarla kurdukları ilişkiler açısından anlatıların tonu birbirinden çok uzağa düşmüyor. Viane’ın eşyalarını -ve özellikle kestiği saçını- neredeyse tapınası ilan ettiği kadınla Poe’nun hikayesinde portresi çizilirken ölen kadın arasındaki kasvetli yakınlık dönemin karanlık romantizminin parçası. Hatta bu dönemde yaygın hastalıklar ve salgınlar nedeniyle insanların ömrünün görece kısa kesilmesinin sonucu olarak ölümle kurulan ilişki o kadar yakın ki, dönemsel bir ölüm kültüründen bahsetmek mümkün. Bu bağlamda, postmortem fotoğrafçılık, tahnitçilik ve ruh çağırma seanslarının 19. yüzyılın belirleyici unsurları arasında olması şaşırtıcı değil.

Dahası roman çıkış yeri Belçika-Fransa hattı olan Fransız sembolizminin temsilci metinlerinden biri. Özellikle şiirde ve resimde ifade bulan ve özünde dönemin gerçekçi akımlarına tepki bulunan sembolizm -adı üstünde- metaforların ve sembollerin tercih edildiği bir sanat anlayışı. Temelinde katı bir gerçeklik algısının karşısına rüyaların, gizemin ve esoterik olanın konulması yatıyor. Rodenbach da böylesi bir hissiyatı sadakatle yası tutulan ölü eşin yerine birebir aynısını koyduğu bir rastlantıyla kuruyor. Fakat benzer bir hikayeyle Oscar Wilde’ın Dorian Gray’inin Sybil’de gördüğü estetik ve romantik idealin çöküşü gibi, Jane ilk başta ruhani boyutta bir ideali temsil etse de zamanla aslının kopyası olması gerçeğine yenik düşüyor.

Romandaki haliyle 19. yüzyılın kasvetli romantik duygu dünyasında kadına sunulan kıymet onu sunan erkeğin bencil hevesleri ve arzuları doğrultusunda belirlenmektedir. Kaldı ki, idealize edilen ve yüceltilen değer er ya da geç hayal kırıklığıyla sonlanır, çünkü hayal gücü ve idealizm gerçeklikten her zaman daha kuvvetli ve daha kudretlidir. Sembolistlerin aradığı tutkunun iktidarını gerçek olan değil, ancak -icabında tüm tekinsizliğiyle- hayal gücü kurabilir.

Dorian-Sybil ilişkisinde olduğu gibi Viane’ın Jane’e gerçekten ne kadar âşık olduğu şüphelidir. İki hikayedeki iki erkek de karşılarındaki kadınlara yansıttıkları değerlerle yeniden yarattıkları “imge”lere aşıktırlar. İşte bu bakış açısı Rodenbach’ın “şehirler kadınlara benzer; önce çiçek açar sonra yaşlanır solarlar” zihniyetinin de bağlamını oluşturmaktadır. Erkeklerin yaşlanmaması söz konusu olmadığına göre bir bakıma roman klasik bir “erkeğin nazarında ve melankolisinde kadının yeri, tipografisi ve tanımlanması” hikayesidir.

Bu bağlamda değerlendirildiğinde, Bruges-la-Morte 19. yüzyılın sembolizm ve romantizm düzlemini anlamak açısından iyi bir temsili eser. Ama şunu eklemek lazım, dönemin metinlerini bu şekilde eleştirmek çok da marifet değil. Ne de olsa bu tür retrospektif eleştirel yaklaşımlar malumun ilamı oluyor. Bu tür eserleri okumak asıl bir coğrafyanın, bir dönemin kültürüne dair fikir edinmek, ruhunu anlayabilmek için kıymetli. Bu çerçevede Rodenbach’ın romanı hem dönemin Belçika edebiyatına hem Brugge’nin mekânsal ve dönemsel ruhuna bir bakış sunuyor.

Belçika Edebiyatı ve Çok Dillilik Meselesi

Özgün dili Fransızca olan roman Belçika edebiyatının dünya edebiyatındaki tarihsel ve bölgesel konumunu anlamak açısından da önemli. Ülkede resmi olarak üç dil mevcut. Fransızca ve Flamanca asli, yaygın ve okullarda okutulan diller. Kısıtlı bir bölgede de Almanca konuşuluyor. Rodenbach döneminin edebi bağlantılarından dolayı doğal olarak Fransızca yazıyor, çünkü sadece sembolizmin değil dünya edebiyatının merkezi Paris (“dünya edebiyat cumhuriyeti”nin başkenti).[3] Brugge’yi de içeren Flanders bölgesinin dili ise Flamanca. Bu bağlamda çok dilli ve çok kültürlü edebiyatların dünya edebiyatında konumlanışı tartışmalarında sık rastlanan çevre-merkez hiyerarşisini Belçika edebiyatında ve ülkenin dil-kimlik dinamiklerinde görmek mümkün.

