Mine Söğüt: “Ben yazabiliyorum, bu benim şans eseri edindiğim bir yetenek ve harika bir şey…”

Irmak Zileli

Bundan birkaç yıl önce Remzi Kitap Gazetesi’nde yazarlarla yazma süreçlerini konuştuğumuz bir söyleşi serisi yapmıştık. Yazarın mutfağına konuk olduğumuz bu söyleşilerde, yazarın poetikasını aydınlatma çabasının yanı sıra, çalışma yol ve yordamlarına ışık tutmak istemiştim. Bu diziyi yapma sebebim, yaratma süreçlerinin nasıl işlediğine yönelik kişisel merakımın ötesinde, sanatçının izlediği yol ve yöntemler, bir metni kurgularken geçtiği aşamalar ve beslendiği kaynaklar üzerine düşünmenin ve konuşmanın son derece ilham verici olduğuna inanmamdı. Bu inancım kendi yazı deneyimim üzerine düşündükçe ve başka yazarların deneyimlerini öğrendikçe daha da güçlendi.

Aynı alanda çalışan, üreten ve düşünen insanlar bir araya gelip bu deneyimler üzerine konuşunca tabii laf lafı açtı ve Remzi Kitap Gazetesi’nin sayfalarını aşacak uzunlukta söyleşiler çıktı ortaya. O söyleşilere editörün altın makası değdikçe de benim içim gitti. (Hoş kendi kendimin editörüydüm mecburen ama olsun.) Bu söyleşilerin gazeteye sığdırılamayan uzun halini ise bilgisayarımın derinliklerinde sakladım. Arada bir açıp okuyor ve yazıklanıyordum. Bu söyleşilerin okura ulaşması gerektiğini biliyordum. Ve sonunda imdadıma Sanat Kritik yetişti. Bu söyleşileri saklı oldukları yerden çıkarmam konusunda onlar da istekli olunca “Yazı Masası” başlıklı bu köşe ortaya çıktı. Her ayın ikinci perşembesi bir yazı masasını kurcalayacağız. Öncelikle bugüne kadar halihazırda konuştuğumuz yazarların söyleşilerini yayınlayacağız. Baktık sevdiniz devam ederiz J

Şunu da belirtelim ki, seneler öncesinden kalma bu söyleşileri çekmeceden çıkardıktan sonra üzerindeki tozu üfleyip söyleşiyi yaptığım yazar dostlarıma gönderdim. Onlar da sağ olsunlar yeni bir gözle, bugünkü bakışlarıyla söyleşiyi elden geçirdiler. Yani sanmayın ki söyleşilerin üstü hâlâ tozlu.

Bu köşede her ay bir yazarın yazı masasına konuk olmamızın hikayesi bu. Bu ay Mine Söğüt’ün masasına konuğuz. Benim için ilham dolu bir sohbetti. “Masa da masaymış ha!” diyeceğiniz bir söyleşi oldu kanımca. (Bu espriyi yapmasam olmazdı evet)

Roman yazmanın zorluğu çokça vurgulanır. Büyük bir disiplin işi olduğu, çalışkanlık gerektirdiği. Yani her baba yiğidin harcı değil, derler. Bazen bunu yazarlar da söyler. Kuşkusuz zorlukları var ama bu söylemlerin yazma eylemini kutsayan bir tarafı olduğunu düşünüyor musun? İnsanüstü bir uğraş gibi algılanmasına sebep olabilir mi? Yazmak sence üstün bir yetenek midir?

İlk soru en sevdiğim yerden geldi 🙂

Herkes adına konuşamam, bazı yazarlar için, gerçekten, yazmak büyük bir disiplin meselesi olabilir. Ama benim için değil. Hayatımın hiçbir alanında olmayan disiplin, doğal olarak yazarlığımda da yok. Tam tersine kafası, hayatı, masası… her şeyi dağınık bir insanım ve bu dağınıklığın içinde esrik bir şekilde hoplaya zıplaya dolanırken arada yazı da yazıyorum. Aksi beni verimli değil kısır yapardı. Düzenli ve ağır bir çalışma zorunluluğu yaratıcılığımı besleyen değil körelten bir dert haline gelirdi.

