.

Nevin Yıldız: “Dünyanın Kustuğu Yer benim için sınırsız açıklığa sahip bir bataklık ve bataklığın içinde yeşili parlayan bir çayır.”

Aynur Kulak

Nevin Yıldız’ın ilk öykü kitabı Dünyanın Kustuğu Yer üzerine yapmış olduğum söyleşi bataklıktan doğma, oyunlardan kovulanlardan olma bir mahallede birbirinden faklı birçok karakterin bir araya gelmesiyle oluşan hikâyelerin etrafında gerçekleşti. Gizliyi saklıyı, olanı biteni karnında tutamayan bu mahallede iflah olmaz aşıklar, belası bitmez meczuplar, sürgün yiyen insanlar var. Öykülerden bahsederken “Dünyanın kustuğu yerde buluşmuş birbirlerinden çok ama çok farklı insanlardan söz ediyoruz. Bir nevi dünyanın midesinde tutamayıp kustuğu insanlardan.” diyen Nevin Yıldız ile gerçekleştirdiğimiz kapsamlı söyleşi için buyurun lütfen.

İletişim fakültesi mezunusunuz ve yüksek öğreniminiz boyunca akademik düzeyde önemli bir tez çalışması sunmuşsunuz kadın cinselliği ve namus cinayetleri kapsamında.

Esasında edebiyat hep vardı, kendimi bildim bileli yazmaya çalışıyorum, orta okuldan kalma öykü defterlerim var mesela. Geçen gün onlardan birini tekrar açtım ve ne göreyim ilk öyküm namus cinayeti kurbanı bir kadınla ilgili. Kendi kendime şunu sordum bu öyküyü okuduktan sonra: Akademik çalışmalarım mı öykülerimi doğurdu öykülerim mi akademik çalışmalarım mı? İnanın bende bunun tam bir yanıtı yok, sanırım hepsi iç içe geçiyor. Zira seni kaşıyan, dürten şeyler hakkında düşünüyor ve yazıyorsun. Bunlardan bazıları sonradan Namusun Halleri adıyla kitaplaştırılan doktora tezim gibi akademik bir çalışma oluyor kimisi de KAOS-GL’nin yarışmasında ödül alan “Sıcak” gibi edebiyata karışıyor.

Dünyanın Kustuğu Yer’i konuşacağız fakat Yamuk Hakikat ve Bir Ahir Zaman Babil’i: Urfa derleme kitaplarınızı da konuşmak isterim. Bu iki kitabın içeriklerine baktığımda Dünyanın Kustuğu Yer içerisindeki öykülere doğru gidilen yolculukta başlangıç noktalarını oluşturuyorlarmış gibi geldi. Ne dersiniz?

Ben hiç öyle düşünmemiştim önceleri, ama galiba haklısınız. İlk öykümün ve doktora tezimin namus cinayetleriyle ilgili oluşu gibi… Hem Yamuk Hakikat hem de Bir Ahir Zaman Babil’i kişisel yolculuğumda bana temas eden, içinde benim de hikayemin saklı olduğu meseleler ile ilgili kitaplar. Mesela Yamuk Hakikat çok ama çok zor bir zamanda derlendi, her gün KHK’larla uyanıyorduk… Böylesi bir dönemde ifade özgürlüğü üzerine düşünmek, konuşmak ve yazmak o kadar zordu ki. Şimdi bakıyorum kitabın yayınlanmış olması bile çok zordu. Kitap, insan hakları alanına emek veren gazetecilerden sivil toplum örgütü çalışanlarına ve akademisyenlere uzanan bir yazar kadrosuna sahip. Hem sahada ve pratikte hem de teoride ihlalin her türlüsüne karşı mücadele veren ve kafa yoran yazarlar sayesinde ortaya güzel bir çalışma çıktı. Bir Ahir Zaman Babil’i: Urfa için de benzer şeyleri söylemek mümkün. Doğup büyüdüğüm yerler ve bu yerlerin insanı, sosyolojisi haliyle hikayesi hakkında düşünmek ve yazmak beni çok ama çok heyecanlandırıyor. Yine çok sayıda kıymetli yazarın katkısıyla ortaya çıkmış bir çalışma… Bu manada galiba her iki derleme de öykülerimle iç içe geçerek ilerledi, onları derlerken öykülerimi de yazıyordum. Benzer biçimde öykülerim ve doktora tezimde yaptığım sahanın verileri de iç içe geçmişti. Akademik metinlerimle öykülerim birbirleriyle konuşur durumda, ama bu sanırım bilinç dışı oluyor…

Nevin Yıldız

Dünyanın Kustuğu Yer. Kitabın ismini okur okumaz burası neresi acaba diye düşünüyor insan. Yer, mekanlar, kişiler konusuna geleceğiz fakat ilk olarak kitaptaki sekiz öykünün bir araya gelişlerini, yazılma sebeplerini, sekiz öykü kapsamında meselenizin ne olduğunu sormak istiyorum.

