William Kherbek ile Entropia (vol. I & II) Üzerine

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Berlin’de yaşayan çağdaş sanat eleştirmeni Habib William Kherbek, şiirden romana, öyküden eleştiriye birçok farklı türde metin üreten bir yazar. Amerika’da başlayan çalışmalarına önce İngiltere, ardından Almanya’da devam eden Kherbek, üzerinde çalıştığı sanatçılar ve ilgi duyduğu konularla edebiyatına ve eleştiri yazılarına yeni perspektifler eklemekten sakınmayan bir isim.
Son olarak geçtiğimiz haftalarda Entropia (vol. I & II) isimli kitabını yayımlayan William Kherbek, bu kez teknoloji ile sanat eleştirisi birleştiriyor ve oldukça deneysel bir projeye hayat veriyor. Entropia’nın ilk cildinde farklı dönemlerde kaleme aldığı eleştiri yazıları ve çağdaş sanat söyleşilerini bir araya getiren yazar, çalışmasının ikinci bölümünde ise yeni bir arayışa girişiyor. Yayıncısı Jack Clarke ile birlikte bir tür “algoritmik sanat eleştirmeni” yaratmaya çalışan Kherbek, bir yazılım aracılığıyla mevcut sanat teorisi ve eleştiri metinlerini yüklediği sisteme baştan bir kitap yazdırıyor. Entropia’nın tamamen bilgisayar tarafından üretilen metinlerden meydana gelen ikinci cildi, bu anlamda insan ile yazılım, zihin ile teknoloji arasında sürekli değişen dengeleri, günümüz sanatında eleştirmenin rolünü/yerini sorguluyor.


Abdullah Ezik, Habib William Kherbek ile yakın dönem çalışmaları, kurgu ve kurgu-dışı çalışmaları arasındaki ilişki, edebî üretimleri ve Entropia (vol. I & II) projesi üzerine konuştu.

Roman ve şiir gibi kurgu metinlerle de, çağdaş sanat eleştirisi gibi kurgu dışı bir alanla da ilgilenen özel birisiniz. Kurgu ve eleştiri arasındaki bu bağ bana kalırsa oldukça özel bir ilişkiye de işaret ediyor. Öncelikle bir eleştirmen olarak aynı zamanda kurgu metin kaleme almak sizi nasıl etkiliyor? Kurgu ve eleştiri metinleriniz arasında herhangi bir ilişki/bağ görüyor musunuz?

Disiplinler arasında yazmak ile ilgili bu soru bana oldukça ilginç geldi; çünkü her bir form zamanla daha da özelleşip rafine hâle geldikçe, genellikle üniversitede bu konu ile ilgili dersler, sözgelimi “oto-kurgu” (auto-fiction) veya doktora dersleri sırasında aldığım “writing London” gibi, ile birlikte düşünüldüğünde daha da zor bir durum oldu. Kurgu yazmanın eleştirel yazıyla ya da en azından benim ona yaklaşımımla önemli bir işlevi paylaştığını düşünüyorum, çünkü her ikisi de aslında “zihin teorisi ile ilgili alıştırmalar”dan meydana geliyor. Kurgu yazmak için (genellikle) bir karakter hayal edersiniz ve bunu iyi yaparsanız o karakterin ikna edici bir kimlik duygusu, deyim yerindeyse kendine ait bir “zihni” olur. Eleştiride ise belirli bir kişi veya sanatçının zihnine girersiniz ve belirli bir eserle veya belirli bir fikirle onların nereye gittiklerini görmeye çalışırsınız ve sonra onu bağlamsallaştırmaya çalışırsınız.
Kendi çalışmam ile ilgili olarak ise yukarıda sözünü ettiğim anlamın ötesinde, belirli bir bağlantı olduğunu söyleyemem. Ancak şunu ifade edebilirim ki, üzerinde çalıştığım proje muhtemelen ilk kez bir sanat eleştirmeni perspektifinden yapılan “gerçek bir edebî keşif” olarak değerlendirilebilir. Burada eleştiriden bahsetmenin ilginç bir mesele olabileceğini düşünüyorum; çünkü bir yazar, “gerçek” bir eleştiri metni kaleme alırken gerçekten mümkün olmayan bir şekilde “eleştirel” bakış açısının sınırlarını da keşfedebilir.