Eylemin kutsallığına gelince… Kutsallık kelimesiyle tanımlayamam ama sanat, gösteri ve spor alanlarında başkalarının yapamadığı şeyleri yapabilenlerin çok şanslı insanlar olduklarını düşünüyorum. Ben yazabiliyorum, bu benim şans eseri edindiğim bir yetenek ve harika bir şey… Ama o kadar. İşin özü, yazamazsa çıldıracaklardan, varoluşun anlamını tümüyle yazmaya, üretmeye yükleyenlerden değilim.

Söylediklerinden anladığım bu işin tek bir kuralı, bir formülü yok. Öyleyse püf nokta, yol yöntem araştırırken bile kişinin kendisini tanımasında mı? Peki sen kendi ruhuna, kişiliğine uygun yazma biçimlerini formüle ediyor musun, yoksa onlar da zaman içinde değişiyor mu? Her metin kendi yordamını da beraberinde getiriyor mu?

Kendini tanımak, sadece yazarlıkta değil, her konuda işin püf noktası.

İsteklerle becerileri denkleştirme ayarını yaşamın her alanında önemsemekten yanayım.

Eğer bu ayar konusunda kendinize karşı gerçekten adil olursanız her ne yapıyorsanız yapın başarılı olursunuz. Bu arada başarıyı sonuçtan ziyade süreçle ilişkilendirdiğimi de belirtmem lazım.

Kişiliğim gereği hedefe hiçbir zaman mükemmeli koymuyorum. Bir üstünlük kriterim yok. Mukayese hissiyatım da zayıf. Herhangi bir şeyin kendi içindeki tutarlılığı ve güzelliği benim için yeterli.

O yüzden sevdiğim şeyleri yaparım, yaparken beni sevindiren, keyiflendiren şeylerin peşinden koşarım. Yazarken, içerik olarak evet acıdan besleniyorum ama üretim sürecinde sancı çekmekten haz duyan bir bünyem yok. Aksine kolaylıkla ürettiğim, etrafında çırpınmadığım, aklımla, fikrimle, kalemimle rahatça içinde dolaşabildiğim metinleri olmuş varsayarım. Kendimi tanıyarak ve kendime özen göstererek oluşturduğum formül tam bu. Haliyle her metin benim bu öznel ölçüme göre biçimleniyor.

Hep biçim içerik ilişkisi tartışıldı. Peki ya yazma eylemi esnasında yazarın bünyesindeki değişimler, dönüşümler, (ya da değişemeyişler, dönüşemeyişler) J ile metnin yapısı, içeriği arasında bir ilişki var mı? Yazarken sancı çekmem, kolaylıkla üretirim dedin ya, bu metne yansır mı? Üretim sürecindeki ruh halleri metnin ruhunu da etkiler mi?

Benim açımdan bu biraz karışık bir durum. Yazmak benim için acılı bir süreç değil dedim ama yazdıklarım hep acıya dair. Sert metinlerin peşine düşüyorum, sarsıcı hikayeler anlatıyorum. Anlattığım şeyler, dertlendiğim meseleler benim özel yaşamımda yeri olmayan şeyler. Ama parçası olduğum hayatın, toplumun çok net ve sert gerçekleri hepsi. Gerçekleri görmezden gelen biri değilim. O sert gerçeklerin benim hayatımdan uzak olması da beni mutlu eden değil aksine dünyanın tüm yükünü sırtıma yükleyen bir mesele. Yazarken kafam bu yükün ağırlığının dinamiğiyle çalışıyor. Üzülüyorum, sinirleniyorum, kötülüğün kimyasını analiz etmeğe çalışırken, kötülüğü kurgularımda yeniden yaratırken duygusal olarak hırpalanıyorum. Ama bu sadece yazmakla ilgili bir durum değil. Yaşamak, tek başına zaten yeterli bu duygusal uçurumun kenarında dolaşmak için. Dolayısıyla üretim sürecindeki ruh halim aslında yaşamın genelindeki ruh halimden bağımsız değil. Kendimi bildim bileli insanın kötülükle kurduğu gönüllü ilişkiyi çözmeye çalışarak yaşıyorum. Bunun için illa kötülüğe maruz kalmak ya da kötü olmak gerekmiyor. Bazı şeyler dışarıdan/uzaktan/yukarıdan bakıldığında daha net görülebiliyor.

