Elvin Eroğlu ve Meltem Şahin ile “Birinin Acısı Öbürüne Geçmiyor” Üzerine

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Meltem Şahin ve Evrim Karacan’ın sergi tasarımı, Meltem Şahin ve Elvin Eroğlu’nun küratörlüğünde gerçekleştirilen, Şahin’in işlerini Birhan Keskin ve Aslı Serin’in birlikte kaleme aldıkları “Anıt Sayaç” şiiri aracılığıyla sanatseverlerle buluşturan “Birinin Acısı Öbürüne Geçmiyor” başlıklı sergi geçtiğimiz günlerde Kıraathane Edebiyat Evi’nde açıldı.

Birhan Keskin ve Aslı Serin’in güncelliğini asla yitirmeyen kadın cinayetlerine “Yeter!” demek için yazdıkları, iki buçuk yıl süren bir çalışmanın ardından (Özgecan Aslan cinayetiyle bitirdikleri), adını Zeren Göktan’ın “Sayaç” adlı iki aşamalı çalışmasının katmanlarının birinden alan “anitsayac.com” şiiri de yine aynı süreçte 160. Kilometre Yayınları tarafından Elvin Eroğlu’nun editörlüğünde yayımlandı. Kitabın görsel tasarımını da üstlenen Meltem Şahin, bu süreçte projeye özel olarak ürettiği eserlerle dizeleri farklı bir boyuta taşımayı da ihmal etmedi. “Birinin Acısı Öbürüne Geçmiyor” ise Şahin’in “Anıt Sayaç” şiirini, 1.5 saatlik bir performans içinde Birhan Keskin ve Aslı Serin’in kendi sesinden dinleyerek gerçekleştirdiği çizimlerle Eroğlu’nun yaptığı arşiv çalışmasından meydana geliyor.

Sergi aynı zamanda, “Şiir Direnirse Kazanacak” şiarıyla yoluna devam eden 160. Kilometre Yayınları’nın yüzüncü kitabının sergisi olma niteliğini de taşıyor.

Elvin Eroğlu:

“Birinin Acısı Öbürüne Geçmiyor”, uzun soluklu bir hikâyenin devamı olarak geçtiğimiz günlerde Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde sanatseverlerle buluştu. Bize ilk olarak serginin oluşum sürecinden ve hikâyesinden bahsedebilir misiniz?

160. Kilometre, bundan 7 yıl önce Birhan Keskin ve Aslı Serin’in ortak bir şiirini, Anıt Sayaç’ı yayınlamıştı. Bu şiir kadın cinayetleriyle ilgiliydi. Çok hızlı yayıma girdi. Ömer Şişman bu şiiri uzun süredir bir sanatçı iş birliğiyle kitaplaştırmak istiyordu. Pandemi, bu işin hızlanmasına dolaylı yoldan neden oldu belki de. Meltem Şahin, işlerini beğendiğim, çok sevdiğim arkadaşımdır. Şiiri onunla paylaştım ve Anıt Sayaç kitabının da serüveni başlamış oldu. Başlangıçta sergi düşünmemiştik. Sergi fikrini yayıncımız 160. Kilometre gündeme getirdi. Kıraathane Edebiyat Evi’nin de desteğiyle sergiye karar verdik. Sağ olsun, Yasemin Çongar’ın büyük desteği oldu. Bu süreçte, Meltem Şahin şiirleri resmederken iki ayrı performans gerçekleştirdi. Zoom etkinliklerimiz oldu. Bütün bu serüven, elbette Zeren Göktan’la başlıyor. Bu dijital anıt, bundan sonra da birçok sanatçıya esin verecektir.

Elvin Eroğlu

Anıt Sayaç, kadın cinayetlerine odaklanan ve kadınlar tarafından kaleme alınan, yazılıp çizilen, sanatsal bir çalışmaya dönüşen özel bir eser ve çalışma. Bu noktada Birhan Keskin ve Aslı Serin’in şiiri sergiye nasıl ilham oldu?

