Yenişehir’in Kızı, Başkentin Yabancısı VII

Hakan Kaynar

Sevgi Soysal, “Kavak”tan uzun bir hikâye diye bahsediyordu. Sonra onu romana dönüştürmek istediğinden, bir başkasını da bekletmekten.[1] Okuduk bunları. Romana dönüşürken ilk iki cümle kalır. “Sanki büyük bir gürültüyle devrilecekmişçesine sallandı kavak. O her an oluşan, değişen şeyleri görmeyenler sezmediler (hikâyede sevmediler) bunu. Öğlendi.”[2]  Bu son cümleden sonrası değişir. Hikâyenin ilk kahramanı, devrilen kavağın bahçesindeki apartmanın sahibesi Mevhibe Hanım’ı romanda da göreceğiz, aynı isimle. İsimler önemli, hele Mevhibe. Hayır bu roman kahramanının aslında İsmet İnönü’nün karısı olduğunu söylemeyeceğim. Romandaki Mevhibe de Paşa’nın eşi gibi Halk Partisi’nin çevresinde kurulmuş Yardımsevenler Derneği gibi kurumların çalışkan bir üyesidir. Hastaneleri ziyaret eder, oğlu Doğan’ın eski kıyafetlerini evinde çalışan hizmetçiye vermez; hayırseverliği kurumlar aracılığıyla yapar. İsmiyle müsemma sayılır mı romandaki Mevhibe, hayır ismi bahşiş, bağış ve ihsan anlamına gelen bir kadın için fazlasıyla cimridir. Belki Sevgi Soysal bilerek isteyerek koydu bu ismi kahramanına, ama tesadüf olsa bile anlamlı. Çünkü sanki kavak da bir şeylerin temsilidir, sadece kendisi değil.

Sevgi Soysal, romanı yazmış; aslında derdini söylemiştir. Ama verdiği iki farklı röportajda sanki bazı satırların altını çizmek ister. Önce Orhan Duru’ya: “Buradaki olay, kökleri kurumuş olan bir kavağın devrilmesiydi. (…) Kökü dar bir alana yayıldığı ve kurumaya yüz tutmuş daha nice kavaklarla bağlantılarını kuramamış olduğu için kolay devrilen ve devrilmesine yön verilebilen bir kavaktı bu. Devrilmesi çok az şey değiştirse de, devriliyordu yine de. Çünkü köküne öz suyu veren bazı kaynaklar kurumaktaydı, özellikle büyüdüğü yerde.” [3]; sonra bir başkasına: “Bu kitabı yazmaya beni bir rastlantı itti. 12 Mart’tan sonra Piknik’te otururken, bir kavak ağacının devrilmesine tanık oldum. Seyirciler doluştu, itfaiyeciler koşuştu. Önce bir şeyler olacak, önemli bir şeyler olacak gibiydi, sonra kavağı elbirliğiyle devirdiler.”[4] 12 Mart. Burada bir anahtar var.

Güniz Sokak’taki apartmanın arka bahçesi.

12 Mart 1971 tarihinde başbakan Süleyman Demirel’in Güniz Sokak’taki evinin telefonu çalar. “Arayan MİT müsteşarı Fuat Doğu’ydu. Cumhurbaşkanı’ndan ‘çok önemli’ bir mesaj getirmişti. Sunay, Demirel’den çekilmesini rica ediyordu.”[5] Sevgi Soysal çok değil beş yıl sonra Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu yazarken aynı sokaktadır, birkaç bina ötede oturur. Önce binanın en alt katında bahçeye bakan dairelerden sonra en üst katta sokağa bakanlardan birinde. Politika Gazetesi’nde yayımlanır bu yazılar, gazetede çalışan bir tanıdık var: Turan Tanyer. Sevgi Soysal yazılarını evde yazıp sonra gazetenin Ziya Gökalp Caddesi üzerindeki bürosunda çalışan bu genç gazeteciye teslim edermiş. Şimdilik bu iki bina da yerinde.

Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu yazılarının tefrika edildiği Politika Gazetesi’nde bir tanıdık isim çalışıyordu: Turan Tanyer. İsmail Cem, Ercan Arıklı, Kadri Kayabay ortaklığında yayına başlayan gazete diğerleri ayrılınca sadece İsmail Cem’e kalacak, o da daha sonra Vedat Dalokay’a devredecekti.

