.

Esin Esen: “Başka bir Dazai keşfettim. Hayran oldum.”

esın-esen-osamu-dazaı-japon-edebıyatı-vıllonun-karısı
Volkan Atmaca

Son dönemde çeviri sayısındaki hızlı artışa bakılırsa Japon edebiyatına Türkiye’de belirgin bir ilgi var. En çok okunan yazarlardan biri de, daha ziyade İnsanlığımı Yitirirken ve Güneş Batarken adlı romanlarından tanıdığımız Osamu Dazai. Geçtiğimiz günlerde Villon’un Karısı başlığıyla Sel Yayıncılık’tan çıkan öykülerin çevirmeni, klasik Japon edebiyatı uzmanı, akademisyen, yazar Esin Esen, karşılaştığı Dazai’ı, uyandırdığı hisleri ve çeviri sürecindeki teknik hususları anlattı.  

1938-1947 aralığında yazılmış dört öykü yer alıyor seçkide. Bu öykülerden biraz bahseder misiniz?

İlk öykü “Fuji Dağı’nın Yüz Manzarası”, başlığıyla da Japon sanatına bir selam çakıyor. Ahşap baskı Japon resimleri ukiyoeleri mutlaka görmüşsünüzdür. Bu resim sanatının üstatlarından biri Katsushika Hokusai. Büyük Dalga adlı eseri Türkiye’de de dünya da çok tanınır. Dazai, Hokusai’ın Fuji Dağı çizimleri olan aynı başlıklı ukiyoe eserlerine atıfla bu ismi veriyor öyküsüne. Sonra da kalbinizin, ruhunuzun beklemediğiniz yerlerine dokunarak örüyor metni. Tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz bir öykü. Çok sevdim, çok hayran kaldım. Çevirdiğim süre boyunca o dünyada Dazai’la dolaştım. Dilerim okuru da aynı yolculuğa çıkarır.

“8 Aralık” öyküsü Türkçeye ulaştırabildiğime çok sevindiğim bir başka öyküsü. Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’na girdiği günü (8 Aralık 1941) konu ediyor. Sonsözde belirttiğim üzere “radyo haberleri, şehirdeki halkın yaşantısı, pazaryeri, fiyatlar gibi pek çok öğenin yer almasıyla, öykü aynı zamanda bir kayıt özelliği gösteriyor.”

1945’te savaşın Japonya’nın yenilgisiyle sonuçlandığı dönemi ele alan “Gün Doğmadan” hikâyesinde ise Amerikan bombardımanı sırasında yazarın ve ailesinin gerçekten yaşadığı şeyler konu ediliyor. Öykünün 1946’da Amerikan işgali sırasında yayımlanması dikkat çekici. Buradaki bombalar can acıtmıyor. Yazarın kendisini tiye alışını keşfetmekse paha biçilmez.

Son hikâye “Villon’un Karısı”nın esin kaynağı ise karısı Michiko’nun kendisine yazdığı bir şiir. Söz konusu şiirde Michiko, Dazai’ı hırsız şair Villon’a benzetiyor. Bu öykü yine kadın kahramanın ağzından anlatılıyor. Dazai, 1930’ların sonlarından başlayarak, savaş ve işgal dönemi Japonyası’nı canlı bir şekilde yansıtıyor. Kullandığı dil katmanları ve metin örgüsüyle topluma yönelik muhteşem bir eleştiri de aynı zamanda.

Aslında başta üç öykülük bir seçki planlıyorduk. Yayınevi olarak, New Directions’ın Early Light adı altında derlediği öyküleri esas alıp sonradan buna bir de biz bir öykü ekleyelim diyerek takdiri size bırakmışken, çok geçmeden “8 Aralık” olsun dediniz ısrarla. Neden?

Bana çeviriyi ilk önerdiğiniz günden itibaren bu üç öykünün bağını keşfetmeye odaklandım. Bu bağ Dazai ve Michiko’nun tüm öykülerdeki varlığıydı. Dördüncü öykü için de Michiko’nun yer aldığı bir öykü düşüncesi belirdi. Okumaya ve araştırmaya koyuldum. Aradım ve sonunda buldum! “8 Aralık” öyküsü. Michiko’nun ağzından yazılmıştı. Üstelik bir kadın günlüğü tarzındaydı. Daha ilk satırlarını okuyordum ki, benim uzun yıllardır üzerinde çalıştığım Heian dönemi kadın günlüklerine öykünen girişiyle, sözcüğün her anlamıyla yerimden zıpladım! Bu bile yeterdi. Yetmedi, dahası da vardı. Dazai’ın edebi gelişiminin farklı bir dönemini aydınlatıyordu, seçkideki diğer öykülerin arasında boşluk gibi duran zaman aralığının tarihsel ve sosyokültürel yönüne de bir yapbozun eksik parçası gibi uymuştu! Bu keşifle öykü seçkisi bir “Dazai ve Michiko romanı” haline geldi. Bunun üzerine seçkiyi yeniden kurguladık.