Akademik bir metin gibi önüme alıp ben bunu çalışacağım dediğim bir meselem yok. Fakat bir anlam arayışım var, insanı ve insana dair olanı anlama çabam baki. Bu öyküler de öyle çıktı, önüme düşen, düşüyor gibi gözüküp aslında arkamdan dolanan olaylar, insanlar ve mekanlar kafamda kocaman bir mahalle oluşturdu. Yarı gerçek yarı kurgu, esinlendiğim yer esasında içine doğup büyüdüğüm yerdi. Ama zamanla orayı aşan çok şey oldu, hikayeler üst üste birikti, birbirinin içine geçti ve başkalaştı. Ama hepsinin bir mahallede toplanması gerekiyordu sanki, birbiriyle karşılaşması, konuşması, yüzleşmesi ve hesaplaşması. Bu sekiz öykünün aynı kitapta birbiriyle konuşması tam da böylesi bir sebeptendi.

Kitaptaki tüm öykülerin, anlatılan tüm hikâyelerin toplandığı bir araya geldiği yer: Abre. Bataklıktan doğma, oyunlardan kovulanlardan olma bir mahalle burası. Abre nasıl bir yer? Tüm hikâyeleri neden bu yerde toplamak istediniz?

Abre, Arapça ve İspanyolcada bataklık, Portekizcede açıklık demek. Dünyanın Kustuğu Yer –yani Abre- benim için sınırsız açıklığa sahip bir bataklık ve bataklığın içinde yeşili parlayan bir çayır. Abre insanları toplumun norm olarak koyduğuna baş kaldıran, onunla dalga geçen, dalga geçmek suretiyle normları baş aşağı eden, kovulmuşlardan oluşan bir mahalle. Biz Abre’de gezinirken esasında tam da Bahtin’in orta çağdaki Pazar yerlerini veya karnavalları tariflediği bir yerde geziniriz. Abre insanlarının iktidarla, otoriteyle, normlarla ve normalle derdi büyüktür. Bu yüzden de iktidarı ve onu temsil edeni kendine has mizahıyla baş aşağı eder. Bu sebeptendir ki okuyana hem gerçek bir yer hem olmayan bir ülke hissi verebilir, çünkü orası hem var hem yok. Böyle bakınca sanırım bunca norm dışı insanın bataklıktan ve çayırdan olma bir açıklıkta yaşaması gayet yerinde gibi. Zaten Abre insanları sınırlarda gezinen karakterleri nedeniyle bu açıklığa sürülmüş insanlar, onları bir tek Abre paklar!

Abre’de bir araya gelen karakterler kendilerine has tutumlarıyla farklı türde hikâyelerini anlatıyorlar bizlere. Evlerin ekseriyetle tek duvarla birbirine yaslandığı bu yerde bir arada yaşamayı öğrenebiliyorlar mı gerçekten? Dipte başka bir akıntı var sanki tüm karakterlerle ilgili. Var mı?

Bir arada yaşamaktan, bir aradalıktan ne anlıyoruz belki de onu sormak gerekiyor ilk. Evlerin tek bir duvarla birbirine bağlanıyor ve hatta bağlanmaktan çok yaslanıyor olması son derece çatışmalı bir birliktelik getiriyor. Her birliktelikte olduğu gibi Abre insanlarının ilişkilerinde de çok fazla bir çatışma var, ama düşünün ki dünyadan kovulmuş insanlar bunlar: Dünyanın kustuğu yerde buluşmuş birbirlerinden çok ama çok farklı insanlardan söz ediyoruz. Bir nevi dünyanın midesinde tutamayıp kustuğu insanlardan. Haliyle çatışmalı ve gerginler, birbirlerinden farklı olan bu insanları bağlayan tek şey aynı mide tarafından yine aynı yere kusulmuş olmaları. Kadınlar mesela aslında birbirlerinden çok farklılar, Süslü Neslihan başka bir tip Serap başka, Nadide bambaşka… Ama onları birleştiren kadınlık hali, yani hangi sınıftan gelirseniz gelin eğitiminiz ne olursa olsun kadınlığın size çizmiş olduğu sınırları ihlal ettiğinizde sürüldüğünüz dışarısı… İçeri ve dışarı arasında arafta bir yerde asılı kalmak bu esasında, ve tüm kadınlar ve bu kadınlar gibi erkekliğin kurallarını hakkıyla yerine getiremeyenler de bu arafı yani Abreyi paylaştıkları için bir aradalar.

