Yüzyılların Sahne Büyücüsü: Ayşegül Yüksel ile Söyleşi III

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Söz konusu Shakespeare olunca şüphesiz her zaman ilk akla gelen onun nasıl oldu da tiyatroyla bu derece özdeşleştiği, âdeta tiyatro deyince akla gelen ilk isim olduğudur. Peki Shakespeare nasıl Shakespeare oldu?

Shakespeare olmak kolay değil. Rönesans, tiyatronun seküler (dinden bağımsız) bir nitelik kazanmasını sağlamış, 16. yüzyıl İngiltere’sinde profesyonel tiyatroculuk gelişmeye başlamıştı. Tiyatronun merkezi Londra’ydı. Stratford kasabasının ileri gelen bir kişisinin oğlu olduğu söylenen Shakespeare, evli olmasına karşın, ailesini memleketinde bırakarak, genç yaşında Londra’ya geldi. Bir yandan şiir ve oyun yazarken, bir yandan da tiyatro çevresi ile yoğun ilişki sürdürdü. Önce şair olarak beğenildi, kısa süre sonra da oyunları gündeme geldi. Tiyatroda hem oyuncu hem yazar olarak görev yapıyordu. Seyircinin nabzını elinde tutmayı öğrendikçe, oyunlarının ünü de yaygınlaştı. Shakespeare bir süre sonra tiyatro sahibi oldu. Hem para kazandı, hem de oyun yazarlığını yaygınlaştırdı. Şair yanıyla ve oyunlarının gücüyle Kraliçe Elizabeth’in de ilgi odağı oldu. Saray için sipariş oyunlar yazdı. Soylular için Saray’da ve şatolarda oyun sundu. Böylece bir yandan halkın bir yandan da soylu sınıfın sarıp sarmaladığı bir kişi olarak ün kazandı. Hem yüksek sınıfın beğenisini kazandığı için, hem de halkın sevdiği popüler bir yazar olduğu için, yaşadığı dönemin tiyatrosuna ağırlığını koydu. Yapıtları 1616’daki ölümünden sonra da İngiliz tiyatrosu için vazgeçilmez bir tiyatro repertuvarı oluşturdu. Bir sonraki aşama Batı’nın başka ülkelerinde de baş tacı edilmesiydi. Bu da 19. yüzyılda gerçekleşti. Günümüzde tüm dünyanın kucak açtığı bir yazar olarak etkisini sürdürüyor.    

Shakespeare’i bunca evrensel yapan ve onlarca dile çevrilmesini sağlayan en temel özellikleri nelerdir?

İnsan doğasının ve davranışlarının temel özelliklerini çok iyi kavramış olması; dolayısıyla her toplumda ve kültürde karşılığını bulan karakterler yaratmış olması; dahası, yarattığı karakterleri merak uyandıracak, dinamik bir kurgu içinde devindirmesi; son olarak da, evrensel boyutlarda etkili olabilecek vurucu bir sahne şiiri kullanması.

Görsel: Novelheroes

Shakespeare ile ilgili en temel meselelerden birisi kimliği ve gerçekte kim olduğu üzerine. Bu konuda birçok farklı görüş söz konusu ve bir noktada her şey bir efsaneye dönüşüyor. Peki gerçekle efsane arasında Shakespeare nasıl bir kişiliktir ve kimliği üzerine bugün en yaygın olarak benimsenen görüş nedir?

İlk sorunuza karşılık verirken anlattığım yaşam öyküsü en yaygın olarak benimsenen görüş sayılabilir. Stratford kasabasında doğmuş olduğunu kabul edelim. Yine aynı efsaneye göre, bir nedenle (para kazanma zorunluğu olabilir, kanun kaçaklığı olabilir, karısıyla mutlu bir yaşam sürmeyişi olabilir, tiyatro tutkusu olabilir, vb.) baba evini ve ailesini bırakarak Stratford’dan ayrılmış. Daha sonraki 4 yıl içinde ne yaptığı bilinemiyor. 1580’li yılların bir aşamasında şair ve oyun yazarı, tiyatro çalışanı olarak Londra’da ortaya çıkıyor. Gerisini biliyoruz. Yazma yeteneği müthiş olan, parlak bir zekâ, iyi bir pazarlamacı, benzersiz bir şair.

Onca farklı görüşe paralel olarak, siz “kendi Shakespeare”inizi nasıl görüyor ve yorumluyorsunuz?