Dazai’ın yazarlık kariyeri dönemlere ayrılırken “ikinci evlilik ikinci dönem” gibi bir tasniflemeyle Michiko Tsushima’ya uğrak olarak önemli bir paye biçiliyor çoğunlukla. Fuji öyküsünden itibaren de hem anlatıcı hem kahraman olarak gerçek ve temsili düzlemde sürekli karşımızda nitekim bu kitapta.

Dediğiniz gibi, bu kitabın en dikkat çekici özelliği bu oldu. Bence dünyadaki diğer Dazai seçkilerinden de farklı bir yere koymayı sağladı kitabı. Sonsözde de belirttim: “Öyküler seçkideki sırasıyla okunduğunda, anlatıcının sırayla değiştiği, erkek (Dazai) veya kadının (Dazai’ın karısı Michiko) ağzından birinci tekil şahıs olarak anlatılan bir roman hissi yaratıyor.” Çevirinin son okumalarını yaparken bu kurguda bir film çekilmesinin ne denli etkileyici olacağını düşünmeden edemedim. Senaryosunu yazarım ben…

Nasıl bir Dazai buldunuz karşınızda çevirirken? Sizi olumlu anlamda biraz şaşırttı sanıyorum bu seçkideki öyküler…

Çeviriye başlamadan önce okumalar yapmayı seviyorum. Makaleleri, tezleri, blogları okuyorum. Yazara ve metne dair, sadece bilimsel yaklaşımlara değil, okurun alımlamasına dair de bir fikrim oluyor. Yazarı keşfetmekle başlıyorum işe. Sonra çevireceğim metni hem onun edebi gelişimi hem de edebiyat içinde konumlandırmaya çalışıyorum. Yakın okumaya geçmeden önce gerekli şeyleri sırt çantama koyup yola öyle çıkmış oluyorum yani. Bu çeviride de, sizden ilk öneri gelmesinden, bana “çeviriye başlayabilirsiniz” dediğiniz güne değin pek çok okuma yaptım. Yaptığım okumalar Dazai hakkındaki mevcut düşüncelerimi hiç değiştirmedi: Yüceltilen, öne çıkarılan karanlık yönü, doğru soruları bulamadığınız sürece karşınıza en önde çıkan şeyler oluyordu.

Bu düşüncelerle çeviriye başladım. İlk çevirmeye başladığım öykü “Gün Doğmadan”dı. İşin içine savaş ve bombardıman girince bunalım ve karamsarlığın ön plana çıkacağı satırlarla karşılaşacağımdan az çok emindim. Yok öyle olmadı! Daha ilk sayfadan aklımı karıştırdı. İkinci sayfaya geçtiğimde derin bir mizah, kendini, dünyayı tiye alan ve bunu yaparken de içten içe eğlenen, düşündüğümden çok farklı, başka bir Dazai keşfetmiştim sözcükler arasında. Önyargılarımı çantamdan çıkarıp yola öyle devam ettim. Mizahı, zihninin çalışma şekli ve asıl önemlisi hayata tutunma isteğiyle, tamamen farklı bir Dazai’la birlikteydim çeviri boyunca. Çok etkilendim, hayranlık duydum, açıkça söylemediklerinin de peşinden gittim.

Dazai’ın intiharı, alımlanmasında hayli belirleyici. Japonya’da da dünyada da… Kendini hikâye eden veya belki daha doğrusu her hikâye dolayısıyla kendini ima(l) eden bir yazar için anlatıcı-yazar özdeşleştirmesi kaçınılmaz olsa da bugün geldiğimiz noktada belirli bir profille veya şüphesiz endüstriyel boyutu da olan önceden tanımlanmış bir beklentiyle daraltılmış gibi dikim. Bu hikâyeler o bakımdan da ferahlatıcı sanki, ne dersiniz?