Geçenlerde Kızılay’da yine Sevgi Soysal’ın sokaklarında dolaşıyordum, baktım Yürümek’te Selanik Sokağı’nın ilk kaloriferli apartmanı diye bahsettiği yıkılmış, şaşırıp üzüldüm. Turan Tanyer’i aradım. O da üzüldü ama ekledi, insanlar yıkılıyor, dedi, şimdi bir de apartmanlara mı üzülelim? Değil mi ki başbakanlar yıkılmış kaç defa, Yenişehir’deki kavaklar devrilmiş hatta, dedim, güldük. Ama işin doğrusu bir süredir üzülüyoruz apartmanların yıkılmasına, öyle ki belediyeler sanki keşfetmiş gibi bunu tutup projeler yapıyorlar, aman ne güzel! Yıkılmasının iznini verdikten sonra yerine dikilen çirkinlikleri sanki bir başkası onaylıyor? Rejim dediğimiz de işte apartmanlar gibi memlekette. Yıkılıp yapılıyor, yıkılıp yapılıyor. Ama her seferinde yapılan yıkılana çok benziyor, sadece eskisinin büyük hali. Tıpkı her darbeden sonra daha da büyüyen devlet gibi!

Güniz Sokak, No:35. Bu Sevgi Soysal’ın Ankara’daki son adresi. Önce arka bahçeye bakan giriş katında, sonra da sokağa bakan en üst katta oturmuşlar. Demek ki Sevgi Soysal Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu‘nu, Şafak‘ı burada yazdı.  Bu ve diğer adres bilgilerini benimle paylaşan Funda Soysal’a tekrar teşekkür ederim.

Oysa 1970’lerden hemen önce yıkılıp yerine yapılacak olanı çok daha başka şekilde hayal edenler vardı. 12 Mart, bu hayallerin kırıldığı tarihtir. Bir yandan sadece Türkiye’yi değil dünyayı heyecanlandıran 1968 rüzgârıyla bir yandan Amerika’nın bizzat kendisinin dünyaya ihraç ettiği Amerikan düşmanlığıyla harmanlanmış teolojik tınısı bol bir devrimciliğin parçası olduğu “zinde kuvvetler” zannettikleri kadar zinde ve kuvvetli olmadıklarını deneyimler. Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge’den koğuş arkadaşı Oya Baydar “Dönemin yaygın sloganı,” der “Ordu- gençlik elele idi.”[6] Türkiye İşçi Partisi’nin meclise girmesiyle uzun süredir filizken fidana dönüştüğü anda dallanıp budaklanan sol hareketin bir kısmı başarıya ulaşırsa devrim diyecekleri bir darbeyi bekliyordu aslında. Öyle ki sonradan bu darbeyi desteklemediklerini söyleyen devrimcilerin bazıları bile kendilerini kurtuluş ordusu diye adlandırır, yok biz kavağı şehirden tutup indireceğiz diyenler de cephe. Ancak bu beklenen, 9 Mart’ın devrimsi darbesi gerçekleşmez, hatta 12 Mart darbesini sol cuntanın yaptığı bile sanılır. Başlangıçta çoğu şey o kadar belli değildir ki sol çevreden bazı gruplar orduyu bile selamlar. Bir süre sonra gerçek ortaya çıkınca hayaller balyozun altında kalır, tuzla buz olur. 12 Mart darbecileri, ordudur, cephedir benzeri gruplarla bir ilişkisi olmayan belki de çağının en bireyci insanlarından Sevgi Soysal’ı da tutuklayacaktır. 

