Yenişehir’in Kızı, Başkentin Yabancısı VI

Hakan Kaynar

kaynarhakan@gmail.com

“Gün boyu bir yığın ufak kural koyuyorum kendime. Her gün sekiz sayfa yazmak gibi. ‘Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ romanını işte böyle, her gün sekiz sayfa kuralıyla yazdım. Her gün sekiz sayfa, ne eksik, ne fazla. Öyle ki sekiz sayfa yazıp yazmamak konusu, o günlerde romanın kendisinden çok daha önemliydi.”[1]  Aslında bu metin “uzun bir hikâye”dir: “Kavak”. TRT’deki masasının üzerinde kalmış, oradan getirtir.  Dahası o sıralarda, yani “Kavak” isimli “uzun hikâyesi üzerine çalışırken bir de şöyle yazar: “Roman da beni bekliyor. Beklemesi de gerekli, çünkü ilk düşündüğümden değişik bir içerik olacak.”[2] “Yeraltı Kentinde/ Şehrinde Herhangi Bir Gün”den bahsediyor. 

Onun yazdığı bizim okuduğumuz kadarıyla bu yeraltı kentinin üç sakini var: Çetin, Hakkı ve Sema. Bu üçü, içlerinde en akıllısı, düzenlisi, disiplinlisi Hakkı’nın söylediğine göre “dur”muşlardır, kaçmak yerine. İkisi değiştirmek için, düzeni veya artık ne değişsin istiyorlarsa, bir yerlere dinamit atıp Hakkı’ya sığınmışlar, o da onlarla beraber yeraltına inmiştir. Yüzyıllar öncesinden kalma bir yeraltı şehrinde şimdi üçü beraber yaşayıp gidiyorlar. Eğer akıllı olanın yaptığı planlamaya uyarlarsa erzakları bir iki ay daha yetecek onlara. Her şeyi hesaplamış Hakkı, günde kaç bardak çay içilecek, kaç dilim ekmek yenilecek, tuvalet diye kullanılan kuyulardan şehir dedikleri yer kokmasın diye hangisine işeyecekler? Her gün jimnastik yapmalılar, sonra yürüyüş, sonra üç saat boyunca tartışma. Bütün bunlar programlı.

Hakkı, Yıldırım Bölge’deki Sevgi Soysal’a benzer bu yönüyle, öteki tutuklama “vız” gelsin diye kendisini “tutuklar”: “Oldum olası, kurallar içinde yaşamağa zorlandığım zaman, uymak zorunda bırakıldığım kurallardan daha katısını kendim koyarım. Bu bana, dıştan gelen baskıya kendi coğrafyam içinde tesirsiz bıraktığım duygusu verir.” Bu yüzden hapishanede herkesten daha önce uyanır, jimnastik yapmaya başlar. “Jimnastik hareketlerini sayıya bindirdim. Belim kopsa sayıyı azaltmak yok. On kez önce eğilip ellerimi yere değdiriyorum. On kez öne uzanarak çöküp kalkıyorum. On kez yerde ayaklarımı uzatıp başımı dizlerime değdiriyorum.”[3] Yeraltı kentinin kuralcı sakini de sabah duşunu kovayla ve tıpkı Sevgi gibi soğuk suyla aldıktan sonra yapar aynı hareketleri: “Kollarını uzatıp tam elli kez çöküp kalktı. Yere uzanıp tam elli kez bacaklarını kaldırıp indirdi (….)”[4] Hapishanede bir hapishane romanı mı yazacaktı? Buna mı hazırlanıyordu?