Evet, insana iyi hissettiren yönleri var bu hikâyelerin. Çeviride beni en çok şaşırtan şeylerden biri de bu oldu. Karanlık ve karamsar Dazai imgesi apriori olarak mevcut genel alımlamada. Yok öyle değil! Yine kendi yazdığım yazıdan alıntılayacak olursam: “Mizah öğesiyle birlikte, dört öyküde de görülen bir diğer özellik, okura kendini iyi hissettirmesi. Bunu mutlu ya da güzel bir şey anlatarak ya da umut verici şeyler söyleyerek değil, en zorlu olayların bile gündelik ve kişisel kaygıların arasında kolayca çözümlendiği metin örgüsüyle veya mizah aracılığıyla yapıyor.”

Evet, hatta bazen metinden kuşku duyuracak kadar. Tepenizden bombalar yağıyor, kimseler ölmüyor. Her yer cayır cayır yanıyor fakat zerre yanık kokusu yok! Bu kadar da iyi hissettirmemeli diyebilir kimi okur…

Bence iyi hissettirsin her şey. 😊

1950’lerden itibaren, Bütün Yapıtları’nın da yayımlanmasıyla birlikte, zamanla ortaöğretim müfredatına kadar girerek ulusal edebiyat panteonunda yerini alan Dazai, Japonların daha öğrenciyken içselleştirdiği bir yazar, saygın bir isim. Sonrasında manga kültürü içinde yer bulmasıyla, özellikle gençler arasında bir ikona dönüşüyor. Ancak yaşadığı dönemde bundan’la yani edebiyatın müesses nizamıyla arası hiç iyi değil. Bugün onu bir Japon gencinin gözünde belki bir ilah mertebesine yükselten serkeşliği ya da taşkınlığı, o dönemde otoritenin indinde bir yergi konusu (hemen aklımıza 1935’te Gyakkō ile aday gösterildiği Akutagawa Ödülü’nün jüri üyesi Yasunari Kawabata’dan yediği, kamuya da yansımış “zılgıt” geliyor) olduğu kadar mümbit bir dedikodu malzemesi de. Dazai yazdıklarında bu saldırılara karşı kendince bazı tedbirler almış sanıyorum. Mizah da bunların başında geliyor.

Mizahı başkalarının gözünde nasıl gözüktüğünü bilerek, kendisini o sözcüklerle tiye aldığında görüyoruz. Evet, ancak bununla sınırlı değil. Topluma yönelik bir eleştiri olarak da çıkıyor. “8 Aralık” öyküsünde bir bölüm var. Çevirdiğimde bütün bir gün sanki biri beni gıdıklıyormuş gibi gülüp durdum. Sözcük oyununu o şekilde çevirebilmek çok eğlenceliydi. Anlatılanın, savaş dönemi Japonyası’na yönelik gizli bir eleştiri olması da etkileyici. Diğerleri sürpriz olsun, okur kendi keşfetsin.

“Fuji Dağı’nın Yüz Manzarası” adlı öyküde bir hususa özellikle değinmek isterim. Anlatıcının ziyaretine gelen postane memuru delikanlı, duyduğu çekingenliği ifade ederken, sözüne itibar ettiği bir kalemin hikâyesinde kendisine dair söylediklerini (kişilik bozuklukları varmış) gerekçe gösteriyor. Tuhaf. Sizin hakkınızda bir yargıya öyküden varıyorum. Söz konusu Dazai olunca bu sanıyorum bilakis kaçınılmaz. Kurmaca ile gündelik gerçeğin bu olağan geçişkenliğinde, Dazai biyografilerinde çok sık telaffuz edilen şu “ben-roman” hakkında da bir şeyler söylemek ister misiniz?

“Ben-roman”ın (watakushi shōsetsu) Japon edebiyatının bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Birinci tekil şahıs ağzından anlatılması, yazarın kendi deneyim ve duygularını aktarması, sahicilik (makoto) bu türün temeli. “Sahicilik” ifadesini gerçekçilik olarak düşünmeyin. Yazarın sahici ve içten olması anlamında kullanıyorum. Kurgusal kısımlar da olabiliyor. Aslında bu anlatım şekli, Batı tarzı roman türünün Japon edebiyatına girmesinden çok çok önce, en eski eserlerden beri var Japon kültüründe. Bahsettiğim bu geleneğin roman türüne aktarılması olarak görüyorum “ben-roman”ı.