Bu yüzden romana dönüşmüş hikâyesini anlatırken Sevgi Soysal’ın söylediklerine dikkat etmeli: “Kısaca değiştirmek isteyenlerin, olaylarda önemsiz bir kavağın düşüşü karşısında kalmışçasına sürprizle karşılaşmamaları gerektiğini anlatmak istedim.”[7] Değiştirmek isteyenlerin kayıplarına en yakından şahit olmuştur, öldürülen devrimcilerin yoldaşları, arkadaşları, karılarıyla (özellikle eşi demiyorum, çünkü bir hikâyesinde şöyle diyor Sevgi: “Bu eşi sözcüğü de erkeklerin buluşu ya aslında. Tutkularını, bir kadında aradıklarını ne güzel özetlemişler bu sözcükle. EŞİ, Allah belanızı versin.”[8]) aynı koğuştadır. Dolayısıyla dışarıda olan biten her ne varsa koğuşun içindedir, çatışmalar, idamlar…“Kızıldere’dekilerin imha edildiklerini, böylece öğreniyoruz. TRT spikeri o güzelim sesiyle, tane tane okuyor ölülerin adlarını. Saffet Alp”in de adı okunuyor. Nazan’ın çığlığı bin parçaya bölüyor sessizliği, “Öldüüüü!”[9] Saffet Alp havacı bir teğmen, orducular tarafından harekete davet edildiğinde cephecilere katılacağını söyler.[10] Bu grubun içinde Saffet Alp tek üniformalı değildir. Öyle ki, daha yeni TÜSTAV tarafından erişime açılan Halit Çelenk arşivindeki dava dosyalarından birinde de görülebilir bu, 380 sanıktan 128’i üniformalıdır.[11] Orduyla gençlik elele!

Şimdi geri dönüp röportajdaki cümleyi alıp 1976 yılında yazdığı bir yazıda Brecht’ten alıntıladıklarının birinin yanına koymak istiyorum. Sevgi: “Kısaca değiştirmek isteyenlerin, olaylarda önemsiz bir kavağın düşüşü karşısında kalmışçasına sürprizle karşılaşmamaları gerektiğini anlatmak istedim.”; Brecht: “ İyilerin, iyi oldukları için değil, zayıf oldukları için yenildiklerini söylemek de, cesaret ister.”[12] Olan bitenlere dair bir itirazı vardır sanki. Bunu sadece romanın satır aralarında değil gerektiğinde muhataplarının yüzlerine söyleyecek kadar açık sözlüdür. Kızıldere olayından sonra koğuştakiler arasında ölüleri olanlar olmayanlar ayrımının neden olduğu bir tartışmaya dahil olur, üstüne yürüyenlerden biri yine ölülerinden bahsedince elinde olmadan sivrileşir dili: “Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik”.[13] Aslında sadece başkentin değil koğuşun da yabancısıdır. Öyle ki yıllar sonra bu yazıları gazetede tefrika edilirken solcu gruplardan toparlanmış bir heyet onu evinde ziyaret edip yazdığı tonu sürdürürse “tekzip” edeceklerini söyler.[14] Bunu büyük olasılıkla Yaprak Apartmanı’nda anlatmıştır. Bilgi Yayınevi’nin bürosunda çalışan, Ankara’da denizsiz kalmış kaptan’a,  Atillâ İlhan’a. Heyetin ziyaretinin ertesi günü ona gidip şöyle der: “…sağcı, neredeyse faşist iktidara karşı birleşemiyorlar da, benim anılarıma karşı birleştiler.”[15] Sanki koalisyon sonra da devam eder. Yıldırım Bölge’de kalmış başka bazı isimler Sevgi Soysal’ı hatırlamazlar, mesela Sevim Belli[16], mesela Şirin Cemgil[17]. Bu iki ismin hatıralarında yazarı göremeyiz ama hatırlamanın amaç olduğu durumlarda o, koğuş kalabalığının içinden bir fenomen gibi yükselir. Koğuştan onu tanıyan İpek Çalışlar yıllar sonra “Yıldırım Bölge kadınlarından birkaç arkadaşım ile konuştum ve Sevgi ile ilgili anılarını anlatmalarını istedim.” diye başladığı yazısında belirenler anılardan çok onunla ilgili izlenimlerdir, öyle ki biri zihni yorulunca amuda kalktığını hatırlar, diğeri gevrek kahkahasını. Çalışlar’la birlikte diğerleri de aslında unuttuklarını yine yazarın metniyle anımsayabildiklerinden kitaptaki anıları yeniden anlatırlar, ama Penina Bencoya’nın yazdığı şu satırlar önemli: “Ona burjuva derlerdi. Hatta bir ara samimiyetimizden dolayı bana da bazı eleştiriler yönelmişti. Sevgi tabii k iburjuvayım der ve burjuvanın küfür olmadığını ve sosyal anlamını nutuk çekmeksizin ifade ederdi.”[18]

Sevgi Soysal’ın Bilgi Yayınevi’nden çıkan kitaplarının ilk okuru Attilâ İlhan, Ankara yıllarında bu apartmandaki bürosunda çalışıyordu. 

