Simlâ Sunay: “Türkçenin olanaklarıyla sınırlarda gezmeyi seviyorum”

Simlâ Sunay, üçüncü öykü kitabı Yalancı İçin Bir Boşluk’ta yalanın yatağına, o devasa boşluğa yakından bakıyor ve o boşlukta hummalı bir kazıya girişiyor. Biçimin ötesine geçmeyi, onun dışındaki arazide keşfe çıkmayı ve Türkçenin olanaklarıyla sınırlarda gezmeyi seviyor Sunay. Bu kitaptaki öykülerin kumaşı da yazarın eril dille olan derdiyle dokunmuş. Çünkü onu yazmaya sevk eden güç, kadın olması. Sunay’ın anti-mimarlığının ve ekofeminist duruşunun gölgeleri bu öykülerin üzerinde de dolaşıyor, ama her öykü neredeyse bir başka yazarın elinden çıkmış gibi. “Bir boşluk sağlanmamışsa yalan da kolay kurulmaz. Ben yalanı hakikatin karşısına koymuyorum. Orada konumlanmıyor. Biz kadınlar –Leylâ Erbil’i de anarak– hakikatten alacaklıyız” diyen Simlâ Sunay ile o koca boşluğun içini doldurmaya çalıştık…  

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

İçbahçe, Virgülün Şikâyeti ve uzun bir aradan sonra Yalancı İçin Bir Boşluk isimli üçüncü öykü kitabın yayımlandı. İlk iki kitaptaki öykülere göre bu son kitaptaki öyküler, okuru biraz zorlayan, daha kapalı metinler diye düşünüyorum. Bu öykülerin ortaya çıkış hikâyesini anlatır mısın?

Öykülerin ortaya çıkışında –en azından ilk adımlarda– yüksek bir bilinç yok aslında. Her öykü biraz da dosyanın oylum iddiasından (bu kitap için yalansa) bağımsız kendi dili ve atmosferinde doğuyor sanırım. Bir kitap dosyası seçilmiş öykülerden oluştuğu için bir bütünlük de vadediyor tabii. İçbahçe apartman sahanlıklarına, han avlularına, otobüs duraklarına, mutfaklara ve belki de ilişkilere açılmış, biraz da olamamış, zorlama izlerinin görünürlüğünde, yama “içbahçe”lere bakmak istiyordu sanıyorum, buna doğa da kültür de dâhildi, ara mekânlardaki fısıltıları dinlemek derdindeydi ve benim ilk öykülerimdi. Virgülün Şikâyeti’ninse  –ki bence üçünden en kapalı ve zor olanı oydu– daha katı bir yapısı, olagelmiş dille derdi vardı ve yaşayan yaşamayan eski sözcükleri de akıntısına katarak aslında normatif anlatılardan şikâyet ediyordu, sanki. Bu nedenle de “deneysel yazar” olarak imlendim. Kapalı ve zor olmaktan kasıt ne tam bilemiyorum, çünkü “sözcük” gibi çok açık bir malzemeyi kullanıyoruz ya. Okurun “anlaması” neyi ifade ediyor, kestirmem mümkün değil. Anlamanın da perfo-normatif bir eylem olduğunu düşünüyorum. Taklit anlamalardan nasıl çıkabiliriz? Sade ve alışılagelmiş bir dil beni hiçbir zaman çekmedi, okur olarak da. İnandırıcılık da önceliğim değil. “Deneysel” dediğimizde bir şeyler eksik kalıyor; deney olup biten ve bir sonuca ulaştıransa… Bir kalıba alacaksak eğer bence ben biçimötesi yazıyorum; bunun bir kısmı doğaçlama düşüyor, bir kısmı da hınzırlık ve inat tabii… Biçimin ötesine ve dışına çıkmak bir kadın yazar için çok anlaşılır. Eril dille olan derdimi hikâyeden ayırmıyorum. Türkçenin olanaklarıyla sınırlarda gezmeyi seviyorum. Türkçe sondan eklemeli olduğu için çok esnek ve dilsel yaratıcılığa açık bir lisan. Harf görünense, metin de –ilkin– bakılansa, klasik okuma deneyimini biçimle sekteye uğratmak da adil. Buna postmodern, deneysel, kapalı ya da biçimci deyip geçmekse eksikli. Yalancı İçin Bir Boşluk bir post-truth ürünü de değil bana kalırsa. İçinde olduğumuz zamanın yaygın siyasetinin, baskı rejimlerinin; yalansız, aleni, eril diline şaşıran ve bunu edebiyatla düşünmeye çalışan bir kitap, sanki. Daha önce (fiili) siyaset yalanla bir tür “centilmenlik” kazanıyordu, sözde ve eril bir nezaketti bu. Bu ince zar soyulduğuna göre, ne görüyoruz? Ne değişti? (Bence erkek egemenliğin değişimidir bu.)   