Dazai’ın en önemli özelliği bu türde yazmış olması. Üretkenliğini ve tefrika eserler ürettiğini hatırlayalım. Hakkında yazılıp çizilenler, söylentiler, o kadar çok ki… Dazai da yazdıklarıyla cevap veriyor bunlara, haklı haksız yapılan eleştiri ve yakıştırmalara. O dönemin sosyal medyası gibi, değil mi?..

Dört öyküde de Dazai kendisini anlatıyor, farklı yöntemlerle. Gerçekten yaşadığı olaylar var metinlerin örgüsünde, gerçek isimler, gerçek tarihsel olaylar, gerçek toplum vs. vs. Kendisini açıklama ve anlatma kaygısı da seziliyor. Sizin verdiğiniz örnekte olduğu üzere, başkalarının, hakkında söylediklerini doğrudan aktardığı oluyor. Bazen de o söylenenleri kendisini betimlemek için kullanarak, o dönemde onu sadece eserleriyle değil, yaşamıyla da takip eden okura mesaj yolluyor. Kendisini tiye almak belki de söylenenler karşısında ona dayanma gücü veriyor.

Sonsözde Dazai’ın öykülerinde kadın anlatıcı ve kahramanların rolüne dair bir şüpheye değinmişsiniz. “8 Aralık”ta kadının diline ve tavrına vurulan bir adap kıskacından yakınma var. “Villon’un Karısı”nda bu sefer yazarın kendisine, üstelik alametifarikası sayılacak “içe dönüklüğü” sebebiyle, okur nezdinde kadınlık yönünden bir karşı-cephe açılıyor. Öte yandan çok çeşitli ve okunaklı kadın imgeleri mevcut…

Bu seçkide kadınların yer alma şekli, kadın imgeleri büyük zenginlik gösteriyor. Japon kadın edebiyatı ve dolayısıyla kadın tarihi üzerine çalışmalar yürüten bir akademisyen olarak en etkilendiğim yönlerinden biri bu. Dazai’ın kadını nasıl gördüğüne dair de düşünmemize neden oluyor. Ben Dazai’ın sözcüğün her anlamıyla kadınları sevdiği ve güçlü kadınlara hayranlık duyduğu şeklinde yorumladım satır aralarını. Okurun da göreceği gibi, kadınları gözlemlemekten, kaleme almaktan keyif alıyor. Olumsuz görünen değinmeleri ise daha ziyade topluma yönelik bir eleştiri olarak okuyorum.

Ancak Japon edebiyatı dendiğinde kadın edebiyatı geleneğini göz ardı etmemek gerek. Batı’da kadınlar yazabilmek için erkek kimliğini ödünç alırken, Japonya’da Dazai’ın eserlerini verdiği dönemde, Tanizaki gibi ünlü yazarların diliçi çevirilerini yaptığı klasik kadın edebiyatı güçlü bir etkiye sahip. Bunu “8 Aralık” öyküsünde de görüyoruz. Klasik kadın edebiyatına öykünerek yazmış.

Japon tarihinin başlangıcında Japon toplumu anaerkil ve devamında çift erkilli bir yapı gösteriyor. Bugünün Japonyası’ndan baktığınızda kadının hayal edilemeyecek bir konumu var. Kadın cinselliği kutsal kabul ediliyor, tabu değil. Kadın için de çokeşlilik mevcut. Veraset hakları var. Mülk sahibi olabiliyor, bu mülklerin idaresini üstlenebiliyor. 6. ve 7. yüzyıllarda altı kadın hükümran var mesela. Sonrasında ana kıtadan giren inanç sistemleri ve yasal uygulamalarla kadının konumu giderek indirgeniyor. 10. yüzyıla geldiğimizde soylu kadınların bazı hakları devam etse de, şehirlere, evlere kapanmış, hüzünlü ve erkeği bekleyen, erkeğe “garez duyan” bir kadın imgesi beliriyor. Takip eden yüzyıllarda, feodal derebeylerinin yönetimde güç sahibi olduğu, askeri iktidarın ön plana çıktığı dönemden itibaren ise kadın toplumda ikincil konuma geçiyor. 1867’den sonra başlayan modernleşmeyle birlikte, erkek egemenliğinin devam ettiği toplumda farklı kadın imgeleri türüyor. “İyi eş akıllı anne” bunlardan biri. Devlet eliyle empoze ediliyor. “Modern kız” da bir diğeri. Bu imgenin topluma yayılmasında dergilerin çok etkisi var. Dönemin toplumu tarafından pek hoş karşılanmıyor. Birinci Dünya Savaşı’nda erkek nüfusun askere alınmasıyla, “çalışan kadınlar” ortaya çıkıyor. Dazai’ın bu seçkisinde de gördüğümüz “bar hostesi” gibi, kadınların cinsel yönüyle de dikkati çektiği başka imgeler de var toplumun dağarcığında. Dazai’ın yazdığı dönemde militarist yönetim “kadınların ev cephesindeki savaşçılar” olarak yetişmesini istiyor. Kadın ve erkeğin anayasal olarak eşit haklar kazanması ise Amerikan işgali sırasında oluyor ki yansımalarını bu seçkide de fark ediyoruz. Dazai devlet ya da medya tarafından oluşturulan bahsettiğim bu imgelere özel bir vurgu yapmıyor. Kendi yaşamını anlatırken “sahiden” tanıdığı kadınları kurguya dahil ediyor. Öykülerdeki kadın imgelerinin canlı ve sahici olmasının nedeni de bu bir bakıma.