Çağ ve çağın sorunları ile yakından ilgilenen, yaşadığı dönem, toplum ve kültüre dair unsurları üretimlerinde görebildiğimiz bir şair olduğunuzdan söz edebiliriz. Peki çağ ve içerisinde bulunduğumuz dönem sizin şiirinize nasıl aksediyor?

Şiirlerimin çoğunda, dilin bir zihin yetisi olarak bizi nasıl şekillendirdiği kadar, dilin içimize nasıl işlediğiyle de ilgileniyorum. İnsanlık tarihinin muhtemelen dile en fazla doyduğu çağındayız -bunu tartışmaya gerek bile yok-. Her yıl, insanlığın binlerce yıllık varoluşundan bugüne ulaşan yazılı-dil sayısından daha fazla dilde metin üretiliyor, yayınlanıyor. Bu durumun ise kaçınılmaz olarak insanların dili kullanma biçimleri ve dilin düşünmeyi şekillendirme biçimleri üzerinde etkisi var. Aradığım, üzerinde çalıştığım yazarlar genellikle dilin karakteri üzerine düşünen isimler. Burada hemen bir örnej olarak doktora tezimin konusu olan John Ashbery’den söz edebilirim. Ashbery, klişeyi reklamcılık ve diğer pazarlama biçimlerinden daha farklı bir şekilde ele alması, dilin başka işlevlerine yönelmesiyle dikkat çeken bir isim.
Şiir, aynı zamanda benim kendi zihnimin nasıl çalıştığını keşfetmeme olanaj tanıyan de özel bir alan. Konuştuğum birçok insan gibi ben de bütün gün kafamda dönüp duran bir dil akışına sahibim. Şiir benim için bu girdabı düzenlediğim, ona aynı zamanda farklı türde bir anlam yüklememe olanak tanıyan bir aracı olarak düşünülebilir: bir okuyucu öngören veya en azından bir okuyucunun erişebileceği bir anlam.

Hem şiir ile hem de roman üzerinden düzyazı kurgu metinler kaleme almanız sizin üretkenliğinizi ve kişiliğinizdeki zengin yönü gösteren önemli bir ipucu. Bir şair ve romancı olarak William Kherbek’in yazar kimliğine dair neler söylersiniz? Sizin kurgusal üretimlerinizi besleyen, ortaya çıkaran en önemli faktör, etmen nedir?

Çok zor soru. Doğrusu, bir yazar olarak kimliğim üzerine düşünmemeye çalışıyorum. Sanırım bunun bir anlamda sınırlayıcı olabileceğini düşünüyorum ve sonunda John Updike’ın dediği gibi “Maske yüzü yiyor,” ve bir süre sonra kendinizin farklı temalar etrafında nasıl yazdığını, tutarlılık ve eğilimleri üzerine düşünmeye başlıyorsunuz. Kendinle mesafelendiğinde daha çok kendin gibi oluyorsun ve o noktada her şey daha farklı oluyor. Sanırım kendi yazınım üzerine düşünecek olsaydım, yazdığım her şeye hâkim/egemen olan belirli temalarla ilgilendiğimi söylerdim.
Güç, muhtemelen nasıl kazanıldığı, kaybedildiği, israf edildiği, uygulandığı, kötüye kullanıldığı ve feragat edildiği ile benim en kalıcı temam olarak değerlendirilebilir. İlk iki romanım Ecology of Secrets ve ULTRALIFE özellikle resmî iktidar ile ilgiliydi. Daha sonra sırasıyla Best Practices ve New Adventures, megaloman bir bağış toplama ve bir vlogger aracılığıyla güç kazanmaya çalışan insanların hikâyesine odaklanıyordu. Twenty Terrifying Tales from Our Technofeudal Tomorrow, dünyanın firmalar tarafından yönetildiği distopik bir gelecekte geçen bir kısa öykü koleksiyonundan meydana geliyor. Kurgu dışı bir eserim olan Technofeudalism Rising ise hem kurbanlar hem de iktidar sahipleri için güç ve tehlike arasındaki ilişkiyi gün yüzüne çıkarıyor.

