.

Seda Ülgen ile “Tükenmişlikten Uyanış” Üzerine

Yeni kitabınız Tükenmişlikten Uyanış’ta modern çağın en büyük sorunlarından biri olan “tükenmişlik” konusuna eğiliyorsunuz. Bu konu birçok açıdan içerisinde bulunduğumuz dönemin önemli başlıklarından birisi. Öncelikle “tükenmişlik” ve “tükenmişlik sendromu” nedir?

Tükenmişlik, tam da aslında kelime anlamı ile aynı. Hayat enerjinizin azalması, tükenmesi anlamına geliyor. Düşünsenize yeterince ne yaşamanızı sağlıklı bir biçimde devam ettirecek beden enerjiniz ne seçimlerinizi arzuladığınız gibi şekillendirecek zihinsel enerjiniz ne de yaşamınızdan doyum almanızı sağlayacak duygusal enerjiniz var. Sonuçta yaşamak bize bahşedilmiş harika bir armağanken, var olmak bir ıstıraba dönüşüyor. 

Konuyu daha iyi kavrayabilmek için önce içimizde olup bitenleri anlayabilmemiz gerekiyor. Bir biyolojik işleyişimiz var. Bedenlerimizin duygu ve düşüncelerimizi de kapsayan bir yaşam döngüsü var. Bu döngü evrensel akışta bizim daima tamamlanmamızı ve daha iyiye gitmemizi sağlıyor. Yaşam kalitemizi ya olduğu haliyle dengede tutmaya çalışıyor ya da olduğundan daha yüksek bir kaliteye çıkarmaya çalışıyor. Yaşam kalitemizi bulunduğu denge halinden daha aşağı çeken bir eksiklik, ihtiyaç veya sıkıntı ortaya çıktığında içimizde alarmlar çalıyor. Bazen de kişi kendi için daha iyi olacağını, kendi varlığını daha özgün ifade edebileceğini, potansiyelini yaşayabileceğini düşündüğü bir yaşam noktasına geçmek istiyor. İşte her iki durumda da içimizdeki alarm düğmelerine basıldığında bedenimizde stres hormonları salgılanıyor. Biz o eksikliği tamamlayıp, ihtiyaçlarımızı karşılayınca, kendimiz için daha iyi olacak şekilde yaşamımızı düzenleyince tıpkı bir yetişkinin çocuğun yaptığı doğru davranışı takdir etmesi gibi bedenimizde mutluluk hormonları salınıyor. Bu durum, bizim yaşam enerjisi ile dolmamıza, neşeli ve mutlu hissetmemize sebep oluyor. Böylece yaşamda hedefler koyarız, kendimizi gerçekleştirmeye, yeteneklerimizi kullanmaya başlarız. Hayatta kalırız, gelişiriz, ilerleriz. İşte tükenmişlik bu durumun tersine dönmesi halinde karşımıza çıkar. Eğer yaşadıklarımızdan veya elde ettiğimiz sonuçlardan kaynaklı stres hormonlarımız mutluluk hormonlarımızdan daha fazla salgılanıyorsa enerjimiz azalmaya, mutsuz hissetmeye başlarız. Daha da önemli olan kısmı ise yaşamda kendimizi ve hayallerimizi gerçekleştiremediğimizden dolayı yaşama amacımızı, yaşamda bulduğumuz anlamı kaybetmeye başlarız. Düşünsenize bir ruh için ne kadar büyük bir ıstırap, yaşarken var olamamak?

Tükenmişliğin özellikle modern çağda bu kadar yaygın bir şekilde hayatın bir parçası haline gelmesi bize ne söyler? Modern çağda tükenmişlik sendromu neden bu kadar güçlü bir şekilde ön plana çıktı?

Hayat aslında bize sürekli mesaj veriyor. Doğayı ve kendi bedenlerimizi izlerken hayatın muhteşem sırlarına erişebiliriz. Yaşamın kendi döngülerinde hissettiklerimizi ve maruz kaldıklarımızı gözlemleyerek hayata olan dokunuşlarımızı ve geri dönüşlerini algılayabiliriz. İşte, şu anda da yaşamın bize büyük mesajları var. Doğamıza, hormonlarımıza ters yaşıyoruz! Kendimizden, varoluşumuzdan hızla uzaklaşıyoruz! Dikkat, böyle giderseniz tükeneceksiniz diyor. Hatta, uzun vadede türümüz bile tükenebilir! Çünkü türümüz bu kadar stresi yönetmek için yaratılmamış. 