Bu ilginç bir yanıt oldu. Çünkü çoğu zaman yazarların içlerine bakarak yazdıklarını okuduk, duyduk. İçerideki duygudan yola çıkarak dışarıda olan bitenle birleşen romanların, öykülerin yazarın kendini de keşfetmesini sağladığı ifade edilir. Yani aslında yazar zaten kendiyle uğraşan biridir de, kendiyle uğraşırken toplumla da ilgili sonuçlara varmış olur. Çünkü Jung’un dediği gibi biricik olan aynı zamanda oldukça geneldir. Peki metnin kaynağı yazarın iç dünyası değil de, dışarısı olduğunda ne oluyor? Dışarının kötülüğüne, acısına bakarken, oradan kendine varıyor musun? Yazı senin için kendin üzerine de düşünmenin bir aracı değil mi yoksa?

Değil. Dışarısı bana çok yabancı bir yer. Kendimi hiç ait hissetmediğim, hiçbir akrabalık kuramadığım bir yer. Ama bu dışarıyı anlamıyorum demek değil. Yanlışlıkla düştüğümden emin olduğum bu gezegeni tanıma derdindeyim. Bu derdin ekseninde de önemli bir soru var:

Neden?

Neden cenneti de cehennemi de hayal edebilen insan bu dünyada cehenneme ikna olur? Neden bambaşka bir şey yapsa hayal ettiği cenneti yaşayabilecekken o şeyi yapmaz, tercihini cehennemden yana kullanır?

Başımıza gelen iyi ve kötü çoğu şeyin tercihlerimiz yüzünden gerçekleştiğini düşünürüm. Geri kalan az şeyin de iyi kötü rastlantı olduğu kanısındayım. Dolayısıyla yazarken kendimle değil doğrudan toplumla uğraşıyorum.

Kendimle de yazarken değil yaşarken uğraşmayı severim.

Yazma eylemi ile yaşama eylemi bu denli kesin çizgilerle ayrılabilir mi birbirinden? Bilinçdışı sızıntılar hakkında ne düşünüyorsun?

Aslında birbirinden ayrılmıyor, ikisi birlikte ilerleyebiliyor. Şöyle düşün, farklılıkları birbirlerini besliyor. Yazarken uğraştığım meselelerin sertliğiyle yaşarken meylettiğim hayatın mutluluğu arasındaki boşluktan hem o karanlık metinler çıkıyor hem de “kendi hayatımı daha fazla nasıl mutlu kılabilirim”in anahtarı…

Anahtar demişken, edebiyatın insanlara kendi hayatlarını nasıl mutlu kılabilirim’in anahtarını verebileceğini düşünüyor musun? Senin metinlerin insanlara böyle bir anahtar sunuyor mu?