Bugüne kadar kaleme aldığınız eleştiri metinleri Flash Art, Berlin Artlink, Mousse, Aqnb ve Map Magazine gibi birçok önemli yayında yer aldı. Daha sonra sanat yazılarınızı Entropia I & II’de bir araya getirdiniz. Bu kitap nasıl gün yüzüne çıktı?

Aslında benim için karmaşık bir gebelik süreciydi. Kitap, temel olarak ilk sanat incelemelerimden bugüne kadar on yıllık bir yazını kapsıyor. Bu süre zarfında bir zamanlar çalıştığım çeşitli yayınların kapandığını veya web sitelerinin bir süre sonra erişilemez hâle geldiğini, incelemelerimin kaybolduğunu fark ettim. İşte başlığın atıfta bulunduğu “entropi” de tam olarak bu. Yayınlar kapanıyor, galeriler kapanıyor, sanatçılar çalışmayı bırakıyor ve sonunda web siteleri bile yok oluyor. Kitabı bu sürecin bir anatomisi ve bu kültürel entropiyi yönlendiren güçlerin bir analizi olarak tasarladım. Daha önceki bir soruda günümüzde her zamankinden daha fazla sayıda dil üretildiğinden bahsetmiştim, eleştirim bu dil çokluğunun/fazlalılığının bir parçasıydı ve bu dillerin çoğu gibi, her şey zamanla internet dilinin engin kara deliğinde kayboluyor. “Uçağı yaratmak,” Paul Virilio’nun dediği gibi, “uçak kazasını yaratmaktır”. Zamanla her zamankinden daha fazla yazılı dil üretilip kaybolur oldu. Tam da bu noktada, bunca dili derlemek için maddi bir nesne/obje üretme fikri bana çekici geldi. Ephemera adında bir video-şiir koleksiyonu yaptım ve burada her gün bir şiir yazıp Youtube’a gönderdim. Bu projedeki temel amaç, kısa ömürlü bir yazı projesinin nasıl kalıcı olabileceğini keşfetmek, bunun için bir yol bulmaktı, internete gönderilen diğer herhangi bir dilde olduğu gibi.

Londra ve Berlin, kitabın ilk cildinde yer alan yazılarınızda dikkat çeken, sanat kurumları ve sanat festivalleri için de oldukça kıymetli iki merkez olarak değerlendirilebilir. Peki bu iki şehir gerke sizin kişisel yaşantınızda gerekse güncel sanat bağlamında nasıl bir anlam ifade ediyor? Berlin ve Londra’yı bir merkez haline getiren nedir?

Londra benim için inanılmaz derecede önemli bir şehir oldu. Orada okudum, arkadaşlarımın çoğu orada ya da orada yaşıyor ve yetişkin hayatımın birçok belirleyici deneyimi orada gerçekleşti. Orada olmadığım zamanlarda kendimi sanki şehrin bir versiyonunu içimde taşıyormuşum gibi hissediyorum. Ancak Londra, bir sanat merkezi olarak diğer şehirlere kıyasla nispeten daha genç. Paris, hatta New York, modern dönemin çoğu için “Batı sanatı”nın tarihi merkezleri olarak görülebilir; ancak 1990’lardaki kültürel yatırımın, özellikle de halkın ücretsiz bir şekilde ziyaret edebileceği müzelerin yapılmasının sonunda Londralı sanatçılara gerçekten de izleyicilerle buluşma imkânı sağladığını düşünüyorum. Buna ihtiyaçları da vardı. Londra aynı zamanda büyük bir sermaye bataklığıdır. Lüks tüketim genellikle güzel sanatlar ile birleşir. Bu iki unsur benim hayatımda en çok orada geçirdiğim süre zarfında bir araya geldi. Bence Entropia, parçalar tek tek hiçbir zaman özel olarak bununla ilgili olmasa bile, o anlık metalaştırma sürecini içerisine alıyor. Yükselişte olan, üst düzey sanat koleksiyoncuları sınıfı ile iş birliği ve gerilim içinde olan bir tema, nihayetinde sanat okuryazarı bir izleyici olarak ortaya çıkıyor.