Dazai, yazdıklarıyla geçinen, geçim sıkıntısı çeken evli ve iki çocuklu bir aile babası. Gerçi eşi Michiko bir söyleşide kocasının mali durumlarının kötülüğünü anlatırken biraz abarttığını ima etmiş. Her halükârda, tüm aykırılığına karşın ortamı kollamak zorundaydı. Hele ki savaş zamanı ve ağır bir yenilgi sonrası gelen işgal dönemi bir başka yetke altında süregiden sansür rejimini düşünürsek… Kelimelerini dikkatli seçmesi gerekiyordu, öyle değil mi?

Çocukluğumdan anılar da benimleydi çeviride. Babam Esen Yel, 1980 öncesi dönemde tanınmış bir kara mizah yazarıydı. Çocukluğumda onun öykülerini okuyarak, hatta bir adım ilerisi, eleştirerek büyüdüm. Babam daktilosunda yazarken yanı başında durursam ona esin perisi olacağıma bile inanırdım. Dazai’da babamın üslubunu çağrıştıran yerler bulmak da ayrı bir süpriz oldu. Sadece mizah değil, yaşadıkları dönem koşullarında açıkça söyleyemediklerini yazma şekillerindeki benzerlikleri sezmek de. Dazai’ın bu yönüne çocukluğumun gözleriyle baktım. Elbette yazmadığı, yazamadığı bir dolu şey vardı. Yazdıklarının arasında, dikkatle bakarsanız görülebilecek, açıkça söylemeden anlattığı şeyler de…

Dazai epey “üslupçu” bir yazar anlaşılan. Ardında, çeşitli saiklerle geliştirdiği birtakım stratejiler olduğu açık. Siz de yalnızca notlarınızla değil, birtakım çeviri içi çözüm arayışlarınızla da bu stratejileri Türkçeye taşıma kaygısı güttünüz. Örneğin, alışkın olmadığımız biçimde, özgün metinlerde olmayan italiklerle bir “sinyal düzeneği” kurdunuz bütün kitap boyunca.

Çeviriye başlarken sırt çantamdaki “olmazsa olmaz listem” de benimle işe koyuluyor. Mesela, deyimleri nasıl çevirmeli? Ya da okuyucu sorumluluğundaki öğelere hangi çeviri stratejilerini uygulamalı? Onlarca başlık düşünün. Bunlardan biri de yazarın üslubunu Türk okura ulaştırabilmek. Bunu yapabilmek için, okumaların ötesinde, çok detaylı bir metin çözümlemesi gerekiyor. Bu konuda şanslıyım çünkü bilimsel çalışmalarımda çok farklı metin çözümleme yöntemleri uyguluyorum. Böyle olunca metindeki yapıları hızla ayırt edebiliyor, sınıflandırabiliyorum. Metin örgüsündeki sıra dışı şeyler önümde beliriveriyor. Bu kitapta da öyle oldu. Yazarın üslubuyla, ilgili kaynaklar henüz karşıma çıkmamışken, metinler üzerinden tanıştık.