Bu şiir o kadar etkili ve iyi bir şiir ki, öyle bir kadın çığlığı atıyor ki, tüm yaratıcı zihinleri tahrik eder.

Backer’den yaptığınız şu alıntıyla kurban ve faillerin kullandığı dile dikkat çekiyorsunuz: “Faillerin ve kurbanların dilini alıntılamak, belgelerde korunmuş olan dilde kalmak yeterlidir.” Sergi kapsamında da oldukça dikkat çekici bir yerde duran bu fail ve kurbanların dili bize neler söylüyor?

Neler söylemiyor ki? İnsan türünün korkunçluğunu söylüyor. Vahşeti, dehşeti söylüyor. Hukuksuzluğu, adaletsizliği söylüyor. Çaresizliğimizi söylüyor. Cehaletin en korkunç son olduğunu söylüyor.  

Serginin en önemli kısımlarından birisi de aslında “arşiv” çalışması. Söz konusu bu arşiv bize sergiye dair neler söylüyor?

Gerçek’in çırılçıplak kalması gerekir. Odaya girdiğimizde karşılaştığımız Backer alıntısı şöyle: “Faillerin ve kurbanların dilini alıntılamak (…) belgelerde korunmuş dilde kalmak yeterlidir.” Bu cümleyi okuduktan sonra, bu fikre en yalın nasıl ulaşırız diye çok tartıştık. Bu odayı mümkün olduğunca çırılçıplak kurmayı hayal ettim. Alıntıları seçerken çok zorlandım. Çünkü bu alıntılar gündelik hayatın içinde kullandığımız dilin içinde saklıydılar. Herhangi bir iletişim türünde hemen rastlayabilirsiniz sonu cinayete kadar varabilecek bu gizli şiddete. Bu odanın tasarımı, diğer odalardan çok daha zordu çünkü kendi içinde çözülmesi gereken sorunları vardı. Hem çırılçıplak olmalıydı hem de giyinmiş diğer odalardan da ayrı bir oda olmamalıydı. Evrim Karacan, Meltem’le şansımızdı. Bu sorunu olabilecek en iyi biçimde çözdü.  

Gerek bir sanatçı gerekse küratör olarak, toplumsal olaylar, kadın hakları ile ilgili sorunlar, vermek zorunda kaldığınız mücadele ve ülkedeki güncel meseleler sizi ve üretimlerinizi nasıl besliyor?

Kötü bir beslenmenin sonuçlarıyla hemen hemen aynı. Bu koşullar altında, yazmak istediğim değil, hiç istemediğim konulara doğru çekiliyorum. İnsansız bir doğaya özlemim doğal olarak artıyor.  

“Birinin Acısı Öbürüne Geçmiyor” ve Anıt Sayaç neleri görünür kılmayı hedefliyor?

Kadın cinayetlerini, hukuksuzluğu görünür kılmak isterken örgütlenmenin, değişim ve dönüşüm için en önemli adım olduğunu…

Meltem Şahin:


Birhan Keskin ile Aslı Serin’in kadın cinayetlerini konu alan, Anıt Sayaç şiirinden hareket ederek ortaya çıkan “Birinin Acısı Öbürüne Geçmiyor” başlıklı kişisel serginiz Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde sanatseverlerle buluşuyor. Öncelikle bize serginin arka planından, Keskin ile Serin’in size nasıl ilham olduğundan bahsedebilir misiniz?