Tabii, bu biyolojik uyarı daha fazla yaşamda gelişmeyin, geldiğiniz yoldan hızla geriye dönün anlamında değil. İnsan çok mucizevi ve zeki bir varlık. Sürekli gelişiyor, gelişmeye ihtiyacı var. Ancak insanın içinde bir default programı var. Bu programa eğer müdahale etmezseniz yani ayarlarınıza dokunmadan bırakırsanız ilk planda her zaman korkulara ve acı duygusuna odaklanır. Çünkü içimizdeki program önce hayatta kal, sonra yaşamını şekillendir diyor. İnsan işte kendi doğasının zaafından ötürü gelişimini gerçek bir gelişimden daha çok korkularını yok etmek, onlara karşı tedbir almak üzerine tüm yaşamını şekillendiriyor. Ancak bu seçimler bizim doğamızla, biyolojik işleyişimizle çok da uyumlu değil. Açlık korkusundan yemeği sürekli ulaşılabilir kılıyor, karanlıktaki vahşi hayvan tehlikesinden günü sürekli aydınlık ve canlı kılıyor. Daha bunun gibi bir sürü şey var.

Bir düşünsenize 7/24 yemeğe sahibiz, her yer her an ışık dolu, aydınlık, canımızın sıkılmasına fırsatımız yok, çünkü hormonlarımızın veya zihnimizin yönetebileceğinden daha fazla uyaran sayısına sahibiz. Gelişen teknoloji, yaşadığımız dijital çağ bizim bedenlerimizin çalışma programları ile tezat oluşturdu. Bizim kendimizi gerçekleştirmemizi sağlayan, potansiyelimizi açığa çıkaran iç sesimizdir. İçimizden gelen duygular hayatımıza yön veren pusulamızdır. Bir düşünün, sürekli olarak dış uyaranlar, dışarıdan aldığımız duygular bizim iç sesimizin, iç duygularımızın sesini duymamızı engelliyorlar. Reklam afişlerinde bile buzdolabında mutluluk var yazıyor, şöyle bir araba alırsan güçlü hissedeceksin diyor. Biz tüm bu uyaranlar, sahte duygular arasında kendimizi gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Tüm bu iç ve dış kalabalık sesler arasında yola niye çıktığımızı, hayallerimiz neydi unutuyoruz. Eskiden tükenmek, hayır diyemeyen, dışarıdan mobing gibi strese maruz kalan veya aşırı kontrol duygusu yüksek insanların problemi idi. Yaşadığımız çağda tükenmek artık hepimizin problemi. Çünkü akış denen şey şu anda varlığımızdan uzağa sürüklenmek demek haline geldi. 

Tükenmişlik, birçok açıdan kişiyi derin bir şekilde etkilerken iletişim konusu üzerinden toplum ile, yakın çevresi ile olan etkileşiminde de ciddi kırılmalara neden oluyor. Tükenmişlik, iletişim ve iletişim beceleri konusunda insanı nasıl etkiler? Bunun toplumsal karşılığı nedir?