İsimler, dedi Seval Şahin yazının ilk hâlini okuduğunda, önemli olabilir: Sema örneğin, Yıldırım Bölge’de bir Sema var, Sevgi’nin kendi gençliğine benzettiği sarışın, sportmen, girişken bir kadın. Ama ondan mülhem değildi belki bu isim, yeraltında görünmeyene bir vurgu. Hakkı ismiyse karakterle uyumludur ama Çetin’i ne yapacağız? Uyanır uyanmaz yorulur: “Yeniden yatmayı, sığınmayı düşündü, gizlenmeyi. Sokağa çıkmanın gündelik bir şey olduğu zamanlardaki yatak keyiflerini hatırladı.”[5] Belki Çetin’in kendisi değil de temsil ettiği şey çetindir: arzu. Çünkü bana yeraltındaki bu üçlü bir başka üçlüyü hatırlattı. Şu Almanca yazan Koreli filozoftan alıntılıyorum: “Platon’a göre ruha kılavuzluk eden Eros, onun bütün kısımlarına egemendir: arzu (epithymia), gözüpeklik (tyhmos) ve akıl (logos).”[6] Çetin kahvaltıda fazladan bir dilim ekmek yemeyi, Sema’yı öpmeyi arzular. Sema, öldüğünden emin olduğu kedisinin yaşadığını gördüğünde düşsün diye hayvanın tutunduğu sarmaşıkları sallamış çocukluğunda, bu belki ama şu yeraltına inmelerine neden olan olayı düşünürken söyledikleri gözüpekliğe denk düşer mi? “(…) o gece dinamiti atma olayına karışmamda Çetin’in hiç mi ilgisi yoktu? (….) Buna beni Çetin zorlamadı mı, kimse zorlamadı. Çetin bana bunu yapalım demedi ama yaptık işte, ansızın, oldu.”[7] Sonra Hakkı’ya giderler, o sahip çıkar onlara. Akıldır çünkü bu ilk ikisinin yaptığı her şeyi gerekçelendiren. “Hakkı’nın zayıflığı,” der Sema, “bu niçin ben olmayayım?”[8]

Oysa koğuş kalabalıktır. Bazen otuz bazen kırk kişi. Burası bir kışlanın içinde, ahırdan veya hangardan bozma iki kocaman bölük, aralarında bir taşlık. Biri gözaltı koğuşu, diğeri tutuklu. Oya Baydar buradadır, Sevgi’yle arkadaşı Elâ Güntekin geldiğinde. Bir geceyarısı kıkırdayarak girmişler kapıdan içeriye, gülme krizindeler. Neden diye sorunca Baydar, kahkahalar arasında “Kocan yüzünden” diyebiliyorlar.[9] Oysa Baydar’ın kocası değil asıl neden, belki Sevgi’nin kocası Mümtaz Soysal. Çünkü o işte çok değil bir süre sonra kavağı devirmek isteyen onca grubun bir parçası. Kavağı onlar değil de biz devirelim diyenlerin gözü üzerinde, içeride. Oysa mesele kocası da değil, sonra diyecekler Sevgi’ye, neden tutuklandı, neden uzadı süresi: TRT’den atılsın diye: “Beni tutuklayan sıkıyönetim savcısı da nedenini pek anlayamadığım bir açık yüreklilikle, TRT’den atılmak için tutuklandığımı söylemişti. Adıma çıkarılmış tutuklama emrini göstererek. Tutuklanmama yol açan olaydan öncesinin tarihi vardı üzerinde.”[10]

Atılmasaydı o vakit, acaba memuriyetten emekli olur muydu? Yürümek diye bir roman yazacaksın, sadece köylülerin ülkesinde eşekle cinsel münasebetten bahsettin diye, işinden olacaksın? Bundan önce yazdım Sevgi’yle Yürümek, bulvarda veya odanızda tedirginlik verir. Tıpkı kendisi gibi. Başka türlü yaşamanın da mümkün olduğunu öğrendiğimiz anda duyduğumuz huzursuzluğu hatırlayalım. Döneceğim buralara. Görünen neden ne olursa olsun, Baydar’ın veya Sevgi’nin kocalarından bahsediyorum bir de eşek vardı bir de TRT’deki memuriyet, zaten onunla kavağı dikenlerle devirenler arasındaki mesafe hiçbir zaman kapanmayacaktı, hapislik bunu da görünür kıldı. Yıldırım Bölge’deki satır aralarında aslında hissederiz, diğerlerine olduğu kadar uzak değilse de kavağı devirmek isteyenlere de mesafelidir aslında. Buraya da tekrar geleceğiz.