Aslında her şey benim şairlere ulaşmamla başlamadı, Elvin Eroğlu’nun bana ulaşıp Anıt Sayaç şiirini çizmek ve bu çizimlerden bir kitap yapmak ister misin demesiyle başladı. Şiiri okudum ve çok etkilendim. Ve Elvin’in teklifini hemen kabul ettim. Bu vurucu şiirin çizimlerini 2 ayrı performans sırasında yaptım. Ve o çizimler, şiirle birlikte bir kitaba dönüştü. Anıt Sayaç şiirden, performansa, oradan da kitaba dönüşmüştü ve onu orada bırakmaya niyetimiz yoktu. Proje katmanlandıkça bizim için daha anlamlı hale geliyordu. Ve böylece bir sergi yapma kararı aldık. Keskin ve Birhan’ın şiiri o kadar güçlüydü ki, kadın yürüyüşlerinde slogan olmuştu, o kadar güçlüydü ki projeyi tek bir çıktıyla bitiremeyip, farklı sanat dallarını dahil ettiğimiz daha bütünsel bir projeler toplamına dönüştü.   


2017 yılında kadın sanatçılardan oluşan PMS isimli Türkiye’nin ilk artırılmış gerçeklik sergisinin küratörlüğünü üstlendiniz. Bu anlamda kadın sanatçılarla birlikte gerçekleştirdiğiniz çalışmalar dikkat çekici. Bu birliktelikler “Birinin Acısı Öbürüne Geçmiyor”a da etki etti mi? Bu ortaklıklar sizi ve sanatınızı nasıl besliyor?

PMS Sergisi, Regl Öncesi Sendrom olarak da adlandırılan ve göz ardı edilen kadınlık deneyimi tabuları üzerine 22 dijital sanatçının bir araya geldiği bir sergi serisi. Serginin ilki 2017 yılında Bant Mag ile iş birliğinde, İstanbul Bina’da, ikinci versiyonu da 2018 yılında Gülbaba Music’in düzenlediği Sound Ports festivali kapsamında, Bomontiada A Corner in The World’te gerçekleşti. Bu sergiyle birlikte, kadınların regl öncesinde yaşadığı krizleri ve hormonal dalgalanmaları, değil başkalarıyla paylaşmak, kendi içinde sorgulayıp anlamlandıramadığı bir dünyada konu üzerine dikkat çekip, çalıştığım tüm değerli sanatçılarla birlikte, insanların aklında sorular, fikirler oluşturup, bu tabuları yumuşatmaya çalıştık. PMS’e katılan her bir sanatçının biricik PMS deneyimlerini gözlemlemek çok değerliydi. 

“Birinin Acısı Öbürüne Geçmiyor”da ise şair kadınlar, tasarımcı kadınlar ve editör kadınlar vardı. Benzer değerleri savunsak da hepimiz başka disiplinlerden geliyorduk. Aynı konunun üstüne düşünen kadınlar olarak herkesin projeye getirdiği bambaşka bakış açılarını kullanmak çok değerliydi. 

Yani PMS’te aynı sendromu kendi bedenlerinde bambaşka yaşayan kadınlar sanatın aynı dalını kullanarak işler üretirken, “Birinin Acısı Öbürüne Geçmiyor”da ise kadınlar aynı konu üzerine bambaşka disiplinlerden işler ürettiler. 

Serginin tasarımını Evrim Karacan ile, küratörlüğünü ise Elvin Eroğlu ile birlikte gerçekleştirdiniz. Bu noktada Karacan ve Eroğlu ile çalışma süreci nasıl gelişti?

Yaklaşık bir yıldır Evrim Karacan ile farklı projelerde aktif olarak çalışıyoruz. Ve artık birbirimizin iş yapış biçimini bildiğimiz için sergi tasarım süreci Evrim’in önderliğinde çok keyifli bir şekilde gerçekleşti. Bir de ben biraz sergi tasarımında takıntılı olabiliyorum, Evrim’in de en az benim kadar takıntılı olması çok iyi bir ikili olmamıza neden oldu. 

Elvin’le ise bu kitaptan sergiye uzanan serüvenimizden önce birlikte hiç iş yapmamıştık ama Elvin çok yakın arkadaşım. Ve ikimizin yetileri birbirinden tamamen farklı. O dille düşünürken, ben çizimle düşünüyorum. Evrim’le olan benzerliğimizden doğan uyumlu ilişkimizin tersine, Elvin’le farklılıklarımız sayesinde çok iyi bir uyum sağladık diyebilirim.