Bir anahtar sunması kaçınılmaz ama sanırım mutluluk benim yazdıklarımın en son açacağı kapıdır. Yazının başına oturduğumda kalemimden her seferinde, istemsizce, plansızca, kendiliğinden dökülenler farkındalık, sorgulama, itiraz ve öfke tetikleyen metinler oluyor. Beni yazmaya kışkırtan şeyler bunlar. Çünkü küçük dünyamda biraz kendi tercihlerimle biraz da rastlantıların hediyesi sayesinde deneyimlediğim hayatın işaret ettiği mutluluk ve iyilik kavramlarından uzak durmayı kâr sayan bir sistemin içinde var olduğumun sıkıntısı içinde yazıyorum. Dediğim gibi aradaki tezadı sorgularken kötülüğü yeniden yaratan ve anlamlandırmaya çalışan, sorular soran ve itirazı tetikleyen metinlere gidiyor hep kalemim. Yani mutluluğun anahtarı değil tam tersine mutsuzluğun, kötülüğün, şiddetin anahtarlarıyla dolu hepsi. O anahtarları kullanıp o kavramların dünyasına girmek ve insan neden kendi cehennemini yaratmakta ısrar ediyor sorusuna otopsi yapmak isteyenler için benim metinlerimle sert ve hırpalayıcı bir dünyanın kapısını zorlamak mümkün. O kapıyı açtıktan ve o meselelerle yüzleştikten yani epey bir kahrolduktan sonra mutluluk kavramını yeniden tanımlamak da tabii ki mümkün. Ama önce bir kâbusa davet var.

Peki biraz da bir romanın oluşum sürecinden konuşalım. İlk cemre nasıl ve ne zaman düşüyor, nereden düşüyor, düşünce nasıl bir yol izliyorsun? Mesela romanın öyküsü mü önce geliyor, bir karakter mi, bir duygu mu?

Önce duygusu geliyor. Daha doğrusu meselesi geliyor. Örneğin korkular üzerine bir şey yazmak istediğimi hissediyorum. Ve masanın başına bu hisle oturuyorum. Derken bir kahraman beliriyor zihnimde. Sonra diğer kahramanlar… Hızla kalabalıklaşıyor roman ve ben bir sayfa sonra ne olacağını bilmeden yazmaya başlıyorum. Yazarken seyrediyorum hikâyeyi ve gördüklerimi kâğıda döküyorum. Plansız, programsız… Çok üç ileri iki gittiğim oluyor. Her şey yarı yolda değişebiliyor. Büyük macera ve büyük hengâme! Esrik bir halde yazıyorum, fazla düşünmeden, hissettiğim ve istediğim gibi, aklım bir karış havada. Sonra işin ana hatları ve teferruatları tamamlanınca aklımı başıma topluyorum ve kurgunun mühendisliğini yapıyorum. Eksikler, fazlalar, tutarsızlıklar elden geçiyor. Metin bir üç beş takla daha atıyor. Bu arada ben yazdığım şeyi artık anlamaz hale geliyorum. Oldu mu, bitti mi, çöpe mi? O noktada arkadaşlarıma okutuyorum. Onlardan kırmızı kalemle, acımadan ve çekinmeden notlar ala ala okumalarını istiyorum. Gelen notlara göre biraz daha uzaklaşıp bir kez daha elden geçiriyorum metni ve anca öyle yayınevine veriyorum.

Peki duygu/mesele geldi. Bunu bir süre içinde gezdiriyor musun? Masaya oturana kadar kendine zaman tanıyor musun? Tanıyorsan bu zamanı nasıl değerlendiriyorsun? Mesela o konuda serbestçe düşünmek, ya da bir şeyler okumak, birileriyle konuşmak vs.?

Evet meselenin romana dönüşmesi epey zaman alabiliyor. Eğer konu, gerektiriyorsa bir sürü şey okuyorum. Mesela Kırmızı Zaman’ı yazarken İstanbul’la, dehlizlerle, efsanelerle ilgili onlarca kitap hatmettim. Beş Sevim Apartmanı için batıl inançlarının peşine düştüm, bol bol kutsal kitap karıştırdım. Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979 için çok uzun bir zamanı gazete arşivlerinde geçirdim. Psikoloji, sosyoloji ve felsefe üzerine yazılmış çeşitli kaynaklardan bolca besleniyorum.