Berlin, genç sanatçılara Londra’ya kıyasla çok daha açık bir şehir olduğu için sanatı deneyimlemek için de büyüleyici bir yer. Londra’da kiraların yüksek olması, genellikle stüdyoda çalışan sanatçılar için eğer yüksek fiyatlı satış yapamazlarsa orada barınmayı daha da güç bir hâle getiriyor. Berlin’de -en azından şu an için- yaşamak ve bir stüdyoya sahip olmak Londra’ya kıyasla daha mümkün olduğundan sanat okulunu bitiren sanatçılar için bir merkez olma konusunda daha önde ve bu tutumunu sürdürüyor. Ayrıca Berlin’de doğrudan ticari faaliyet yürütmeyen sanatçıların izleyici ile buluşmasını sağlayan çeşitli projeler de söz konusu. Savvy, June, gr_nd ve Horse and Pony gibi mekânlardan Berlin’in üretimde uzmanlaştığı, gelişen ve ticari olmayan önemli mekânlar olarak söz edebilirim.

Berlin’de yaşıyor ve Berlin Art Institute’de çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. Hem çağdaş sanat yazıları üretmek hem de bu alanda ders vermek sanırım sizin hayat pratikleriniz içi de oldukça önemli olsa gerek. Hayatınızın her alanında sanat ile bu kadar dolu olmak sizi nasıl etkiliyor? Berlin Art Institute’deki çalışmalarınız üzerine ne söylersiniz?

Bu benim için de çok yoğun bir yaşam biçimi aslında. Öğretim, özellikle çağdaş sanatı canlandıran teorik fikirlerle uzun süreli bir ilişki gerektirir, bu yüzden diğer üniversitelerdeki lisans programlarına nüfuz eden en yeni/güncel fikirlere ayak uydurmak için kendimi çok daha fazla sanat teorisi okurken buluyorum. Bence bu bir yanıyla “komik”, çünkü bir şeyler öğretirken aynı zamanda her 18 aylık döngüde yeniden kendi master’ımı yapıyormuşum gibi hissediyorum. Tabii ki yayınlar için yazmak, öğretimimi beslemek açısından oldukça yardımcı oluyor, çünkü Berlin’de olabildiğince çok sergi/performans görmek ve onlar hakkında düşünmek kelimenin tam anlamıyla benim işim.

Sanatı seviyorum, bu yüzden sürekli olarak yeni sergiler/projeler/şovlar ve yeni fikirler arama, bunları benimsemek benim için gerçekten çok eğlenceli; ancak güvencesiz bir çağda her şeyde olduğu gibi, az ya da çok sürekli çalışmanın verdiği bir hoşnutsuzluk da söz konusu. Pek çok insan gibi geçimimi sağlamak için birçok işi aynı anda yapmak zorundayım ve bunun yeni fikirler bulmak gerçek bir meydan okuma olduğunu söyleyebilirim. Eleştirmenlerin ve hatta akademisyenlerin, en üst düzeydekiler dışında, Susan Sontag veya John Ruskin gibi birinin derinliğiyle çalışacak, fikir üretecek bir vakit veya isahip olduklarını düşünmüyorum. Fikirlerin gelişmesi için uygun bir alana ihtiyacı vardır, ancak en tepedeki isimler dışında çoğu kimse bu alana sahip değil. Bu nedenle, biri bana bir gazetede sanat eleştirmeni olarak güzel bir rol teklif etmek isterse, DM’lerim her zaman açık…

Vaktiyle yazılarınıza taşıdığınız, söyleşi yaptığınız kimi sanatçı, sanat galerisi ve kurumun (ne yazık ki) bugün artık aramızda olmadığını söylemek de mümkün. Bu anlamda Entropia’nın ilk cildinde yer alan yazı ve söyleşilerinizin tarihî bir değerinin olduğunu söyleyebiliriz. Entropia’nın çağdaş sanat, kurum ve kişilere dair tanıklıkları üzerine ne söylersiniz? Bu kişisel tanıklıklar üzerinden sizin ilgi alanlarınız ve kişilere dair neler söylenebilir?