Anı yazarının hatırladıkları üzerinde denetimi sonsuzdur hani. Kim tarihine geçsin istemezse pekâlâ adını anmayabilir. Yazar, özgürdür. Koğuşun yabancısı olduğunun farkında olduğundan belki Sevgi de madem demiş gibidir aynı yerde olsam da onlarla beraber değilim bari zihnimde kendi dünyama, Yenişehir’e gideyim. Ama yazıldığı yer metne gölgesini düşürür. Yazar, özgür değildir. Kavak romanlaşırken değişmiştir.  Kavağa hapishanede ne oldu? Buna bakmak ne dediğimi daha açıklayacaktır.

Hikâyede “kavağın tepesinin ulaştığı katta” oturan Mevhibe Hanım her günkü hayhuy içinde yemekten sonra gideceği briç partisini, üyesi olduğu dernek üyeleriyle gittiği hastanede sahipsiz çocuklara yaptığı iyilikleri, evine her gün gelip yardımcı olan Esma’yı acaba bu sefer hangi işi eksik bıraktı diye azarlayacağını düşünürken kavağın devrileceğini sezip itfaiyeye haber verir. Bu çok kahramanlı hikâyede kavağa daha sonra boyacı Hasan’ın ve kitapçıdan çıkan Sezi’nin gözlerinden bakacağız. Hasan’dayız: “Kavağın devrileceği çoktan belliydi onca, o kadar belliydi ki”[19] sonra Sezi’de “Bütün bu insanlar kavağın büyüme, ölme, düşme sürecine nerede ve ne zaman katıldıklarını biliyorlar mıydı?”.[20]  Sevgi Soysal hikâyeyi şöyle bitirir: “İtfaiyeciler kavağın istedikleri yere düşmesi için çabalıyorlardı. Kavağın gövdesine bir halat bağlamışlar, halatı uygun buldukları yöne doğru çekiyorlardı.”[21] Kavak, hikâyede daha çok devrilmek üzere bir ağaç gibidir, herhangi bir şeyin temsili değil. Ama metin Yıldırım Bölge’de yazarı tarafından bir romana dönüştürüldüğünde bir ağaçtan başka bir şeye dönüşür. Romanın diğer bütün karakterleri gibi ağacın devrilişi sırasında orada olan Ali’yle Doğan’ın konuşmasına olur önce bu. Ali, Doğan’a sorar: “Kavağın sizin apartmanın önündeki kavak olduğunun farkında mısın?”. Evet, farkındaymış. Apartman yapılırken annesi kavak kavaktır diye kestirmemiştir onu, varlığını onun cimriliğine borçludur; ne var ki köküne yer bulamadığından kurumuş. Ali ısrarlıdır kavak hakkında konuşmakta: “Siz dikmediniz demek”, hayır, belki de Kızılay’ın bataklık olduğu zamanlardan kalmış. Gülümser Ali, neden diye sorunca arkadaşı “Saçma bir düşünce…” der “Sizin evle, yani anlıyorsun, bütün o şeylerle, birleştirilmiş, bütünleştirmiştim kavağı.”[22] Doğanların evinden bahsediyor. Burası Mevhibe Hanım’ın “Atatürk zamanında vekillik” yapmış babasından kalma arsaya yapılan ve hepsi onlara ait bir apartmanın yine babadan kalma antika eşyalarla tıklım tıklım dolu dairesi. Mevhibe Hanım’a ait bu dünyada kocasının tıraş suyunu koyduğu yer de evin hizmetçisi de apartmanın kapıcısı da değişmez. Değişime karşı bir evdir burası. Ali’nin kavakla beraber yıkıldığını hayal ettiği şey bu düzendir. Cumhuriyet kurucusunun hediye ettiği Ankara bağlarıyla zenginleşmiş Trabzonlu bir vekilin mirasında yeşermiş bir aile: Samanpazarı’nda büyümüş bir bakkalın oğlu profesör Salih Bey, babasının kaydettirdiği günden ömrünün son gününe kadar Halk Partili kalacak Mevhibe Hanım, kolejli kızları Olcay ve Paris’e fizik okumaya gidip sinema merakı ve bir amatör film kamerasıyla dönen oğulları Doğan. Ali, bir anlığına da olsa işte kavak devrilince bu evde de bir şeylerin değişeceğini düşünüyor belli ki, sonra saçma buluyor, söylüyor bunu da, bu yüzden gülümsüyor.