Bu arada yazdıklarım ve yazacaklarımla ilgili aklımdaki her şeyi yakınlarıma anlatırım da. Konuşarak, tartışarak düşünmeyi seven biriyim. Bir de çok soru sorarım. Herkese, izin verdikleri ölçüde her şeyi sorar, anlattıklarını dikkatle dinler, öğrendiklerimin aklımı açmasını, bakışımı genişletmesini severim.

Bütün bu okumaların sağladığı şey nedir? Kitaplardan edindiğin bilgileri romana bilgi düzeyinde yerleştirir misin, yoksa kitaplardan aldıkların metne kendiliğinden mi sızar? Roman atmosferi ile tarihi, teorik, mitolojik ya da felsefi bilgi nasıl buluşur?

Bir iki istisna hariç tabii ki benim aklımı, bakışımı ve kalbimi besler okuduklarım. Örneğin Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979’da kitabın sonuna koyduğum 1979 yılına ait almanak bir istisnaydı. Yoksa yıllar içinde hem darbe dönemlerine dair okuduklarım hem dinlediklerim hem de bizzat tanıklık ettiklerim ve dertlendiklerim zaten bir birikim olarak bünyemde barınıyordu. Diğer romanlar ve hikâyeler için de aynısı geçerli. Şimdiye kadar daha önceden ilgilenmediğim spesifik bir konuda roman yazmaya hiç soyunmadım.

Romanın başına oturduğumda derin bir nefes alıyorum ve kendimi bütünlüklü, derdi olan, gerçeklere dokunan kocaman derli toplu bir yalan anlatmaya hazırlıyorum. Aklıma gelenler ve aklıma takılanlar ve aklımdan geçenler birbirine dolana dolana dökülüyorlar ortaya. Takıldığım yerlerde önce etrafa bakmaya başlıyorum; kütüphanemde beni tetikleyecek ne var. Bazen bir kitap bazen eski bir dergi… Bazen sanal ortam dolanmaları… Okuduğum şeylerde tek bir kelime ya da küçücük bir anlatı o tıkanıklığı açabiliyor. Gerekiyorsa birkaç farklı kaynaktan sağlamasını yaptığım bilgilerin peşine de düştüğüm oluyor.  Ama onları da masal ve yalan sosuna bulamadan pek bulaştırmıyorum metne.

Mesele ve hikâye akarken, dil de anladığım kadarıyla kendiliğinden çıkıyor. Peki o metnin nasıl bir dili olacağını önceden seziyor musun? Dil kendini nasıl gösteriyor? (Anlatıcının kim olacağı vs değil de dilin duygusundan, sesinden söz ediyorum. Mırıl mırıl mı, öfkeli mi, sert mi; imge ağırlıklı mı, yalın mı vb.)  

Onu belirleyen sanırım hikâyenin akışı oluyor. Bir seyirci gibi içinde dolaştığım ve gördüğümü yazdığım hikâye duygularımı, duygularım da dili tetikliyor sanırım. Plan yaparak, önünü görerek yazan biri olmadığım için dil de yazım sürecinde kendiliğinden şekilleniyor.

Peki yazarken dil senin için başat bir nokta mıdır? “Edebi” ya da “güçlü” bir dil kurma kaygıları duyar mısın? Yoksa esas olan bir hikâye anlatmak mıdır?

Hayır, dilin peşine takılan bir yazar değilim. Asıl hikâyeye tutulurum ben yazarken ve ondan da fenası kurgunun cambazlıklarına.

Kurgunun cambazlıkları… Bundan biraz bahsedebilir misin? Bir parmak bal çaldın, kavanozu rica edelim J

Yazı uzun ve hedefi sürprizli bilinmedik bir yürüyüş benim için. Bir labirente girme heyecanıyla girerim metne… Güdülerimin peşine düşüp koyulduğum bir yolda karşıma çıkacak her şeyin bir anlamı olduğunu düşünürüm. Nereye gideceğini asla kestiremediğim karmakarışık yollara saparım. Doğru noktalarda yön değiştirmek, meseleyi birbirine paralel yollardan akıtmak, bazen aynı yere bazen bambaşka yerlere ulaşmak, sağ gösterip sol vurmak, girilmezlere girmek, çıkılmazlardan çıkmak heyecanlandırır beni.