Anıt Sayaç’ın çizimlerini Aslı Serin ve Birhan Keskin’in ses kayıtlarını dinleyerek 25 Kasım 2020 tarihinde canlı bir performansla gerçekleştirdiniz. Bu canlı performans sizi nasıl etkiledi? Herkesin gözü önünde sanatsal bir üretim yapmak sergiyi ve üretimlerinizi nasıl etkiledi?

Anıt Sayaç, şairler Birhan Keskin ve Aslı Serin’in Zeren Göktan’ın sergisindeki bir eserden ilhamla, tam 2 yılda yazdıkları, kadın cinayetlerini konu alan bir şiir. Performansın temeli de bu şiir olduğu için, kendi yaratım sürecimde, şairlerin geçirdiği derinlikte bir yaratım süreci geçirmemin gerektiğini düşündüm. Çizimlerimi yaparken bu duygu yoğunluğuna yaklaşabileceğim bir performans gerçekleştirmek istiyordum. Onların arasındaki diyaloğun bir parçası olmak için Birhan Keskin ve Aslı Serin’den bu şiirin ses kayıtlarını aldım. Bu ses kayıtlarını kendi konfor alanımın dışına çıkarak, kapalı bir alanda, belirli bir sürede tekrar tekrar performans boyunca dinleyerek çizimlerimi yaptım. Bunun yanı sıra, performans ortamımı etrafıma büyük bir çember olacak şekilde ve kendimi o çemberin tam ortasında kapalı kalacak şekilde yerleştirdim. Çizimlerimi, döne döne sırayla ve büyük bir sabırla, kendimi fiziksel ve mental olarak da sıkıştırarak, büyük bir duygu yoğunluğunda gerçekleştirmiş oldum. 

Bir başka unsur da, iki sefer yaklaşık 3 saat süren bu performanslarda kullandığım monoprint tekniği. Bu teknik, şiirin o keskinliğine karşın çok hassas ve yapıldığı sırada tüm vücudun kontrol altında olmasının gerektiği, sabır isteyen zorlayıcı bir yanı var.

Performanslar, iki ayrı kanaldan canlı yayınlandı. Instagram yayınında sadece o anki çizimimin göründüğü mini bir tripod eşliğinde, yakından çektiğim bir süreç yer alırken, diğer yayında ise tüm bu çemberi yukarıdan izlediğimiz Zoom’dan yayınlanan bir yayın oldu. Canlı yayında benim için stresli bir deneyim olduğu için aslında performansla yakalamak istediğim duygu yoğunluğuna ulaşmamda yardımcı oldu. 


Sergi kapsamında birçok farklı materyal ile çalıştığınız ve üretimlerinizin birbirinden oldukça farklı olduğu dikkat çekiyor. Bu anlamda tüm bu karanlık işler nasıl bir düşünsel üretimin sonucu olarak ortaya çıktı? Seçtiğiniz materyal ve üretimlerin sergi ve vermek istediğiniz mesajla ile ilişkisi üzerine ne söyleyebilirsiniz?

Sergi birbiriyle ilintili 4 farklı odadan oluşuyor. İlkini, bir yakın bir de uzak çekim olmak üzere performans videoları, performansın yerleştirmesi ve şiir oluştururken, hemen yanında yer alan oda ise mono-print çizimlerin sergilendiği oda. Performanslarım sırasında kendimi dizelerden oluşmuş bir çemberin içine alarak şiiri şairlerin sesinden ard arda dinleyerek, mono-print tekniğinin de naif ve sakin doğasıyla birlikte transandantal bir deneyim yaşadım. Sergi için bu odayı kurgularken de benzer bir deneyimi bu sefer de izleyiciye yaşatmayı çabaladım. İzleyici mono-print tekniğiyle üretilen çizimlerle, çizimlerin kalıpları ve çizimlere karşılık gelen dizeleri içine alan bir çemberin içine girerek bu işleri deneyimler. Performansların sergilendiği ilk odadaki performans canlandırması çemberi daha müzevârî bir edayla dıştan deneyimlenirken, ikinci odadaki çember içten deneyimlenir. 