Oysa Doğan daha önce görmüştür kavağı, daha doğrusu kavağın bir ağaç olmadığını, hastalıklı görüntüsünü fark etmiş hatta kuruyacağını da tahmin etmiştir. “Bahçedeki kavak ağacına ilk kez dikkatle” baktığında olur bunlar, ne zaman? Tam da Ali’yle bütün gece konuşup insanı insana, karıyı kocasına karşı “canavarlaştıran” düzenin bir panzehiri olduğuna inandığı gecenin sabahında, gün ağarırken döndüğü evinde kendini karşılayan Mevhibe Hanım’a hayatında “ilk kez iyiyim,” dedikten hemen sonra, bu gece beraber olduğu arkadaşı Ali gibi Hukuk Fakültesi’ne yazılacağını söylediğinde, Mevhibe Hanım, Ali’nin kendince “iyi bir aile çocuğu” değil bir işçi oğlu, gecekondu sakini olduğunu öğrenip “Aaa!” diye şaşırıp çıkıp gittiğinde, Doğan yalnız kalır ve kavağı fark eder, kısa bir süre sonra kuruyacağını da.

Hikâye “Kavak”ta olduğunun tersine, roman Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde kim haber verir ağacın devrileceğini, orası belirsiz. Ama kim nasıl deviriyor bu sefer ayrıntıyla göreceğiz. Boyacının gözünden, hikâyede ismi Hasan’dı, romanda Necmi olmuş: “ (…) kavağı istenen yöne doğru devirmek için, kavağın beline bağlanmış olan halata asılmış ter içindeki itfaiyecilere, kalabalığı tutmak için ordan oraya koşuşturan polislere baktı.” Kavak, kavağın bahçesi, apartman hiçbiri onların değildir ama telaşla koştururlar. “Emir kulları”nın telaşı kalabalıklara bulaşır, çünkü kalabalıklar bu “kapıkulu takımı”nın ancak önemli bir şey olduğunda telaşlandığını bilir, başka zamanlarda hiç kaale almasa da bunlara tam da böyle zamanlarda itaat eder. Romanın sonunda yine Necmi’dir bu kalabalığın bulvardan geçen merasim bandosunu seyretmek için koşturduğunu gören, kavağı unutmuşlar.

Mevhibe Hanım, “Bu apartmanı kendi evin belleyeceksin.” der kapıcısını yapılacak işler için motive etmek istediğinde, işler yapılsın ama bir yandan da apartmana yakışmayan şeyler olmasın, çamaşırlar bahçeye asılmasın ister, devlet gibi kadın.  Mevlüt, inanır buna, sırf karısı apartmana yakışmayacak işler yaptı, örneğin kavağa ip gerip çamaşır astı diye “Bu apartmanın bekçisi benim, anladın mı? Bu evin bir sahibi de ben sayılırım, anladın mı?” diyerek karısını döverken ne kadar da vatansever bir vatandaştır. Başkalarının arsaları onun vatanıdır. Nitekim parsel parsel eylediklerinden Ankara’yı, onun da bir dikili taştan başka bir şeyi kalmaz, çünkü ölecektir. Kavak onun üzerine devrildi.

Eğer Sevgi Soysal hikâyede olduğu gibi romanın ucunu açık bıraksaydı, kavağı Mevhibe Hanım’ın zulmü altında ona yaranmak için çabalayan bir başka kapıkulu, kapıcı Mevlüt’ün başına düşürmeseydi, tamamlamasaydı, sonlandırmasaydı ben de şu cümleyi yazmazdım.  Sanki Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda geçen günler Yürümek’in özgür Sevgi’sini mesajlara mecbur etmiştir; bir de TRT’deki masasının üzerinde bıraktığı sayfalardaki kavağı politikleştirmiş. Farz edin ki Mevlüt ve mevlütler ölmedi, ki öyle sanıyoruz hep, siz de bu cümleyi okumadınız, hemen unutun! 