Hayatta da aynısıdır. Bildiğim ve bilmediğim şehirlerde, daha önce bin kez geçtiğim ve hiç geçmediğim yollarda hesapsız ve hedefsiz dolanmaya bayıldığım gibi dolanırım metnin içinde. İzlediğim yolun tanıdık olması ya da yabancı olması bendeki heyecanı eksiltmez. Hep kaybolurum. Her kayboluşta yeni ve benzersiz şeyler keşfederim. Hayatta alıp başımı gitmeyi, çok ama çok uzun mesafeler yürümeyi ve yürürken gözlerimi fal taşı gibi açıp etraftaki her şeyi seyretmeyi, duymayı, anlamlandırmayı nasıl seviyorsam kurguyu yaparken de aynı coşkuyu duyarım. Karmakarışık bir dünyada kaybolup, o karışıklığın içinden çok yalın ve net duygularla çıkmak bana iyi gelir.

Bir sarmalın içinde yuvarlana yuvarlana, düşe kalka ve aynı zamanda da yüksele yüksele yazdığımı hissederim.

Bu duygulara gerçekten tutkunum.

Kaybolmak seni korkutmaz mı? Bir dakika bu metin nereye gidiyor, ben başladığımda neredeydim şimdi nerede? “Anlatmak istediğimi anlatabiliyor muyum, yoksa ondan uzaklaştım mı?” gibi sorularla boğuşur musun?

Hem de nasıl! Ama şüphe en büyük arkadaşım benim. Hem yaşarken hem yazarken. Şüpheden beslenirim, şüpheye güvenirim. Çok soru sordurur sana. Sorular benim en kıymetli malzemem. Şüphe ve soru zenginliğiyle dünyam da genişler, cevap ararken geçtiğim yollar da artar. Anlayacağın şüphenin bende olumsuz bir kodu yok. Anlatmak istediğim şeyden uzaklaştığımı görsem bile derim ki, demek ki yanlış yoldaydım; hemen değiştiririm yönümü. O açıdan da çok kıymetli şüphe.

Öyleyse yanıtlardan çok soruların olduğunu söyleyebilir miyiz? Peki metin tamamlandığında? Sorular baki mi, yoksa yanıtlar bulunup bir defter kapatılmış mı olur? Bu bağlamda her metin ötekinden bağımsız mıdır, soruların yanıtlarını bula bula ilerleyen bir yazar mısın? Yoksa ömrünü adadığın tek bir sorunun yeni sorulara gebe olduğu metinler mi ürettiklerin?

Yanıt insanı köreltir. Çünkü yanıt durmak demektir. Ve muhtemelen yanlışta durmak demektir. Sorunun cevabını bulduğunuza ikna olduğunuz anda devamlı dönüşen yaşamı kaçırırsınız. Geride kalırsınız; daha da fenası dogmatizmin kucağında uyuyakalırsınız.

Oysa soru yaşam demektir; dönüşüm demektir; yol demektir. Yanıt ne kadar rahatlatırsa soru da o kadar yorar ve aynı zamanda yanıt ne kadar aklı köreltirse soru da o kadar biler. Bilenen aklın acısına dayanamayan insanlar körelmiş aklın rehavetinde yoldan yılarlar. Durmak isterler. İkna olmak, yanıtı bulmuş olmak.

O yüzden insanlık tarihi çok uzun ve anlamsız duraklarla doludur. Sorulardan vazgeçe geçe, inana inana uzun çağlarda oyalanan insanlık, aynı hataları derinleştire derinleştire tekrarlar ve “Tarih tekerrürden ibarettir” diyerek işin içinden çıkar.