Üçüncü odada ise kitapta da yer alan, öldürülen ve davaları hala devam eden 12 kadının fotoğraflarını, yaka çiçeği nakışları ve performansta yaptığım mono-print kağıtlarıyla beraber soyut silüetlere işledim. Bu odaya “Nakşetmek” dememizin amacı kullandığım tekniğe ek olarak aslında bu kadınları zihinlerimize kazımak istediğimizdendi. Bizim anma odamızdı orası. Kadınların fotoğraflarının dikildiği gri transparan kumaşlar, üzerlerine çizdiğim farklı bedenlere ait siluetlerle 12 kadını göğüslerinde taşıyorlardı. Her bir tüldeki çiçeklerin kökleri yere kadar uzanıyordu, ama hiçbiri sanki köklenemiyordu, birinin acısı öbürüne geçmiyordu. Bu oda benim için dişil bir oda. Burada açık camlarda uçuşan tüllerin arkasından, camın dışındaki sarmaşıkları görürüz, onlar da bize toprak oluşu, dişil yanımızı hatırlatırlar.

Toplamda 12 siluetten oluşan bir enstalasyon odasına dönüşen bu odanın ardından son olarak dördüncü odada ise, Elvin’in yaptığı kadın cinayetleri arşiv çalışmasının bir sunumu Avustralyalı şair Heimrad Backer’in Tutanak adlı kitabının ön sözüyle birlikte yer aldı. Şiirden ve kitaptan biraz daha bağımsız, kadın cinayetleri konusunun etrafında dolandığımız bu odada, faillerin kurduğu en kan dondurucu ifadeler yer aldı. Tasarımı itibariyle odaya girince ziyaretçilerin etrafını çevreleyen bu ifadeler, ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetlerinin acısını bir kez daha kafalara kazıyıp ziyaretçilerde derin izler bıraktı.

Birhan Keskin ve Aslı Serin’in şiirlerine paralel olarak sergilenen çizimleriniz Türkiye’deki en önemli sorunlardan biri olan “kadın cinayetleri”ne odaklanıyor. Bu anlamda işleriniz yarattığı farkındalık kadar konuya getirdiği yaklaşımla da dikkat çekiyor. Bir sanatçı olarak bu tür toplumsal olayların üretimlere taşınması neden bu kadar önemli?

Geçtiğimiz haziran ayında sergi ile ilgili İstanbul Edebiyat Evi’nde Eroğlu’nun moderatörlüğünde, Keskin ve Serin ile yaptığımız canlı sohbette, Keskin artık Türkiye gibi bir ülkede politik olmayan şiirler yazamadığından ve politika için son iki kitabında poetikadan vazgeçtiğini söylemişti. Keskin’in bu söylemi beni çok etkiledi. Gerçekten ben de bu sergi ile diğer işlerime göre çok daha fazla kendi poetikamdan vazgeçip, politikaya ağırlık verdim ve bunu yapabildiğim için kendimle gurur duyuyorum aslında. 

Bir yandan da sergi ve kitap için hazırlanırken hep duygularımı bastırdığımı fark ettim. Performanslarda duygularımı taşırmak isteyen bir sanatçı olan ben, sonraki süreçte akıl sağlığımı dengede tutmak için kendimi bu konulardan biraz yabancılaştırmak zorunda kaldım. Öldürülen kadınların fotoğrafları üzerine nakış işlerken bir yandan da komedi dizileri izleyerek kendimi konudan soyutlaştırmaya çalıştım. Sergi kurulumu da tamamen sistemsel ilerlediğimiz, duygulardan uzak, mantığa dayalı bir süreçti. 