Buna tamamen katılıyorum. Bu gerçekten de sanat ile dolu bir yaşam tarzı için, Londra’da (ve ötesinde) sanatın ne anlama gelebileceğine dair umut edilen vizyon için bir tür ağıt. Daha önce de söylediğim gibi; çalışmayı veya en azından söyleşi yapmayı bırakmış sanatçılar için bugünün olanaklarıyla tek inceleme olanağı vaktiyle benim kaleme aldığım metinler. Dolayısıyla bunun varoluşsal bir boyutu da var. Bahsettiğiniz gibi “bir tanık olarak sanat eleştirmeni”, onu tanımlamanın şatafatlı bir yoluna işaret ediyor ama ben aynı zamanda eleştirmeni “neye tanık olduğunu bilmeyen bir tanık” olarak da tahayyül ediyorum. Bir şeyler hakkındaki tanıklığınız, gelişigüzel bahsettiğiniz onca şey aslında gelecekle en alakalı bağıntılardır, sizin için neredeyse görünmez olan şeylerle.

Entropia’nın en dikkat çeken yanlarından birisi de birçok farklı sanat kuramı ve düşüncesinden faydalanması, bu anlamda sanat teorilerine dair de yakınlık barındırması. Bunca küreselleşen dünyada sanat teorileri/kuramları neye işaret eder? Bu tür kuramların bir eleştirmen için anlamı/değeri nedir?

Bu gerçekten eleştirmene bağlı bir durum. Ben sanat teorilerine makul bir şüphecilikle yaklaşmaya çalışıyorum. Kimi zaman Roland Barthes’ın “Sen teoriyi anlamayabilirsin ama teori seni anlar,” sözünü düşünüyorum; bu bana pek çok teorik fikrin yararsızlığının kabulü gibi geliyor. Her şeyi açıklayan herhangi bir ideolojinin, belki de insanın saflığıyla ilgili şeyler dışında, nihayetinde hiçbir şeyi açıklamadığına inanma eğilimindeyim. Bence başat teorisyenlerden alınacak/öğrebilecek birçok şey var. Sözgelimi Derrida’nın dili kendi çelişkileriyle çözülmüş bir sistem olarak düşünmesi, Baudrillard’ın medyanın işleyişine dair büyüleyici içgörüleri -kehanetsel içgörüler-, Hito Steryerl’in sanatsal öznenin yaratılmasına ilişkin görüşleri, Timothy Morton’un “hiper-nesne” önermesi bunlar arasında sayılabilir. Tüm bunlar herhangi bir kişinin anlayamayacağı kadar büyük özneler çağında bilişsel yetilerimizi test eden konular olarak düşünülebilir. Bunlar, teorinin sanat alanına getirdiği son derece verimli fikirlerden sadece birkaçı, ancak belki de aptalca bir şekilde, sanatın onu açıklamaya veya konumlandırmaya çalışan teorilerden daha büyük, daha garip ve daha zengin olduğunu düşünmeyi seviyorum. Umarım düşüncelerimde haksız değilimdir. Ayrıca şunu da ilave edebilirim: en çok sevdiğim sanat, manifesto veya seminerlere indirgenemeyen sanattır.

Entropia’nın ikinci cildinde yeni oluşturulmuş bir algoritmik sanat yaratmaya yönelik spekülatif bir girişime (ficial) yer veriyorsunuz. Bu, başlı başına mucizevi bir olay ve ortaya çıkan sonuçlar en az fikrin kendisi kadar heyecan uyandırıcı. Öncelikle bu fikir nasıl gelişti? Ortaya çıkan sonuç size neler söyledi, ne tür eleştirileri/yorumları beraberinde getirdi?