Metnin yakın okumasında şöyle hisettim: “[Dazai’ın] sanki hiç çaba sarfetmeden aklına geleni yazmış gibi görünen yazıları içindeki tekrarları ve sözcük seçimleri […] tesadüf olamayacak kadar iyi, kurgu olamayacak kadar akıcıydı. Yani zihni öyle çalışıyordu. O tekrarlarla okurun kafasını karıştırıyor, metin dünyasında pür dikkat kalmaya zorluyordu, bir tür ritim de yaratıyordu. Hiç olmayacak sözcükler kullanıyordu mesela ya da öyle sözcük oyunları vardı ki, hadi çevirmen çevir bakalım.”

“Tekrar” deyince, buradaki en önemli sorun, aynı cümlede, aynı paragrafta tekrarın özellikle çevirilerde hoş karşılanmaması ve mümkünse çıkarılması eğilimiydi. Bir diğer konu, sayfalar sonra çıkan tekrarların akıl karıştırabileceği, gözden kaçabileceği ya da belki üsluptan çok yazarın acemi/monoton tekrarı gibi algılanabileceğiydi. Sizin ifadenizle söyleyecek olursam, bir “sinyal düzeneği” kurarak okurun yazarı ve üslubunu takip edeceği ipuçlarını bırakmak gerekiyordu. Böylece italikler yardıma koştu. Dazai’ın üslup icabı bilerek tekrar ettiği ifadeleri, sözcükleri özellikle vurgulamak gerektiğinde italik yazdım. Aynı sözcükleri farklı öykülerde bile tekrar ediyordu. Bunları da italiğin yanı sıra dipnotla okura ulaştırmak istedim. Ya da aynı şey için farklı sözcükler kullanıyordu mesela. Bunları da özenle aktarmaya çalıştım ve italiklerle vurguladım. Keza özellikle yaptığı sıra dışı sözcük seçimlerini de. “8 Aralık” öyküsünde çift anlamlı okunabilecek birkaç cümleyi italikle işaretledim. Böylece okur takip edip göndermeleri sezebilir. Bu açıdan çevirinin kahramanlarından biri italikler oldu.

Yazarın anlatısını kendi yaşamının gerçekleri üzerinden kurmasıyla beliren bir “sanal” gerçeklik çeviriye de artı bir yük getiriyor olsa gerek. Dazai hep sıcağı sıcağına yazıyor. Yani muhayyel okurla müşterek bir şimdi ve geçmiş üzerinden söyleşiyor. Buna bir de, sizin altını çizdiğiniz üzere Japoncanın, dil yapısından ötürü “dinleyici sorumluluğunda” olduğu gerçeğini ekleyince, çeviri uğraşı uzmanlaşmayı gerektirir hale geliyor sanırım. Her bir metin için düştüğünüz notlarınızda bir yayıncı olarak beni belki en çok cezbeden, anahtar sözcüklerle okuru uğurladığınız “internet görseller” oldu. Gömülü göndergeler harcı içinden kesitler sunan bir slayt gösterisi…

Bu soru kalbimi gülümsetti! Yaptığım çevirilerde metin dünyasının okurun gözünde canlanabilmesi sırt çantamdaki “olmazsa olmaz listemin” en başında yer alıyor. Bunu yaparken paratekstler yararlandığım araçlardan. Adlandırmayı sevdiğim şekliyle söylersem, “dijital çağ” ile birlikte, yapabileceklerimizin sınırları da genişledi. Sözgelimi Kadıköy’den Eminönü’ne vapurla geçiyor, çay simit eşliğinde kitabınızı okuyorsunuz. Bir şeyi merak mı ettiniz, dakikalar içinde cep telefonunuzdan size ulaşıyor. Yani yıllar önce aynı güzergâhta Cağaloğlu’na giderken tefrika yazılarını tamamlayan yazarların yerine bu imge yerleşti vapurun o koltuğuna. İşte bu nedenle geleneksel yayıncılığın da, hedef kitlesiyle etkileşimi olanaklı kılan “yeni medya” araçlarından yararlanması gerektiğine inanıyorum. Okurun metin dünyasını gözünde canlandırabilmesi için internetten görüntü, ses, harita gibi pek çok şeye ulaşmasını sağlayacak ipuçları da bırakıyorum metinde.

Peki, bitirirken…

Eşyanın [=şeyler] kendi ruhu, kendi yaşamı olduğuna inanıyorum. Biz insanlar sadece onların peşinden gidiyoruz. Bu çeviri de öyle oldu. Çeviri beni buldu. O ruhun, o yaşamın peşinden gittim. “Başka bir Dazai” keşfettim. Hayran oldum.