Kitap, adıyla bile beni sorgulamaya iten bir kitaptı ve okurken sorular çoğaldı: Dolmaya meyilli ve giderek büyüyen bir boşluk, bir mesafe… Nasıl bir boşluk bu ve neyle dolacak? Yalanla mı? Yalancı kim? Kadını ve erkeği (oyuncuları) “cenderehane”ye hapsedecek bir boşluk… Boşluk ve yalan kavramlarıyla olan derdinle ilgili ne söylersin?

Bir boşluk sağlanmamışsa yalan da kolay kurulmaz. Ben yalanı hakikatin karşısına koymuyorum. Orada konumlanmıyor. “Doğru”nun da ne olduğu muammayken… Biz kadınlar –Leylâ Erbil’i de anarak– hakikatten alacaklıyız. Bu alacak, bizi biteviye bir dırdırın, vırvırın içinde tutuyor. Bizi kanıtlara, belgelere yöneltiyor. Konuşarak ve yazarak hakikati yeniden inşa etme dürtüsündeyiz ki bu çok doğal. Ben bunu da görerek, yalanın yatağına, o boşluğa da bakmak istiyorum, olabildiğince. Kadınlar için bu boşluk hem kendiliğinden hem de öğretilmiş utançla oluşuyor, Ayı Merdiveni öyküsünde olduğu gibi. Bir çocuk içinse korku belki bu boşluğu hazırlıyor. Yalancının, içinde kolayca hareket ettiği o boşluk –biz onu (dille) mekânsallaştırarak somut görebilsek– bize ne çok şey söyleyebilir. Bu somutluk ihtiyacını da “biçim” karşılayamaz mı?  

 Fotoğraf: Eren Aytuğ

Yedi öyküden oluşan kitapta öykülerin tümünde, sürekli “dünya” kelimesiyle karşılaşıyoruz. Dünya, “ev” kelimesinin yerini tutuyor. Evet, dünya evimiz ya da evimiz dünya. Ve tepetaklak olmuş durumda şu günlerde. Ev ya da dünya ile olan derdimiz üzerine konuşalım mı?

Nasıl ki ikinci kitap sadece virgül ayracıyla yazıldı, bu kitabın da biçimötesi performansı ev sözcüğü yerine “dünya*” yazmaktı. Salgından önce verilmiş bir karardı ve salgınla anlam değiştirdi. Bu nedenle vazgeçmeyi düşündüm, sonra öykülerin yazıldığı zamana saygımdan korumayı tercih ettim. Şimdilerde popüler bir slogan bile oldu, “evimiz dünyamız” vb. Popüler olanı edebiyat içi düşünmek benim için kötü bir fikir değil. Dünyayı büyük harfle yazmayan bir dilde, gezegen duygusunu yitirmiş, uluslara bölünmüş bir canlı türüyle, yaşadığımız yeri yeniden tartışmak için bir araç sunabilir, belki. Buna tam olarak evrensellik de diyemiyorum. Dünya bir canlı. Ev ancak bir kabuk. Evle tutunabiliyor muyuz? Eve tutunabiliyor muyuz? Barınabiliyor muyuz biz? Bozkurt’ta olanlar yaşadığımız yere dair bizi sorgulatmıyor mu? Ev çok donatılı bir alan. Ev bir yara aynı zamanda. Benim yeterli boşluk için ev sözcüğünden kurtulmam, kabuğu sıyırmam gerekiyordu. Soyut kabul edilen, büyük harfle yazılmayan dünyaya ihtiyacım vardı. Her gün yeni bir dünyaya uyanıyoruz. Her gün evimiz değişiyor. Bu iki eş veya değil mekân yuvadan bağımsız, benim bakışımda.  