Kısa cevap şu ki yayıncım Jack Clarke ve ben, 2022’de herkesin uzun süredir kapalı kalan sergilerle ilgili kaleme alınmış sanat eleştirilerinden oluşan bir kitabı okumak isteyebileceği iyi bir fikir bulmaya çalışıyorduk. Kitabın geçmişe olduğu kadar geleceğe de bakmasını istedik. İlk ciltteki deneme ve röportajlardan oluşan kısım bir başlangıç olarak görülebilir. Ama bu bölümün o güne kadar “neler olduğuyla” ilgilendiği kadar “neler olmuş olabileceğiyle” de ilgilenmesini istedik. Giriş yazısında bir terim olarak “proposition”ı (öner, teklif) kullandım; tüm bunlar aslında neyin mümkün olabileceğine dair bir öneriden meydana geliyor. Jack birlikte çalışmaktan zevk aldığım en yaratıcı insanlardan biridir. Bana GPT-tarzı (GPT-style) bir teknolojiden söz etti. Bu teknoloji ile kitapta yer alması için yazılar üretebilecek bir dil işlemcisi geliştirmek mümkündü. Sonrasında ise bilgisayar “kendi yorumları”nı üretecekti. Bu bana muhteşem bir fikir gibi geldi, Jack de hemen cihazı yaptı. İşlemciyi besleyip çıkan sonuçları gördüğümüzde çok eğlendik, epey güldük. Bunların en iyilerini kitapta bir araya getirdik. Kitabın elinizdeki hacme ulaşması birkaç ay sürdü. Bu çalışmanın teknolojinin sınırları hakkında ortaya koydukları kadar benim incelemelerim ve hatta inceleme formunun kendisinin sınırları hakkında ortaya koydukları da benim için oldukça ilginç oldu.

Entropia I & II’deki sanat yazılarınıza topluca bakıldığında bu eser çağdaş sanata dair neler söyler?

Teknolojik unsurların giderek daha da ön plana çıktığını düşünüyorum. Sanat çoğu zaman geleneksel olarak insan ihtiyaçları ve insan çıkarlarıyla ilgilenen hümanist bir uygulama olarak görülür. Katharine Hayles ve daha birçok yazarın ifade ettiği gibi giderek daha fazla “insan-sonrası” bir çağda yaşıyoruz. Özellikle bu yılki Berlin Bienali’nde sanatın hümanist olanaklarını ortaya koyma konusunda bir kararlılık gördüm. “Tanık olarak sanat”, “aktivizm olarak sanat”, “arşiv olarak sanat”, bunların hepsi bu yıl Venedik’e bir kontrpuan sunan Bienal’de gördüğüm özellikler. Bu kadar büyük bir gösteriyi/olayı tek bir temaya indirgeyemeseniz. Bana kesinlikle Francis Fukuyama’nın ifadesiyle “insan sonrası bir geleceğe” bakıyormuşuz gibi geldi. Gerçekten de, Fukuyama’ya sürekli atıfta bulunmaktan bıkmış olsam da, sanatın şu anda Fukuyama kitap başlıklarıyla ifade edilen bir boşlukla meşgul olduğunu görebilirsiniz: The End of History vs. Our Post-Human Future (Tarihin Sonu İnsan Sonrası Geleceğimize Karşı). Halihazırda Berlin’deki mevcut sanat anlayışı tarihin sona erdiğini kabul etmiyor; aslında sanat, tarihi geri almanın bir aracı olabilir. Tüm bunlarla birlikte “insan sonrası geleceğimize”, bu fikrin uyandırdığı hayale inanan güçlü bir itici gücün, güçlü bir kitlenin var olduğunu da söyleyebiliriz.

William Kherbek

Son bir soru olarak, çağdaş sanat ve çağdaş sanat eleştirisinin geleceğine ve söz konusu bu unsurların teknoloji, yapay zekâ ile ilişkisine dair neler söylersiniz?