Cevaplarla işi olmayan yollara ve sorulara inanan; yanıtı bulmaktan da zinhar çok korkan biriyim; dolayısıyla gerçeğin mutlak bir cevap olduğu gafletine düşmeden; soruların da gerçek olabileceği şüphesine tırmana tırmana baş döndürücü bir sarmalın içinde debelenmeyi, güvenli bir yuvarlağın içinde dönenmeye yeğliyorum.

Ferahlatıcı, ikna edici ve hatta umut verici metinlerle hiç işim yok o yüzden. Yorucu, zorlayıcı ve şüphe içinde kıvrandırıcı hikâyelerin peşindeyim. Dolayısıyla yazdıklarımı bitmek bilmeyen sorulardan dokuyorum.

Sarmallardan, yollardan, dönüşümden, sezgiden söz ediyorsun. Dişil çağrışımları olan şeyler bunlar. Sana da öyle geliyor mu? Son yıllarda sık sık duyduğumuz dişil anlatım, eril anlatım ayrımları buralarda mı geziniyor acaba? Dişil deyince neyi, eril deyince neyi anlıyorsun?

Kavramların, nesnelerin, kelimelerin, hallerin yani her şeyin, içinde cinsiyetin her halini barındırdığını düşünürüm. Onları dişil ya da eril yapan bizim algılarımız, ezberlerimiz… Benim algı dünyamda cinsiyet kavramı dağınıktır.

Anlatımım ‘cinsiyetsiz’ ya da ‘cinsler ötesi’ ya da ‘tüm cinsleri kapsar’ algılansın isterim. Eğer yazdıklarımda ya da anlattıklarımda bir dişil dil varsa bu dişil bir hale dair ahkam kestiğim için olsun isterim. Dışarıya kadınlık penceresinden bakan bir yazar değilim ama insanın her hali gibi kadınlık hallerine de bakan bir yazarım. Yazdıklarıma bu perspektiften bakılmasını tercih ederim.

Yazarın yazdığı ile okurun okuduğu aynı metin midir sence? Bu bağlamda senin “oldurmayı” istediğin şeylerin okur tarafından algılanıp algılanmaması veya senin tercihlerin doğrultusunda algılanıp algılanmaması neye bağlıdır? Metni tamamladıktan sonraki macerayla ilgili misin?

Hem de nasıl. Yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra hemen anladım, okur sizin yazdıklarınızı okumuyor, kendi metnini okuyor. Bunu anladığımda önce kendi okurluğumla bir hesaplaştım. Kim bilir o okuduklarım aslında yazarın dünyasında neydiler diye… Sonra yazdığım metinlerin okurun dünyasında neye dönüştüğünü merakla izlerken buldum kendimi. O çoğalma, çeşitlenme hali hoşuma gitti. Fikirlerimi önemsemediğimi düşünme ama benim için onların benden çıktığı gibi algılanması kadar her okurda bambaşka bir şeye dönüşme olasılığı da çok heyecan verici. Ben derdimi anlatmaktan ziyade yazdıklarımın okurda herhangi bir şeyi tetikleme halini önemsiyorum. Tetiklenenin ne olduğu okura ait bir hikâye. Bizim hikayelerimiz bir noktada çarpışıyor ve bölünerek çoğalıyor. Bu çoğalma hali fikrin, aklın bereketi demek.

Bu çoğalma meselesini tersten soracak olursam; sence okurla buluşmayan bir metin ölü müdür? Bir roman dosyası çekmecede kaldığında ona roman, yaratıcısına yazar denilebilir mi? Senin okurla buluşmayan metinlerin var mı?

Yazmayı kendim için yaptığım bir eylem olarak tanımlayamam. Bugüne kadar hep okunsun diye yazdım. Benim çekmecem yok, çöp kutum var.