34 yıl boyunca, lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde Shakespeare dersleri verdim. İyi arkadaş olduk doğrusu. Bence müthiş bir gözlemci; olayları algılama ve yorumlama gücü çok yüksek, Rönesans’ın yarattığı kültür dünyasındaki zenginliklerle oluşmuş bir düşünce evreni içinde yazıyor oyunlarını. İnsan psikolojisine neredeyse Freud gibi yaklaşıyor. Yaman bir hümanist. İnsanların hümanist ideale ters düşen özelliklerini amansızca yerse de, ‘ölümlü’ olma özelliğimiz nedeniyle, yer yer bağışlayıcı olabilen bir düşünür. Çok büyük bir ozan; usta bir oyun kurucu; karakterlerini ölümsüzleştirmiş bir yazın büyücüsü… Haklı olarak kendini çok beğeniyor. Kimi sonelerinde, yazdığı dizelerin onu ölümsüzlüğe götüreceğini söylüyor. Söylediği doğru çıkmadı mı?

16. yüzyılın sonunda yaşayan Shakespeare, yaşadığı süre boyunca birçok farklı şehri ziyaret etti, oyunlar kaleme aldı. Peki Shakespeare ile yaşadığı dönem ve coğrafya arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Dönem, onun üzerinde nasıl bir etkiye sahiptir?

Birçok farklı kente gittiği bilinen bir gerçek değil. Oyunlarında ele aldığı kentler, büyük olasılıkla bir yerlerde okuduğu bilgilere ya da başka yazarlardan alıp kullandığı metinlere dayanıyor. Rönesans dönemi, insanların öğrenmeye meraklı olduğu, başka ülkelere ilgi duydukları bir süreç oluşturuyor. Shakespeare de, bana göre, bu meraklı insanlardan biri. Ayrıca kanımca, başkalarından dinlediklerini belleğine güzelce yazabilen ve yeri gelince kullanabilen biri. Bence yaşadığı dönemin en çok ilgi çeken (çoğu günümüz İtalya’sında yer alan) kentlerinden oluşan bir coğrafyada hayal gücüyle gezmiş ve oyunlarını bu coğrafyada devindirmiş. Bu hayal gücü, Venedik, Verona gibi İtalyan kentlerin turistik değerine de katkıda bulunmuş. Verona’da turistlere Juliet’in evi olduğu söylenen bir binayı gezdiriyorlar; Venedik’teki ünlü Realto Köprüsü, Venedik Taciri’nin Shylock’unun iş kotardığı yer. Shakespeare’in oyunları Avrupa kentlerinin Ortaçağ ortamında geçer. Bu kentleri ziyaret ettiğini sanmıyorum. Eğer yaşamıyla ilgili egemen görüş doğruysa, yoğun tiyatroculuk uğraşı ona gezme olanağı zaten tanımamış olmalı.

Shakespeare gerek Richmond Sarayı’nda Kraliçe Elizabeth tarafından gerekse farklı tiyatrolarda halk tarafından izlenen ve takdir edilen bir isim. Bu anlamda toplumun farklı kesimlerine aynı ânda hitap etmesi çok dikkat çekici. Peki 16. yüzyıl İngiltere’sinde birbirine taban tabana zıt bu iki kesim, nasıl oldu da Shakespeare etrafında bir araya gelebildi?

Shakespeare’in tiyatroya dilsel yönden ve işlediği konular/izlekler açısından yaklaşımı her zaman ‘seçkin’ kişilerin beğeneceği özelliklere bağlı kalmıştır. Ne ki okuma yazma bilenlerin oranının çok düşük olduğu Rönesans İngiltere’sinde, halkın öğrenme, toplumda olan biteni izleme, siyasal olgularla ilgilenme, sanatı merak etme gibi ilginç yönelimleri vardı. Ayrıca tüm kesimler dinsel Ortaçağ tiyatrosu geleneği bağlamında yüzyıllar geçirmişti. Bu nedenle, seyircilik edimi onlar için kültürel bir alışkanlıktı. Dahası, okuyamadıkları şiirsel metinlerin tiyatroda sesli olarak iletilmesi onlara bir algılama kolaylığı ve okur yazar olmamalarına karşın üstünlük sağlıyordu. Shakespeare ayrıca, oyunlarını hem soylulara hem de halka çekici kılacak –çoğunlukla güncellik de taşıyan- konuları seçip işlerken yer yer halktan tipleri ve halk dilini kullanarak hem seçkinci, hem de popüler olmayı başarmıştır.

Shakespeare Ortaçağ İngiliz ve klasik İtalyan tiyatrosundan etkilendiği kadar kuralları ters yüz ederek ortaya kendisine has bir yapı da çıkardı. Peki genel olarak Shakespeare’in yaptığı yenilikleri, farklılıkları nasıl görmeli, ona nasıl yaklaşmalıyız?