Öyküleri anlatım tarzınıza, dil kullanımınıza değinmek istiyorum. Aktarılan hikâyelerin her birinde dramatize unsurlar söz konusu aslında fakat çok da dramatize ederek anlatmayı tercih etmediğinizi görüyoruz. Yer yer ironi, yer yer mizah daha baskın. Neden bu türde bir anlatımı tercih ettiniz?

Aslında ben tercih etmedim o beni tercih etti… Sanırım kişiliğimin önemli bir özelliği bu, yani sadece öykülerimde değil gündelik hayatta karşılaştığım sorunlarla da böyle baş edebiliyorum. Evet öykülerin her biri hazin hikayelerle dolu biliyorum, ama bu hikayeler aynı zamanda mizahın içinden de geçiyor. Zira hayat benim için böyle bir şey, baş edilmeyenle, güçlüyle ve iktidarla baş etmenin en güçlü yollarından biri gülmek.

Kitabın ilk öyküsü Sürgün’ü konuşmak isterim sizinle çünkü Nadide’nin varlığına, seçimlerine, hayatı yaşayış biçimlerine, Abre diye bir mahallenin oluşmasına ve tüm diğer karakterlerin “dünyanın kustuğu bu yerde” toplanmasına varana kadar öyküler ile ilgili oluşan her detayın Sürgün öykünüz ve Nadide ile ilgili olduğunu düşündüm

Sürgün bu kitap için yazdığım ilk öykü, diğerleri biraz da bu öykünün içinden açıldı, katman katman… Kitabın öyküsü zaten bir nevi sürgün öyküsü. Esasında kitaptaki her kes sürgün… Nadide, arzusunu ama başkasınınkini değil kendi arzusunu takip eden bir kadın olarak kurulu düzeni tehdit ediyor, Serap da öyle mesela Kako da…

Son iki üç yılda dünyada yaşananlara istinaden, dünya yenileniyor gerçekten diyebilir miyiz? Umudumuz var mı bu anlamda ve edebiyat bu yenilenmelerden nasıl etkilenecek sizce, nasıl hikâyeler okumaya başlayacağız mesela önümüzdeki yeni dönemlerde.

Bir şeyin sonunu görüyoruz hep birlikte sanki, ve yeni bir düzen öncesi korkunç bir düzensizlik yaşıyoruz aslında. Bu yüzden de biraz panik içindeyiz, sezdiğimiz ama bir türlü adını koyamadığımız bir değişimin getirdiği panik… Değişimle gidenlerin yerine koymak için çok şeye ihtiyacımız var, mesela yeni bir gerçeklik ve hakikat algısına, mesela yeni bir düşünme etiğine mesela yeniden bir arada yaşamamızı sağlayacak bir hukuka… Ama umutsuz değilim zira böylesi kaotik dönemler yeni olana gebedir, potansiyeli son derece güçlüdür… Ve bu dönemler hep edebiyatta ve sanatta yeniliklerin ortaya çıktığı dönemlerdir de. Edebiyattaki yeni yazın türlerinin ve muhteşem eserlerin böylesi dönemlerin meyveleri olduğu unutulmamalıdır. Dürten, kaşıyan, kıymık gibi göze batan şeyler… Üstelik bunların ne olduğunu anlamak anlayıp adlandırmak yaşarken çok zor, işte edebiyat bunların üzerine kapanıp anlamları tek tek açar bizim için. O yüzdendir ki önümüzdeki dönemde edebiyatın tam da bu sancının mecrası olacağı kanaatindeyim, anlama ve anlamlandırma mecrası olarak hem bir ölümü hem de doğumu yazacak edebiyat.