Esin Talu Çelikkan
Kaynak: T24

Belki bu mesafe yüzünden belki de otuz-kırk kişilik kalabalığın arasında içine dönmek istemiştir, yeraltı kenti orası olabilir mi? Hakkı evet, Yıldırım Bölge’deki Sevgi Soysal’a benziyor, belki şöyle demeliyiz, Hakkı o askeri cezaevindeyken diğer Sevgi’leri kurtarandır: Sema’yla, Çetin’i. İçine dönen Sevgi sanki oradan iki erkek ve bir kadınla karşılaşır. Onu bir defa görmüş Muzaffer Buyrukçu nasıl hatırlıyordu: “Hareketli bir kadındı ve durmadan konuşuyordu…Sözlerinin arasına “Ulan” gibi sözleri de sıkıştırıyor, benim alışmadığım bir biçimde açık saçık konuşuyordu.”[11] Şafak’ın anlatıcısı Adana sürgünü Oya’yı andırmıyor mu?: “Her zaman bir erkek gibi davranmaktan çekinmeyen, hatta bundan hoşlanan Oya(…)”[12]. Bir kadının “erkek gibi” olması da hoşuna gider. Mesela Yıldırım Bölge’de tanıdığı Dev-Gençli kızlardan Sema’yı “(…)oldukça atak, heyecanlı ve taşkın(…)” diye anlatmadan önce spor üzerinden sanki kendi gençliğiyle birleştirir: “Sema, uzun boylu, sarışın, güçlü kuvvetli, oldukça sporcu bir kız. Ben genç kızlığımda çok spor yaptığımdan olacak vücudunu çalıştıranları, vücut miskinlerine yeğlerim hep.”[13] TRT’den arkadaşı Esin Çelikkan’ı anlatırken kadındaki erkeksiliği görür: “Kızdı mı bir erkek gibi küfreder. Esin’in sevimli yönlerinden biridir bu.”[14] Avukatı Doğan Tanyer’in duygusallığı üzerinden de bir erkekteki kadınsılığı hatırlar, bir yıla mahkum ve dört ay Nevşehir’e sürgün (sonra Adana diye değişecek) edildiğinde yanındaki iki erkek avukattan biri odur: “Doğan her zamanki gibi duygulu. Gözlerinin yaşarmasını engelleyemiyor.”[15] Başka bir gün Sevgi hep olduğu gibi neşelidir, ilk evlilik yıldönümünde kocasını ötedeki gecekondularla hapishanenin arasındaki ıssız yoldan yürürken görmüştür. Birazdan bir ziyaretçisi vardır, avukatı. “Doğan’ı görünce daha da artıyor sevincim,” der Sevgi o günü hatırlarken, ama “Doğan’ın yüzü gülmüyor, hüzünlü hüzünlü bakıyor bana. Mavi gözleri dolu dolu, sıcaktan kurumuş bir demet çiçek bırakıyor masaya. “Bunları Mümtaz gönderdi.” diyor. Tanyer’in üzüntüsü, tam da o gün cezasının kesinleşmiş olması Sevgi’nin, bir yıldönümü armağanı veremediğinden arkadaşlarına. “Sadece” der Sevgi Soysal, “Doğan’ın üzüntüsü azalttı sevincimi(…)”[16]

Doğan Tanyer, Sevgi Soysal’ın “duygulu” avukatı. Fotoğraf 1972 yılından, Turan Tanyer’in aile albümünden. 