Zaman-yer-tür birliğine bağlı klasik tiyatrodan, bu kuralları tanımayarak ayrılan ve bu bakımdan geleneksel İngiliz tiyatrosunun içerdiği anlatım özgürlüğünü kullanan Shakespeare, oyunlarına sinemada göreceğimiz çeşitten bir hareketlilik kazandırmıştır. Onun yazdığı trajediler komik öğeler, komediler de trajik öğeler içerir. Dahası, kurallardan bağımsız olma ayrıcalığı, oyunlarda birkaç farklı olay örgüsünü –bugün televizyon dizilerinde gördüğümüz gibi- iç içe kullanabilmesini sağlamıştı. Bu nedenle, hızla gelişen renkli bir olaylar dizisi yaratmayı, aynı anda farklı konuları işleyerek yapıtlarına daha yoğun anlamlar yüklemeyi ve daha zengin boyutlar katmayı başarmıştır. Özetle, Shakespeare’in metinlerine yaklaşımındaki görsel-işitsel özgürlük, onu tiyatro ya da romanda çağdaş anlatım biçimlerinin neredeyse öncüsü yapmıştır.

Özellikle “trajedi” ve “öç alma” duygusu etrafında Seneca-Shakespeare ilişkisinden söz ediyorsunuz. Peki Seneca’nın Shakespeare üzerindeki etkisini nasıl yorumlamalıyız ve Seneca’yı bunca özel yapan nedir?

Seneca, Roma İmparatorluğu’nun Avrupa düzeyindeki şiddet eylemini, vicdan ve ahlak ölçüsüne vuran bir düşünürdü. ‘Öç alma’ olgusu, hakkın yerini bulması, adaletin yerine gelmesi  düşüncesinin yansımasıydı. Dahası, uzun söylevlerle ve iç seslerle bezediği karakterlerinin düşünce dünyasını dile getirerek insanı ‘insanlık’ ölçüsüyle değerlendirmek amacındaydı. Seneca’nın bu yaklaşımı Shakespeare’in hümanist düşüncesine denk düşmüştür. Tüm Shakespeare oyunlarında, kişiler yaptıkları yanlışların bedelini öder.

Görsel: Novelheroes

III. Richard oyununu Shakespeare tiyatrosundaki geçiş metinlerinden biri olarak kabul ediyorsunuz. Bu oyun üzerinden birçok farklı mesele ve konu gündeme geliyor. Peki III. Richard ile birlikte ortaya nasıl bir Shakespeare imgesi çıktı ve usta yazar, yoluna bu oyundan sonra nasıl devam etti?

III. Richard Shakespeare’in, ‘kötü adam’ı oyunun kahramanı yaptığı ve ‘tip’ değil, çok boyutlu ‘karakter’ olarak yarattığı ilk ve tek sahne yapıtıdır. Bu yapıtında bir yandan siyasetçiliğe soyunan kişinin taşıması gereken erdemler ve kaçınması gereken kusurlar bağlamında yaman bir tiyatro söylemi oluşturan yazar, bir yandan da insan psikolojisinin derinliklerine inerek, haset, kıskançlık, hırs, aşağılık duygusu, acımasızlık, ikiyüzlülük, yalancılık gibi olguları irdelemiştir. Karakteri yansıtırken ‘iç ses’ kullanımına da başvuran yazar, daha sonraki olgunluk dönemi yapıtlarındaki olumlu/olumsuz tüm önemli karakterleri aynı psikolojik yaklaşım ve ‘iç ses’ kullanımı gibi, kişinin iç dünyasını seyirciyle paylaşmasını sağlayan biçimsel tekniklerle boyutlandırmıştır.

Shakespeare trajediden komediye kadar birçok farklı türde oyunlar kaleme almış bir isim. Aynı zamanda ele aldığı her türe kendisinden bir şeyler katmayı da başarıyor. Bu anlamda onu her açıdan “komple” bir oyun yazarı olarak görmek mümkün. Bir oyun yazarı olarak bunca farklı türde başarılı olmayı nasıl başardı?

Stratford’da gittiği –ortaokul düzeyindeki- eğitim kurumunda öğrencilerin teneffüste bile kullanması gereken dil Latinceymiş. Derslerde öğrencilere Plautus gibi klasik yazarların komedilerinden bölümler okutulurmuş. Shakespeare klasik komediyle böyle tanışmış olmalı. Yaşadığı kentte İngiliz Ortaçağ oyunlarını da önemli dinsel bayramlarda izlemiş olduğu varsayılıyor. Seneca’nın trajedileri ise dönemin İngiliz tiyatrosu üstünde büyük çapta etkiliydi. Tarih bilimi o dönemde çok ilgi duyulan bir konuydu. Dolayısıyla, Shakespeare gerek trajedi ve komedi, gerekse tarih konusunda, bugünkü bir ortaokul öğrencisinden beklemeyeceğimiz temel bilgilere sahipti. Dahası, Londra hanlarında/meyhanelerinde, kendisinden çok daha eğitimli olan tiyatro ozanlarıyla birlikte oluyor, onların yapıtlarını izliyordu. Böyle yoğun bir kültür iklimine yazarımızın zekasını ve dehasını da eklersek, yazdığı her tür sahne yapıtında başarılı olması bizi şaşırtmaz.