Sanırım gelecekte insanların kendilerinden ne kadar feragat edip ne kadar işi makinelere bırakmak isteyeceği sorusu üzerinde duracağım. Yapay zekânın dünyayı ele geçirmesi ve hepimizi güç tüketecek organik pillere dönüştürmesinden ziyade; insanların bir şekilde makinelerin “daha iyi” veya “daha akıllı” ve hatta “daha verimli” olduğuna karar vermesinden endişe ediyorum. Genel kültür anlayışımızın içerisinde ekonomik olarak kullanılsalar dahi onlar “tarafsız” bir varlık görünümündeki makinesel bir sistemin hizmetkârları aslında. Bunu, Amerika Birleşik Devletleri’nde şartlı tahliye onayı gibi konularda devreye giren AI sistemleri ve benzer kullanımlarda zaten görebilirsiniz. Makineler, tasarımında genellikle çok sınırlı ve hatta ırkçı olan bilgilere dayanarak “tarafsız” kararlar alır. Ruha Benjamin The New Jim Code isimli kitabında bu konu üzerinde durmuştur. Sanat açısından, teknolojinin altyapısını aktif olarak sorgulayan işlerin bana en çok hitap eden işler olduğunu düşünüyorum. İnsanlar hemen James Bridle veya Trevor Paglen’i düşünebilir, ancak bence Harm van den Dorpel’in algoritmanın dijital “bilgi” üretimindeki rolünü inceleyen çalışmaları veya Ania Catherine ve Dejha Ti’nin NFTS gibi kimlik belirteçlerinde yerleşik gözetim mantığı keşifleri, bence çok daha güçlü bir yankı uyandırmalı. Daha metafiziksel olarak konuşursak, Goschka Macuga’nın The Son of Man Who Ate the Scroll adlı çalışmasının da bununla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Bu çalışmadaki ana mesele ise bir makine öğrenim sisteminin yeniden karıştırdığı kutsal yazılara dayanarak “bilgelik” fışkırtan bir robot-filozofa dönüşümüdür. Mitolojideki Delphic Oracle’dan pek de farklı değil, ancak tüm bu araştırmalar gösteriyor ki gücün yapay zekâsının merkezileştirilmesi ve “akıllı” sistemlere inanç yerleştirmenin rastgeleliği potansiyel olarak daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Beni endişelendiren, makinelerin bizden alacakları değil, onlara özgürce vereceklerimiz.


Bu söyleşinin gerçekleşmesindeki katkılarından dolayı Süreyyya Evren’e teşekkür ederiz.


Habib William Kherbek’in romanları Ecology of Secrets (2013), Ultralife (2016), New Adventures (2020) ve Best Practices (2021) yayınlandığı süreçte İngiltere’de ilgiyle karşılandı. Şiir koleksiyonları arasında ise Ephemera (2014), Retrodiction (2016), Pull Factor (2016), 26 Ideologies for Aspiring Ideologists (2018) ve Everyday Luxuries (2018) yer alıyor. Kherbek’in kısa öykülerini bir araya getirdiği Twenty Terrifying Tales from Our Technofeudal Tomorrow ise 2021’de yayımlandı.

Kherbek’in eleştiri ve gazete yazıları bugüne kadar Flash Art, Berlin Artlink, Aqnb ve Map dergisi gibi birçok yayında yer aldı. Kherbek, uzun yıllar sonra farklı dönemlerde kaleme aldığı çeşitli metinleri Entropia: The Childhood of a Critic‘te (2021) bir araya getirdi.

Kherbek, 2020 yılında The Sandberg Institute’ün (Amsterdam) “Eleştirel Çalışmalar” bölümünde Technofeudalism and the Tragedy of the Commons – (başlangıçta Doggerland (2016) dergisinde yayınlanmıştır) adlı makalesini geliştirmek üzere bir burs kazandı. Daha sonra Technofeudalism Rising (2021) başlığıyla kitaplaşan bu projeye ise Left Gallery‘den ulaşmak mümkün.