 Fotoğraf: Eren Aytuğ

“Bana bir şehirle geldiler” cümlesiyle başlayan ve “The Little Anatolia” başlığını taşıyan öykü, kitaptaki en uzun ve gerçeküstü bir anlatı. Bir yerlerden kaçıp gelen göçmenlerin kurduğu, devletin bir türlü dize getiremediği ve nizam niyetine şehre çevirdiği bir kasabanın öyküsü bu. Bir kadın tarafından kurulduğu rivayet edilen ve bir “bilinmez” olan bu küçük Anadolu kasabasının, Cevherî’nin sırrı nedir?

“The Little Anatolia” öyküsü kitapta romanlaşma eğiliminden kesilmiş, üst gerçekçi, en uzun öykü. Çok uzun zamana yayılan, zorlu bir araştırma ve yazım süreci var. “Eğer Gezi Direnişi devrime dönüşseydi ve hükümet devrilseydi ne olurdu acaba?” sorusundan doğmuş ve farklı yollara serpilmiş bir metin, naçizane. Temelinde cinsiyet ayrımcılığının, doğaya kadar nüksetmiş, taşlaşmış niceliksel devasalığı var. (Yani sırrı yok, çok aleni. Ancak görünmüyor yine de. Sözgelimi tarihi el yazması kitabın kolayca bulunması bilinçli bir tercihti. Bir arkeolojik kazı varsa da…) Tarihi ve sosyolojiyi de malzeme ederek göçmenlik, etnisite gibi “perde”lerin (odakların?) ardından, kadınların örtük geçmişine usul usul bir aralık açma derdinde. Ancak bir kadınlar ülkesi de değil. Kadınlar ülkesi olma eğilimde ama olamamayı da işliyor, sanki. Cevherî bir Anadolu şehri olmasından çok Anadolu’nun replikası. Sıkıştırılmış, küçültülmüş hali. Biraz Dersim’den ilhamı var. Devletçiliği tartışmak için biçilmiş kaftan. Çok kültürlü/kökenli bir toplum nasıl bir düzende/düzensizlikte yaşar? Eşitlikçi vaatlerle gelmiş bir hükümetin eşitlikler içinde bir hiyerarşi güdüşünü açık ediyor, sanki. İtiraf etmeliyim ki öykünün sosyolog karakteri beni sosyoloji doktorası başvurusuna kadar götürdü.

Anneannene ithaf ettiğin bu kitapta da yine dil ve imla ile uğraşıyorsun. İthaf cümlesinde de ilk öyküde metnin içinde de “ti-ren” kelimesi gözüme çarpıyor örneğin. Kitabın sonundaki “Bir Boşluk İçin Yalancı” başlıklı öyküde, cümleler hep küçük harfle başlıyor, tamamı büyük harfle yazılan bazı kelimeler var (derhâne, cenderehâne gibi), oyun yazım tekniği var, kendini sürekli düzelten bir anlatıcı ses/yazar var, kitabın son sayfasında M harfi sahneye çıkıyor vs. Dil, imla, söz söylemekle ilgili derdin üzerine konuşalım mı biraz?

“Bir Boşluk İçin Yalancı” parçalı, fraktal ve biçimötesi evet. Epey karmaşık gibi görünse de temelinde cinsiyetlerini bilmediğimiz modern bir çifti izliyoruz. Hem izleyip hem okuyoruz, onlar yazarken. Okumakla yazma eyleminin sürekli yer değiştirdiği bir metin. Öyküde bahsi geçen romanı (izlenen de oyunu) kimin yazdığı muamma. Bir facia nasıl ve kimin tarafından yazılır, sorularından doğdu. Facia, felaket, efsane, mit… Burada şikâyet unsuru bunlar; Leylâ ile Mecnun sözgelimi.  Bununla beraber İstanbul’da çok somut yaşadığımız kentsel bir davaya inceden, çok küçük dokunuyor öykünün bir yerinde. Taksim’de yeniden inşa edilen AKM’nin içine bir kubbe kondu, biliyorsunuz. Eski halinde olmayan bu kubbe, bu boşluk bize ne söylüyor? Çatıya konamayan, içeri neredeyse gizlenen bu kubbenin simgesi cayır cayır yanıcı bana kalırsa. Bina mı kubbeyi saklıyor, kubbe mi binayı koruyor? Bir yalan mı? Bir uzlaşma mı? Neyle ve kimle uzlaşma? Rasyonel mimarlığın (ilk hali) geleneksel ile günümüzde yeniden ilişkilenişi. Baba mimarın eserine, oğul mimarın eliyle yapılan bir müdahale. Bu ilişki ilham verici değil mi? Ben bunu tersine çevirerek Leyla ile Mecnun’u bir kubbe gibi öykünün içine gizlemeyi düşündüm, tutar tutmaz bilmiyorum. Ben söylemesem bunun anlaşılabileceğini sanmasam da… Söyledim işte.

