Halil Vurucuoğlu: “Zıtlıklar üzerine düşünmeyi ve üretmeyi seviyorum.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Abdullah Ezik, Halil Vurucuoğlu ile Anna Laudel’de sanatseverle buluşan “Hem Var Hem Yokmuş Gibi” başlıklı kişisel sergisi, üretim pratikleri ve yakın dönem işleri üzerine konuştu.

“Hem Var Hem Yokmuş Gibi” başlıklı yeni kişisel serginiz geçtiğimiz günlerde Anna Laudel’de sanatseverlerle buluştu. Bu sergide kâğıt kesme tekniği ile ürettiğiniz işlerinize yer veriyorsunuz. Öncelikle kâğıt ile olan ilişkiniz üzerine ne söylersiniz? Kâğıt, gerek bir materyal gerekse bu sergi özelinde üretimlerinizin merkezinde yer alan bir unsur olarak sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Çocukluk yıllarımdan beri görsel günlük tadında sayfalarını karaladığım defterlerim var, bu sergimde de sayfalarını kestiğim iki adet defter. Malzeme aynı olsa da yaklaşım farklılaşabiliyor, bu değişimi sağlayan faktörlerden biri de kullandığım malzemenin kâğıt oluşu. Kâğıt binlerce senedir kullanılıyor ve halâ yeni olanaklar sunmaya devam ediyor. Aynı anda sade ve karmaşık, zarif ve güçlü, hafif ve sağlam olabiliyor. Basit yapısına rağmen sürprizlere oldukça açık bir malzeme. Zihnimdekilerin doğması en doğal haliyle bu malzeme üzerinden gerçekleşti, seneler içinde bulduğum veya bildiğim teknikler üzerinden kâğıdı farklı yönleriyle üretimime dahil ettim. Kâğıt kesikleri gölgeleri getirdi ve gölgeyi de işin parçası halinde gördüm. Kâğıdın üzerine çizmek boyamak, o kâğıdı kesmek yırtmak, farklı katman ve parçalardan bir bütün oluşturmak veya bunun tersi, parçalara ayırıp iyice ufalayarak hamur yapıp taşlaştırmak, tüm bunlara olanak sağlayan malzeme kâğıt oldu.

Kâğıt kesme ve kâğıt katmanlarını yırtarak geliştirdiğiniz yeni tekniğiniz üzerine ne söylersiniz? Bir sanatçı için üretimlerindeki tekniğin yeri nedir?

Uzun yıllardır kâğıtları boyayıp kesiyordum, zaman içinde kestiğim kâğıt resimler derinleşti, yükseldi ve heykele yaklaşan işlere evrildi. Kesmenin yanı sıra yırtmak çok daha farklı bir tecrübe. Daha özgürsünüz ve mantık olarak da bir şeyi yok ediyorsunuz, ufalayarak bir şeyi parçalarına ayırıyorsunuz ve yok edilen parçalardan yeni bütünler meydana geliyor. Bu üretimlerim şimdi de resim, heykel, enstelasyon arası melez yapılarda yollarına devam ediyorlar. Üretim yaparken farklı malzeme ve teknik kullanmaktan çekinmem, tanıdığım veya yeni tanıştığım bir malzemeyle deneysel bir şeyler üretip neler olacağına bakmak da güzel bir keşif. Teknik benim için temelde bir araç, resmin nasıl yapıldığı kadar neden yapıldığı da mühim bir soru ve bu denge sağlandığı zaman iş lezzet kazanıyor.

“Dönüşüm”, “yenilenebilirlik”, “sınır” ve “küresel ısınma” sergi özelinde ön plana çıkan, içerisinde bulunduğumuz çağda/koşullarda önemini daha da arttıran kavram ve meselelerden. Siz de yeni işlerinizde bu kavramların izini sürüyor, yeniden değerlendiriyorsunuz. Bu noktada Slavoj Žižek gibi kimi özel isimlere de atıf yapıyorsunuz. Söz konusu tüm bu kavram ve meseleler, hangi yönleriyle sizin dikkatinizi çekti ve işlerinize nasıl yön verdi?