Fakat sergi açılışında her şey değişti. İlk genç bir kadının sergi merdivenlerine oturmuş hıçkıra hıçkıra ağladığını gördüğümde benim için de her şey kopmuştu. Biri ağlamaya başlayınca, bir zincir etkisi ile sergideki diğer insanlar da ağlamaya başladı. Bu deneyim beni hem insan olarak, hem de sanatçı olarak çok vurdu. 

Bu durum bana, kadın cinayetleri, kadına karşı şiddet, taciz konularında aktif çalışan hukukçuların, sağlıkçıların, eğitimcilerin, gazetecilerin mental ve ruhsal durumlarını sağlıklı bir yerde tutmalarının ne kadar zor olduğunu fark ettirdi. Çok fazla kötücül bilgiye, insana ve duruma maruz kaldıklarını ve sistemsel olarak yalnız bırakıldıklarını gözlemledim. Failleri yücelten ve koruyan sisteme karşı birlikte durmanın, birbirini desteklemenin, örgütlenmenin önemini gördüm. Arada oyuncu değişikliği ile çalışmaları durdurmadan sürdürmeye ihtiyacımız var. 

Meltem Şahin

Sergiye paralel olarak 160. Kilometre’den çıkan Anıt Sayaç’ın görsel tasarımını da siz üstleniyorsunuz. Bu anlamda sergi ve kitap arasında ne tür birliktelik ve paralelliklerden söz edebilirsiniz?

Kitap aslında sergiden önce ortaya çıktı. Kitaptaki çizimlerden başlayacak olursak, şiirin sert ve güçlü yapısına karşın, ben çizimlerimde daha naif ve hassas bir yaklaşım izledim. Aynı konuya yaklaşan farklı kadınların çeşitliliğini gösterebilmek, hissettirebilmek benim için önemliydi. Şiirin sanatların en soyutu olduğunu düşünüyorum ve yaptığım çizimlerle okuyanın beynindeki, kalbindeki olasılıkları, kapıları elimden geldiğince kapatmamaya çalıştım. Şiirin içindeki sözcüklere, anlamlara, duygulara kendi bireysel gözümden birebir karşılıklar üretmeye degil de, onlara yeni katmanlar eklemek istedim. 

Kitapta bir de nakışlardan ve öldürülen kadınların fotoğraflarından oluşan kolajlar var. Bu kolajlarda ilk başta kadınların portrelerini de yeni baştan yaratacaktım. Fakat orada öldürülen kadınların fotoğraflarının kolaj ile değiştirilmesi oynanması içime sinmedi. O kadınların aileleri, dostları, sevenleri hep aklımdaydı. Politik doğruculuk, farklı komüniteleri üzmeme, gocundurmama kaygıları bu sergi ve kitapta tüm üretim süreçlerinde değerlendirdiğim noktalardandı. Ama tüm bunların üzerine yoğunlaştığımda ürettiğim işin çok nötr olması da beni korkuttu. Sanatın zorlayan, düşündüren, bizi konfor alanlarımızdan çıkaran, dönüştürücü gücüne ne oldu o zaman? Orda da ama asla hem kitapta hem de sergide acındırmaya, duygu sömürüsüne girmek istemedim. Tüm bunların dengesini orta yolunu bulmak bizim için çok önemliydi. 

Sergi ve kitapta, şiir, performans, çizim, enstalasyon, ses tasarımı gibi farklı disiplinleri bir araya getirmemizdeki amaç katmanlılık ve çeşitlilikti. Bu ortak bir şekilde ürettiğimiz işlerde izleyicinin ve okuyucunun, şairlerin, editörün, tasarımcının, sanatçının ve ses tasarımcısının gözünden kadın cinayetlerine daha bütüncül bir  şekilde gözlemleyebilmelerini, deneyimlemelerini sağlamaya çalıştık.