Tükenmişlik, sadece hayata karşı bir yorgunluk değil. Yaşam enerjisi hızla azalıyor. Hayatın anlamı gidiyor, insana tüm canlılığı veren duygulanımlar hissedilmez oluyor. İçi boş bir robota dönüyor insan. Bizim duygularımız, neşemiz, mutluluğumuz, heyecanımız kalmazsa yaşamın tadı tuzu olur mu? Her şey anlamsızlaşıyor, mutlak gereklilik değilse hiçbir şeyi gerçekleştirme isteği kalmıyor kişi de. Yaptıklarını da zaten mecbur olduğu için yapıyor. Artık ortada kendi diye bir şey yok, gereklilikler ve ondan beklenenler var. Bazen sorgulamaya gücü olmadığı için, bazen artık kendinden geçtiği ve üzerinde tek hükmü olan dış beklentiler olduğu için kişi kendi varlığına katkı dışındaki üzerine yüklenen sorumlulukları devam ettirir. Sosyalleşme, insan olabilmenin en büyük özelliği. Ancak tükenen kişi kendi varlık anlamını yitirdiğinde, diğerlerine kendini ifade etmenin sizce artık bir anlamı kalır mı? Enerjisi her adımda giderek azalırken, anlamını yitiren birey ayakta kalmak için üzerindeki yükleri atmaya başladığında ilk kendine dair olan sorumlulukları atıyor. Çünkü kimse kendine kötü davrandığı, ihmal ettiği için hesap sormayacak. Bu da aslında sürüklendiği yoldan çıkış ihtimalini giderek azaltıyor. Çünkü kendini iyileştirecek her şey bencil olmasını gerektiren seçimler. Enerji kısıtlı ya toplumsal sorumluluklarını, iş yükümlülüklerini, çocukların bakımını, eşe dair sorumlulukları seçecek ya da bencil olup her şeye dur diyerek kendini seçecek. Ne kadar büyük bir sınav değil mi? Bu bencilliğin ötesinde bir seçim. Günümüzde hepimiz bizi bombardımana tutan doğrulara karşı bu yüzleşmeden er veya geç geçeceğiz. 

Tükenmişlik sendromu ile baş etmeye çalışanlar için kitap nasıl bir yolculuk, nasıl bir süreç sunuyor? Tükenmişlikten Uyanış’ın hikâyesi nasıl gelişti?

Burada aslında birbiri ile iç içe geçen iki hikaye var. Pandemi öncesi artan uyaranlar, dijital çağ bizim iç sesimizden uzaklaşmamız açısından benim için tehlike sinyallerini çalıyordu. Ben 20 yılı aşkın doğu öğretileri ile uğraştım, ruhumu harmanladım, onlarla büyüdüm. En güvenli bilgi insanın iç huzurunu kişiye iade eden bilgidir. Yaşamlarımızın özgün amaçları ve anlamları olduğuna inanıyorum. Tüm çalışmalarımı bu örüntüyü anlayabilmek ve kişilerin arayıştaki yolculuklarına yardımcı olabilmek üzerine şekillendirdim. Eskiden kişinin özgün varlığını tanımlarken toplumsal öğreti, anne baba doğruları, büyürken edindiği çekirdek inançlar gibi bilinçaltını dolduran ancak işlevsel olmayan bir kalabalık ses yığınını temizlemeye çalışıyorduk. Dijital dünyanın gelişi ile birlikte o kalabalık iç ses yığınına, anlamsız başka kalabalık dış sesler de eşlik etmeye başladı. Nasıl bir evde farklı jenerasyonlar, farklı kültürler bir arada yaşarken en naif olanlar, güçsüz olanlar, hassas olanlar ezilir gider ve bir yerden sonra kendilerini ifade edemezken bizlere de aynısı oldu. Kurumsal eğitim verirken görüştüğüm kurum çalışanları özel görüşmelerde hepsi hayatın anlamını yitirdiğini, eskisi kadar mutlu olmadıklarını anlatıyorlardı. Hepsi dış görünüş olarak bakımlı, güzel giyiniyorlardı. Ancak artık ne duygularını hissediyorlardı, hissetseler de tek hissettikleri mutsuzluk, çaresizlikti, ne de yaşadıkları durum için mücadele edecek güçleri vardı. Bu depresyon değildi, tükenmişlikti. Yaşadıkları durumun kendi hatalarından kaynaklı olabileceğinden korkup yaşadıkları sıkıntıyı fısıldasalar da görünür olmaya geldiğinde hem iş güvencesi hem de durumu kabullenmeme açısından saklanıyorlardı. Ben de ürkütmemek adına basit yaşamak, mutluluk eğitimi gibi çeşitli isimlerle eğitimi vermeye başlamıştım. 

Üzerine pandemi geldi, deprem geldi, ekonomik belirsizlik geldi. Pandemi zaten tek başına yeterliydi. Kişilerin biyolojik anlamda kaldırabileceklerinden daha büyük bir stres vardı ortada, başında etkilerini görmeyecektik, ancak epigenetik açıdan zaman ilerleyince oldukça sıkıntılı durumlar ortaya çıkacaktı. 