Ben de aradım sordum. Kime? Doğan Tanyer’in oğlu Turan Tanyer’e: Babanız dedim, gerçekten bunca duygulu muydu? Çoktan yazmıştı bu sorunun cevabını.[17] İnönü’den başlayarak 27 Mayısçıların bazıları da dahil memleket köprülerinin başındakileri yakından tanımış, ama nedense bir köprünün başını tutmamıştı. Sevgi’nin de yakın arkadaşı, üstelik TRT’den amiri Adalet Ağaoğlu kurumdan ayrılma sürecinde çevresindeki erkeklerin istifa kararını ciddiye almadan “dinlen, kal” demelerini hatırlayıp geneller ya: “Erkek milleti değil mi, makam sahibi olmadan olamıyorlar” diye.[18] Onlardan değildi Doğan Tanyer. Yassıada’da önce dönemin İstanbul Valisi Kemal Aygün’ü, daha önce gazetecilik yaptığı yıllardan tanıyordu onu, sonra Menderes’i sorgulamış, iki insanın nasıl tükendiğine şahit olduğunda günlüğüne şunları yazmıştı: “Diğer üye arkadaşlarımın dayanamayıp masayı terk ettiklerini gördüm. Yalnız kalmıştık. Zorlukla ve ağlayarak verdiği ifadeyi tamamlayabildim. Hayır, ben hakim olamayacağım!”[19] Gazeteciliğe dönmüş, sonra yine devlet memurluğuna. En sonunda önce Doğan Avcıoğlu, Cemal Madanoğlu gibi en büyük köprünün başına göz dikip de kaybedenlerin avukatı oldu ama sonra Sevgi Soysal’ın, Yılmaz Güney’in. Elbette küfürler erkeklerin, gözyaşları kadınların tekelinde demiyorum. Karakterlerimizle ilgili hakikât hakkımızda yazılan özgeçmişlerin kuru cümlelerinde değil başkalarının bizi hatırladığı detaylarda saklı değil midir? Kimi nasıl yaşatmak istiyorsak öyle hatırlıyoruz.

Mesela ben Ankara’nın yakından tarihçisi Turan Tanyer’le her konuştuğumda bunu düşünürüm. Sanki çocukluğu bitsin gençliği geçsin istemezmiş gibi anımsar. Sevgi’nin yeraltındaki benliklerinden Çetin gibidir; onun aksine ömrü burada geçtiğinden mutsuz değil. Yeraltı şehrinin akıllı sakini Hakkı, diğerlerini yürüyüşe davet ettiğinde Çetin, sınırlı olanda yürümenin anlamsızlığına dair konuşup bir çıkayım dünyanın öte bucağı değil aya da gideceğim der, sonra da hayıflanır: “Bok vardı yıllar yılı Ankara’da yaşayacak.” Bu yazının isminin ilk yarısını Turan Tanyer koydu, nasıl da haklı, bunu daha önce söyledim. Dönüp dolaşıp aynı yerlere geleceğimizi de.

Neden içine döndüğü romanın beklemesi gerekiyordu? Belki çevresindeki kalabalıktan dolayı, otuz kırk kişinin yaşadığı, yıllar sonra 12 Eylül ve sonrasında olanların ışığında Oya Baydar’ın yatılı okula benzettiği bu yerde olup bitenler belki de ne yazacaksa ona sızacak dahası yazdıklarına değen herhangi bir gözün sahibi yeraltındakilerle damaltındakiler arasında bir benzerlik kurup bizi mi yazıyorsun diyecek, yazarını kendi kurduğu o kurgusal dünyada bile özgür bırakmayacaktı. Hayalimin ürünü bu. Ama bu romanı neden bekletip, “uzun hikâyesi”ni Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ne dönüştürdüğünün cevabını biliyoruz.“(…) Hakkı bir kağıda şekiller çizmekle meşguldü. Her sabah yapardı bunu. Dışarıda var olan, burada, yeraltında olmayan, gündelik şeylerin resimleriydi bunlar. “Kendimi böylece dışarıya her gün yeniden bağlıyorum (…).” O da her gün sekiz sayfa yazdığı romanıyla yapar bunu hapishanede. Ama Hakkı’nın resimlerinde örneğin yelkenli vs vardır, evler, apartmanlar. Sevgi Soysal’ın içerideyken bağlantı kurduğu dışarısı ise dünyanın o veya bir başka parçası, bir ülkenin dağları, denizleri vs değil, Yenişehir’dir. Sevgi Soysal’ın yer üstündeki şehri. Çetin ne demişti: “bir çıksam, bütün dünyayı, ayı mayı hep dolaşacağım. Bok vardı yıllar yılı Ankara’da yaşayacak.”[20]

Bir yanıyla hep Ankara’da yaşadığından kendine kızgındı belki. Kalemi eline aldığında dünyada veya hayali bir gezegende her yere gidebilirdi, ama nerede yaşadıysa orada kaldı. Günde sekiz sayfa yazarken bir insan, o hızda, kendisinden başka nereye gidebilir ki? Evet, Yenişehir Sevgi’nin içinde saklıdır.