Ama bu her yazar için genellenemez. Paylaşılmamış metinler roman, yaratıcıları pek tabii ki yazar olabilir. Tıpkı bazı paylaşılmış metinlerin roman olmaması yaratıcılarının da yazar sayılamayacağı gibi… Yani tek kriter paylaşmak değildir. Yazarlarının ölümünden sonra keşfedilmiş romanları düşün…

Ben bir metni yazıp da paylaşmamışsam, bunun tek nedeni o metnin olmamış, dilini, manasını bulamamış bir metin olmasıdır ve ondan hemen vazgeçilir. Günlük bile tutamayan biriyim. Kendime yazmanın benim için bir anlamı yok. Ben kendim için yazmam ama yaşarım. Hayattan sakındığım şeyler çok az. İçime atasım yok, dışıma vurasım var. O yüzden yazmak benim için kendimi ifade biçimi değil. Yaşayarak bunu fazlasıyla yapıyor hissindeyim. Yaşamayı her zaman yazmanın önüne koyuyorum. Yazamazsam değil yaşayarak kendimi ifade edemezsem kesin çıldırırım.

Yazmak benim için başkalarını dürtmek demek; kışkırtmak; öfkelendirmek demek; sözün uçup gitmesini engellemek, tekrar dönüp dönüp üzerinde düşünmek isteyenler için sözü sabitlemek demek.

Ülkemizde eleştirinin yoksunluğunu bir yazar olarak hissediyor musun? Sence eleştiri konusunda eksik miyiz? Bir de tabii eleştiriyi karşılama biçimlerimiz hakkında ne düşünüyorsun?

Öncelikle edebiyattaki ticari endişelerin ve beklentilerin eleştiri alanını daralttığını düşünüyorum.

Ayrıca başkalarının gözüyle kendimize bakmaktan, eğer ters giden bir şeyler sezersek, fena gocunuyoruz. Onaylanamadan üretemiyoruz. Farklı fikirler karşısında dayanıklı değiliz. Yaratıcılığı kişiliğimizden ayırmamız zor. Ürettiklerimiz hakkında yazılan her şeyi, olumlu ya da olumsuz şahsımıza, varlığımıza yönelikmiş gibi algılıyoruz.

Netice de tartışma kültürümüz zayıf, dolayısıyla eleştiri kültürümüz de gelişemiyor.

Biraz da yazma rutinlerinden konuşalım. Böyle bir rutinin vardı mıdır? Yazmaya oturmadan önce yaptığın bir şey, bir mekân, özellikle seçilmiş bir nesne. Örneğin bilgisayarda mı yazarsın, elle mi? Bize Mine Söğüt’ün yazarkenki bir resmini çizsen, orada neler olurdu, bu resmi bize tarif eder misin?

Asla elle yazabilen biri olmadım. Bir gün buna mecbur kalsam büyük acı çekerim. Çünkü el yazım korkunç. Kendim bile okuyamam. Uzun bir metne kağıtlar arasında kaybolarak hâkim olmaya çalışmak da işkence. Bilgisayarın olanaklarına bağımlıyım. Ama o kadar. Başka hiçbir koşul gerekmiyor yazmam için. Yeter ki canım istesin. Canım istediği anda her yerde, her durumda yazabilirim. Tenha ya da kalabalık fark etmez. Etrafımdakilere laf yetiştire yetiştire, yollarda, misafirlikte, sokaklarda, kumsalda, kahvelerde hatta barlarda, konserlerde bile yazdığım olur. Konsantrasyon sorunum var. Ama bu sorunla barışığım. O yüzden yazarken aynı zamanda on iş daha yapabilirim. Tek şart dediğim gibi canımın yazmayı çekmesi, istemesi. Bir de sabah insanıyım. Uyandığımda kafam daha hızlı çalışıyor; zihnim daha açık oluyor. O yüzden sabahları daha verimli çalışırım. Ama hepsi bu. Bu arada odam da daima dağınıktır, masam da. Hatta hayatım da. Dağınıklığın, kalabalığın hatta kaosun içinde rahat ederim ben. Yazarken de yaşarken de…