[1] “Kavak,” Yenişehir’de Bir Öğle Vakti ve Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu. Bu üç Sevgi Soysal metninin farklı bir ilişkiselliği var. “Kavak” isimli hikâyesini Yıldırım Bölge’de tutukluyken romana dönüştürür çünkü. Dolayısıyla üçünü beraber okumak hikâye romana dönüşürken yazarın çevresinin metne nasıl dahil olduğunu görmek açısından önemli.

[2] Sevgi Soysal, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, İletişim Yayınları, 2011 (Birinci Baskı: 1973),.13

[3] Sevi Soysal, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti Üzerine”, Konuşan: Orhan Duru, Tekliğin Türküsü, Der: İpek Şahbenderoğlu, Funda Soysal, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, 302

[4] “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti ve Sevgi Soysal’la Bir Söyleşi”, Tekliğin Türküsü, 314.

[5] Mehmet Ali Birand, Can Dündar, Bülent Çaplı, 12 Mart- İhtilalin Pençesinde Demokrasi, İmge Yayınları,1994, 205.

[6] Oya Baydar, Melek Ulugay, Bir Dönem İki Kadın-Birbirimizin Aynasında, Can Yayınları, İstanbul, 2011,143.

[7] Tekliğin Türküsü, 314.

[8] Sevgi Soysal, “Dönemeç”, Tekliğin Türküsü, 47.

[9] Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1979 (Birinci Basım: 1976)130.

[10] Enis Rıza, Ebru Şeremetli, Erikler Çiçek Açınca-Nurhak’ı Hatırlamak– A.Tuncer Sümer Kitabı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2014, 84.

[11] Hızla saydım: 71 teğmen, 28 askeri öğrenci, 14 astsubay, 12 yüzbaşı, 2 Binbaşı, 1 Albay. https://www.tustav.org/e-arsiv/dava-dosyalari-arsiv-fonu/halit-celenk-arsiv-fonu/halit-celenk-arsiv-fonu-sira-no-026/

[12] Sevgi Soysal, “Gerçeği Yazmak”, Bakmak, Bilgi Yayınları, Ankara, 1981, 102.

[13] Sevgi Soysal, “Yıldırım Bölge”, 157.

[14] İpek Çalışlar ise bu meseleyi tam aksi şekilde hatırlıyor. Heyet eve gitmemiş Sevgi’yi çağırmıştır. Belki de iki ayrı heyet var, kim bilir? “Sevgi Soysal’ın kitabını ilk okuduğumda bizleri zor durumda bıraktığını düşünmüştüm. Evet askerleri pek güzel teşhir etmişti ama biz kadınları da teşhir etmekte biraz merhametsiz davranmıştı. Cezaevinden çıkan bir grup kadın biraraya gelip Sevgi’yi çağırdık. Kitabı sevmediğimizi, kitabın bizi zor durumda bıraktığını ona anlattık. Giderek hırçınlaştığımızı ve seslerin yükseldiğini hatırlıyorum. Tabii eğer doğru hatırlıyorsam… Onun da canı sıkılmıştı.” İpek Çalışlar, “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun Örgütsüz İsyankârı” Ne Güzel Suçluyuz Biz Hepimiz-Sevgi Soysal İçin Yazılar, der. Seval Şahin, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013,138.

[15] Attila İlhan, “Sevgi’yle Bazı Günler”, Türk Dili Dergisi, s.304, 1977, 4.

[16] Sevim Belli, Boşuna Mı Çiğnedik, Belge Yayınları, İstanbul, 1994.

[17] Şirin Cemgil, Sinança-Şirin Cemgil Sinan Cemgil’i Anlatıyor, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015.

[18] Ne Güzel Suçluyuz Biz Hepimiz-Sevgi Soysal İçin Yazılar, 139

[19] Sevgi Soysal, “Kavak”, Tekliğin Türküsü, 110.

[20] Sevgi Soysal, “Kavak”, 111.

[21] “Kavak”, 112.

[22] Sevgi Soysal, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, 213.