Fransızca ve Flamanca arasındaki çekişme elbette Belçikalı olmak ve Belçika edebiyatını tanımlamak süreçlerinde belirleyici bir unsur olarak öne çıkıyor. Örneğin, Rodenbach’ın Brugge makalesini çeviren Will Stone yazarın eserleriyle dünya edebiyat tarihine kattığı Belçika etkisine rağmen Brugge’de bir Rodenbach referansı olmadığından dert yanmış. Ne bir heykel ne bir müze… Şehrin sokaklarını dolanırken ben de herhangi bir bağlantıya denk gelmedim. Stone bu durumu çok dilli, çok kültürlü Belçika’nın kültürel çekişmeleriyle ilişkilendirmiş. Brugge Belçika’nın Flamanca konuşulan Flanders bölgesinde olduğundan Brugge’yi anlatan, hatta onu bir karakter olarak romana ve dünya edebiyatına katan Georges Rodenbach Fransızca yazdığı için şehrin ve bölgenin yerel kültüründen dışlanmış gibi görünüyor. Halbuki Belçika’da (Tournai) Fransız bir anne ve Alman bir babadan doğan Rodenbach’ın kendisi de bir bakıma bu coğrafyanın ve ait olduğu dönemin kültürel gerçekliğinin vücut bulmuş hali.

Belçika edebiyatı, dünya edebiyatı çerçevesinin nasıl çizileceğine dair tartışmalarda Avrupa örneklemi açısından güzel bir imkân sunuyor. Örneğin, bizim de katkıda bulunduğumuz, Bloomsbury’nin “Literatures as World Literatures” (Dünya Edebiyatları Olarak Edebiyatlar) serisinden olan Dutch and Flemish Literature as World Literature (Dünya Edebiyatı Olarak Hollandaca ve Flamanca Edebiyat) Hollanda ve Belçika edebiyatlarını coğrafi kültür ve dil ortaklığı bağlamında birlikte veriyor. Dahası Belçika edebiyatı dendiğinde hem Fransızca hem Flamanca yazılmış metinler söz konusu olduğu için iki dilli bir ulus edebiyatının bahsine ek olarak, bu dillerdeki geniş edebiyat çalışmalarına da dahil ediliyorlar. Bu durum bir yandan Belçika edebiyatının ulusal sınırlarının nasıl çizileceği meselesini açarken diğer yandan dil, ulus, edebiyat ilişkisinin çetrefilliğinin de altını çiziyor.

Çok Dillilik, İdeoloji ve Edebiyat

Bugün Fransa-Almanya arasında kalan coğrafyayı oluşturan ve Benelüks birliği olarak anılan Hollanda, Belçika ve Lüksemburg devletleri uzun bir tarihsel süreci kapsayan ve modernleşme ve dünya savaşları ile şekillenen siyasi yapılar. Ortak ve iç içe bir hikâyeyi paylaşan çok dilli, çok kültürlü toplumların dini, ticari ve siyasi çatışmalar sonucunda sürekli değişen sınırları edebiyatın da aynı süreçleri takip ederek isimlendirilmesi arzusunu doğursa da genelde bu o kadar basit olmuyor. Velhasıl bahsi geçen birkaç yüzyıllık tarihsel süreçte Belçika coğrafyası Katolik-Protestan Avrupa çekişmesinin ana zeminlerinden biri ve haritası sürekli değişirken konuşulan diller de doğal olarak iç içe geçtiğinden modern “ulus-dil-devlet” üçgeninin “temiz” bir şekilde kurulmasına izin vermiyor.

Özetle, dünya edebiyatı olarak Belçika edebiyatı Belçikalı yazarlar tarafından üretilen Flamanca ve Fransızca metinleri içeriyor. Ayrıca bu metinler diğer Fransızca ve Flamanca edebiyatlar ile birlikte de konuşuluyor. Böylece Rodenbach Fransızca edebiyatın da bir parçasıyken Belçika edebiyatı da Hollanda edebiyatıyla el ele olabiliyor. Bu türden olasılıklar elbette bazı ideolojik yaklaşımları benimseyenlerin hoşuna gitmeyebilir. Halbuki edebiyatın milliyetçilikle işlemesinin sakıncaları çok açık. Benzer bir tartışma, günümüz popülizminin etkisinde, bizde de sıklıkla piyasaya çıkıyor. Linç kültürünü benimseyen söylemlere prim vermemek ve hiddetinde ve nefretinde karanlık bir haz barındıran kutuplaşmalara yem olmamaksa bu devirde zor görünüyor.

Edebiyat sınırları aşan, zorlayan, reddeden; hatta sınırlarla hemhal olan, onları yeniden şekillendiren ve onlarla yeniden şekillenen bir üretim alanı. Siyasi ve popülist ideolojiler ne kadar kıyısını köşesini çekiştirse, onu kalıplara sokmaya, ona hükmetmeye çalışsa da o kendi varoluş alanını inadına kendi inşa ediyor. Bu bağımsızlığı taşımayan metinlerse çoğu zaman belki iyi birer propaganda aracı olsalar da kötü (ham) eserler olarak tarihe kaydolunuyorlar. Belki her alanda ama özellikle edebiyatta çok dilli ve çok kültürlü dinamikleri anlamak elzem, aksini zorlamak ise kuvvetli bir nehrin akışını değiştirmeye çalışmaktan farksız.


[1] İngilizcesinden çevirdim; The Mysterious Flame of Queen Loana, Vintage, 2006. İngilizceye çeviren Geoffrey Brock. Romanın Türkçe çevirisi Şemsa Gezgin’e ait; Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi, Doğan Kitap.

[2] Kullandığım edisyon; Bruges-la-Morte, Dedalus Books, 2020. İngilizceye çeviren Mike Mitchell. Kitabın Türkçesi Roza Hakmen çevirisiyle Yort Kitap’tan çıkmış; Ölü Brugge.

[3] Bir sonraki nesilden Belçika’nın en bilinen yazarlarından olan ve ülkenin Valon bölgesinde doğan Georges Simenon da edebiyat dili olarak Fransızcayı tercih edenlerden.