Slavoj Žižek, antroposen adını verdiği içinde bulunduğumuz bu jeolojik çağda özgürlüğümüzün sınırlarının global ısınma ile somutlaştığını ifade ediyor. Yaşadığımız birbirinden farklı doğal krizlerden çıkan en büyük ders şu ki, insanlığın özgürlüğü dünya üzerindeki hayatın istikrarlı, doğal ve dengeli ilerleyişiyle mümkün oluyor. Dünyamızdaki doğal değerleri yavaş yavaş kaybettiğimizi ve sahip olduğumuz tek şeyin hayal gücü olduğunu düşünüyorum. Yaratma ve yok etme eylemlerinin kültür, ekolojik denge, bilinç ve hayal gücü ile ilişkisini incelerken, yaşayan dünyayla ilişkimizi düşünmenin yeni yollarını arayan, bunu yaparken de izlemeye, yeniden düşünmeye ve harekete geçirmeye teşvik eden bir sergi olmasına gayret gösterdim. Yaşadığımız bu zamanlarda bazısı, kimileriyle ortak olabilecek bu rahatsızlıklarımı gördüğüm ve hissettiğim gibi sanatıma taşıyorum.  

Bütün dünyada var olan ekolojik kriz, hem yerel hem de küresel mânâda özel bir konu. Bu konu son yıllarda birçok sanatsal üretime de yansıdı, beraberinde yeni düşünce ve akımları getirdi. Ekoloji gibi büyük ve derin bir başlık sizde kendisine nasıl bir karşılık buldu?

Pandemi sonrası zamanlarda kendimde ve dünyada olan değişimleri düşünürken de ister istemez varlık ve yokluk üzerinden tahayyüller gerçekleştirdim. Hem küresel hem de yerel olarak yaşadığımız ekolojik yıkımlara yaklaşımım Dipsiz Göl üzerindendi. Sarsıcı bir andı ve o ana dek içimi acıtıp yok olan tüm kayıpları tek bir değerde sembolleştirmek istedim, anlattığımı görünür kılan yer ise Dipsiz Göl oldu. 2019’un sonlarına doğru gördüğüm bir haber üzerimde farklı duygulara sebep olmuştu. O ana dek kafamda belli belirsiz dolanan düşünceler netleşmişti sanki. Nasıl daha önce görmemiştim böylesine kendine has bir güzelliği, parlak derin mavi eşsiz bir doğa ve 12 bin yaşında. Dediğim gibi farklı duygular, böylesi bir güzellikten haberim olduğunda aslında onun yok edildiğini de öğrenmiş oldum. İnsan eliyle yok edilmiş değerlerin insan eliyle yeniden inşası, kendisinin olmasa dahi hatırasının yeniden inşası fikri ilk o zaman belirdi. Bu doğrultuda Dipsiz Göl’e doğrudan atıfta bulunan dört eser var sergide. Gerçekleşen katliamdan haberdar olmamı sağlayan manşet, Dipsiz Göl’ün eski bozulmamış hâli, yok edildikten sonraki hâli ve bu ikisi arasında hafızamızdaki temsili.

Ekoloji ve ekolojik denge, sizin sanat pratiğinize nasıl yansıdı/yansıyor?

Üretimimdeki temel malzeme olan kâğıdı sorgulamamla başladı bu süreç. Nasıl kullanıyorum, ne kadar tüketiyorum düşüncesi atık kâğıtları geri dönüştürüp üretimime dahil etme fikrini doğurdu. Yok olan atıklardan yeni işler var ederken, kavramlar arasındaki ilişkiyi bir kez daha gözlemledim. Çevre, doğa ve insanın bunlar üzerine etkilerini düşünürken kendimi ve üretim pratiklerimi de gözden geçirdim, ürettiğim işlerin hepsinde olmasa dahi bir kısmının sürdürülebilirlikle ilişkisi olmasını istedim. En çok tükettiğim ana malzemem kâğıdın hacmini azaltmak için kullandığım kısımlardan arta kalan atık kâğıtları geri dönüştürerek kâğıt hamuru haline getirdim. Elde ettiğim bu hamurla heykel ve resimler ürettim. Hamurlar dışında iki farklı resmim daha var, bu iki resimde de daha önce yaptığım resimlerden keserek çıkardığım kâğıtları kullandım. Tüm bunların sonucunda doğadaki doğum-ölüm-dönüşüm döngüsü de işlerde var olmuş oldu.