 Fotoğraf: Eren Aytuğ

Yatağan, AKM, asfalt, toprak, zeytin, menteşe, kazık, zemberek, betonarme, mermer, yarım kubbe, çelik kafes vs. var bu öykülerde, yani yine anti-mimar bir yazar ve ekofeminist bir duruş var. O mimar ve yazar arasındaki ilişkiden söz eder misin biraz?  

Ne haddime ama bu kitapta her öykü sanki faklı bir dilde akıyor, sana öyle gelmedi mi? Üsluptan söz edemeyiz. Neredeyse her öyküyü başka biri yazmış gibi. Ben böyle düşünsem ve istesem de “kimlik”lerimin ortak aşındırmaları fark ediliyor demek. Yapılaşma karşıtı (senin deyiminle) bir anti-mimar, ekofeminist, çocuk kitapları yazarı ve şimdide sosyoloji doktora öğrencisi olmak hepsi anlatıma bilinç dışı sirayet ediyor. Böyle olsun diye uğraşmıyorum, öyle görünmese de. Yazdıklarım ben değil, benim meselelerim. Uzun süre üstünde düşündüğüm, takıntı ettiğim, sözcükleri gövdelerine birer şiş gibi batırıp çıkardığım, yaşatmaya ve öldürmeye çalıştığım, çatıştığım meselelerim. Bu sözde kimliklerse “yazmasam çıldıracaktım (Sait Faik’i anarak)” gibi bir şeyi hissetmekten koruyor beni. Mimarlığı kutsamadığım gibi, yazmayı da böyle kutsamıyorum. Yazmanın kendisiyle de, üslupla da çekişme halim bu rahatlıktan.

İyi Kitap için yaptığımız söyleşide “Bazen tek bir sözcük bir roman yazdırabilir. Bazen bir soru, bazen bir imge, bazen akla resimle düşen bir şey” demiştin. Bu öyküleri yazman için seni masaya oturtan neydi?

Beni yazmaya iten en önemli etmen kadın olmam diğeri de coğrafi ve mekânsal. Her üç öykü kitabımda da ortaklaşan Gökova ve susamdır sözgelimi. Ve hayatımdaki insanların bazı kişisel ve yerel anlatıları, çoğu kadınlardan tesadüfen geleduran. Bu birinci tür (diyeyim) öyküler işte dinlemeye ve gözleme dayalı. Yatağan’a Yalan Borcu, Ayı Merdiveni, Dargın Bir Sürgün, Erguvan Bir Yöndür, Yol, Ova gibi öyküler bu türde, işçiliği de uzun süren öyküler. İkincisi daha hayali, üst gerçekçi ve birdenbire düşenler; Kezzab’ın Notları, Cadde, Cer Dairesi, Pazar Yeri, Duvar gibi daha yaratma isteğiyle düşenler, genellikle bu grup beni daha çok heyecanlandırır. Üçüncü tür öykülerimse ikisinin karışımını içeriyor sanki: The Little Anatolia, Bir Boşluk İçin Yalancı, Manzara gibi. Kezzab sözcüğü mesela hem imgesi, hem de “yalancı” anlamı nedeniyle tek başına bir öykü yazdırdı diyebilirim. Affola ki sözcük seçiyorum ve bazen de türetiyorum. Günlerce tek bir sözcükle yaşayabiliyorum, bilinçli değil, doğal bir çekim. Kadın olarak “yazmak” benim için bir özgürleşme alanı, her ne kadar yazmayı kutsamasam da. Oturmadan, yazmak için o masaya doğdum ben.