Bu yeni gelen durumla dijital çağ geçişi açıkçası keşişti. Biz de terapi gibi kitaplar serisini başlattık. Her kitap hem tek başına hem de serinin diğer kitapları ile birlikte kişinin içsel geçişlerinde destek olacak, yol gösterecek, ruhunu iyileştirecek rehberlikler sunacaktı. Tükenmişlikten uyanış serinin ikinci kitabı. Kitaplarda kişi okuduklarının ötesinde bilinçaltı ile de değişim yolculuğunu başlatıyor. Uzun yıllardır bilinçaltı ile çalıştığım için yazarken sadece bilince değil, bilinçaltına da hitap ederek içeride bazı dosyaları tetikleyerek bir farkındalık oluşturmayı ve böylece dönüşümün daha kolay olmasını amaçladım.

Tükenmişlik konusunda bir uzmandan yardım almak (bu bir profesyonel de olabilir bir kitap da elbette) neden ve nasıl önemlidir? Bu konuda kişi nasıl bir yol takip etmelidir?

Zaten kişinin tükenmesine sebep olan şey ben/ biz dengesini hayatta kaçırmış olmasıdır. Kişi ben tek başıma idare ederim, güçsüzlüklerim görünmesin, kendimi feda edersem sevilirim, benim hayatım önemli değil, sevdiklerim benden daha önemli, başarı benden daha önemli, içimde beni huzursuz eden iç sesim o kadar da iyi bilmiyor, ona güvenemem gibi dengesizliğe yol açacak olan düşünce kalıplarına sahip olması nedeniyle bu noktaya geliyor. Demek ki durduğu yerdeki doğrularını belirleyen referans noktası hatalı. O yüzden bir kitap, bir uzman kişinin yeni bir gerçeklik ve denge hali oluşturabilmesi için kişiye gideceği yol ile ilgili referans noktası olacaktır. Sizi bulunduğunuz duruma sokan zihninizle tek başınıza yeni bir doğru üretemezsiniz. Bilinçaltı daima eski düşüncesini korumaya çalışır. 

Tabii, işin bir diğer yanı da var. Artık öyle bir çağda yaşıyoruz ki hormonlarımızın, genlerimizin, bilinçaltımızın nasıl çalıştığını bilmiyorsak sağlıklı kalmamız neredeyse imkansız. Başımıza ne geldiğini ve nasıl başa çıkılacağını bilimsel doğrularla kavramamız gerekiyor. Bu duygusal bir seçimin ötesinde bir farkındalık gerektiriyor. 

 Siz tükenmişliği insan için bir kırılma noktası olarak ele alıyorsunuz. Sendrom, daha sonar başlayacak yeni bir hayatın ilk adımlarını da içerisinde barındırıyor. Bu noktada tükenmişlik sendromu ile yüzleşenler için nasıl bir kırılma evresi söz konusu? Bu sendromun ardından kişi için nasıl bir gelecek tahayyülünden söz edilebilir?

Bence tükenmişlik sendromu kişi için büyük bir armağan! Kişiye yeniden yaşamını tanımlama şansı veriyor. Hayatımızda her şey yolunda giderken doğruları değiştirmek kolay değildir. Ancak bazen, hatta çoğu zaman seçtiğimiz doğrular hayatta deneyimlememiz gereken gerçekler değildir. Hepsinin orada olma sebebi ve bir son kullanma tarihi vardır. Oysa biz nasıl sevilebilir biri olacağımızı, nasıl değerli olacağımızı, nasıl bu yaşamda güvende kalacağımızı sıkı sıkıya o doğrulara bağlarız. Gerçek öyle olmasa da artık o şekilde yaşamak istemesek de sıkı sıkıya o inançlarımıza bağlanırız. İşte, tükenmişlikte kişi o çok güvendiği doğruların sandalında kendini akıntıya bıraktığında nasıl yok olduğunu görüyor. Karanlıkta kalanla yüzleşmek zorunda kalıyor. Sağlıklı bir şekilde ben-cil olmak, kendi hayallerini tüm düzene karşı gerçekleştirmek, gerçekten kendini sevmek… Bunlar farkındalık armağanlarının sadece bazıları. Yeniden hayatı özgürce yaşama ve kişiye kendini gerçekleştirme şansı veriyor. O yüzden tükenmişlik kişiye yeniden doğabilmesi ve görünür olabilmesi için gerçek bir şans veriyor.