“Var etme” ve “yok etme”, “yırtma” fiiliyle/eylemiyle birleşerek sizin işlerinizde kendisine ayrıksı bir yer ediniyor. Söz konusu bu üç fiil/eylem, hangi yönüyle “Hem Var Hem Yokmuş Gibi”ye yön verdi?

Zıtlıklar üzerine düşünmeyi ve üretmeyi seviyorum, varlık ve yokluk da çok yoğun ve hakiki kavramlar. Bazen bir zorunluluk bazen bir tercih olarak yaşamımızın birçok yerinde karşımıza çıkıyorlar. Yırtmanın da doğasında ufalayarak parçalarına ayırarak yok etme var. Yok edilen bir şeyin başka bir forma dönüşmesi, yeni bütünler meydan getirmesi keyifli ve enteresan bir süreç. İnsan eliyle yok edilmiş değerlerin hatıralarının insan eliyle yeniden inşası fikrinin de belirmesiyle, yok edilen bir güzelliğe karşın var edilen bir resim olan “Dipsiz Göl”ü bitirdim ve serginin yönü belirmiş oldu.

“Dipsiz Göl” isimli eseriniz, gündelik hayatın sanatsal üretimlere nasıl yansıyabileceğine dair oldukça çarpıcı bir örnek. Bu eserinizde geçtiğimiz aylarda haberlere de yansıyan ekolojik bir felaketi, Gümüşhane’deki Dipsiz Göl faciasını işliyorsunuz. “Dipsiz Göl” üzerinden sormak gerekirse, güncel hadiseler sizin üretimlerinizde kendisine nasıl bir karşılık bulur?

Güncel olandan haberdar olmak için ülkede ve dünyada olan gelişmeleri düzenli olarak çeşitli kaynaklardan takip ediyorum. Gördüklerim, okuduklarım, dinlediklerim işlerime bir şekilde tesir ediyor, bazen belli belirsiz bazen de daha belirgin bir dışa vurum olarak üretimlerime yansıyor.

“Euphoria” serisi, üç boyutlu bir iş olarak serginin tam da bittiği noktada dikkat çeken, oldukça farklı üretimlerinizden. Öyle ki “Euphoria”nın daha güçlü bir “iç içelik” hissi uyandırdığını, duvar ve parçası olduğu ortam/ekosistem ile alabildiğine bütünleştiğini söylemek mümkün. “Euphoria”yı bu denli farklı yapan nedir?

Bir raf veya kaideye ihtiyaç duymadan kendi mekanını var eden, birbirlerinden ayrı dursalar dahi birbirleriyle iletişimde olan işler tıpkı doğadaki mantarlar gibi. 2019 da üretmeye başladığım bir seri olan “Euphoria” kelime anlamı olarak yoğun haz veya aşırı mutluluk halinin yaşandığı ruhsal duruma karşılık geliyor. 2019 senesinin sonlarında yeni açacağım sergimin hazırlıklarının sonuna gelmiş, biten resimleri nakliye için paketlemeyle uğraşırken bir yandan da yarım birkaç işi tamamlamaya çalışıyordum. Gece boyu devam eden çalışmaya ara verip dinlenmeye çekildiğimde atölyeme göz gezdirirken bir anda ‘her yerde resim var’ cümlesi çıkıverdi ağzımdan. Daha sonra kendiliğinden bu cümleyi içimden tekrar etmeye başladım, her tekrarda daha da yükselen coşkun bir mutluluk hissettim. Tekrarlayan cümleler ve artan mutluluğun etkisiyle iki duvarın kesiştiği köşeden atölyemdeki resimler gibi renkli katmanların fışkırarak odayı doldurduklarını hayal ettim. Ağaç mantarlarından ilhamla üst üste dizilmiş bu renkli kâğıt katmanlar böylece doğmuş oldu.

Son bir soru olarak, “Hem Var Hem Yokmuş Gibi”de yer alan işlerinizi eserlerinizi üretirken ortaya çıkan kâğıt atıklarını dönüştürerek ürettiniz. Bu üretimler devam edecek mi, ilerleyen süreçte karşımıza neler çıkabilir?

Evet, yeni çalışmalar için çalışıyorum, kullanmadığım kâğıtları dönüştürüp yaptığım kâğıt hamurlarıyla heykel ve resim arası yeni işler üretmeye devam ediyorum. Sergi sonrası bu en yeni çalışmalarımı Contemporary İstanbul’da görebileceğiz.