[1] Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1979 ( Birinci Basım 1976), 211.

[2] Sevgi Soysal, “Yeraltı Kentinde Herhangi Bir Gün”, Tekliğin Türküsü, derleyenler: İpek Şahbenderoğlu, Funda Soysal, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, 101.

[3] Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, 50.

[4] Sevgi Soysal, “Yeraltı Kentinde Herhangi Bir Gün”, 82.

[5] Sevgi Soysal, “Yeraltı Kentinde Herhangi Bir Gün”, 76.

[6] Byung-Chul Han, Eros’un Istırabı, çev. Şeyda Öztürk, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, 49.

[7] Sevgi Soysal, “Yeraltı Kentinde Herhangi Bir Gün”, 95.

[8] Sevgi Soysal, “Yeraltı Kentinde Herhangi Bir Gün”, 95.

[9] Sevgi Soysal’ın gözaltına alınıp Yıldırım Bölge’ye getirildiği akşam daha önce olanları Baydar şöyle anlatıyor: “Çılgın bir hikâye. Muzaffer Ankara’ya gelmiş, ayrılmışız falan ama bana görüşe gelmek istemiş. Ankara’da Sevgi ile Elâ’yı bulmuş. Elâ o günlerde sonradan evleneceği Mehmet Keskinoğlu ile beraber. Mehmet aktördü, o gece de Kültür Park’ta oyununun prömiyeri varmış. Bizimkiler oyun öncesinde oradaki gazinolardan birine çökmüşler, başlamışlar içmeye. Biraz fazla içmişler sonradan Elâ’nın anlattığına göre. Kahkahalar, Sevgi ile Muzaffer arasında samimiyet, Muzaffer’in Sevgi’ye fazla yaklaşması derken, perdenin arkasında ya da sahnedeyken Mehmet bunları izliyor. O da içkili belki, kafası bozuluyor; kocası hapiste olan bir kadın nasıl böyle neşeli olabilir? Oyun bitiyor, bunlar hep beraber arabaya biniyorlar, arabada tartışma başlıyor. Bu arada Muzaffer işlerin kötüye gittiğini fark edip ayrılıyor gruptan. Bizimkiler arabayla eve dönerken tartışma yeniden alevleniyor. İsrail Sefareti’nin önünden geçerken Elâ avazı çıktığı kadar “Yeter!” diye bağırıyor. Zaten sıkıyönetim var, gece yasağı yaklaşıyor. Karakolda kimlik tespiti yapılıyor. Asıl bağıran Elâ, ama Sevgi’nin o sırada tutuklu bulunan Mümtaz Soysal’ın karısı olduğu kimlik tespitinde ortaya çıkınca, ikisini de “umuma açık yerde rezalet çıkarmak”tan tutuklayıp içeri atıyorlar.” Oya Baydar, Melek Uluagay, Bir Dönem İki Kadın-Birbirimizin Aynasında, Can Yayınları, İstanbul, 2011,165.

[10] Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, 56.

[11] Muzaffer Buyrukçu, Sıcak İlişkiler, Kültür Bakanlığı, Ankara, tarih yok, 236

[12] Sevgi Soysal, Şafak, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985 (Birinci Basım 1975), 26.

[13] Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, 36.

[14] Sevgi Soysal ,Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, 42.

[15] Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, 149.

[16] Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, 227

[17] Turan Tanyer, “Subay, Şoför, Fırıncı, İşçi, Yargıç, Gazeteci ve Avukat: Doğan Tanyer”, Kebikeç, 16, 2003, 341-361.

[18] Adalet Ağaoğlu, Damla Damla Günler I, Alkım Yayınları, İstanbul, 2004, 13.

[19] Turan Tanyer, “Subay, Şoför…”, 357.

[20] Sevgi Soysal, “Yeraltı Kentinde Herhangi Bir Gün”, 89.