Elif Ata: “Yeni şeyler öğrenmeyi, öğrendiklerimi farklı bir düzlemde değerlendirip yeniden yorumlamayı bir ritüel gibi görüyorum.”

Elif Ata ile geçtiğimiz haftalarda Parma Kitap’tan çıkan deneme kitabı Bence Artık Sen de Hermes Gibisin üzerine konuştuk.

Geçtiğimiz günlerde Parma Kitap’tan yayımlanan Bence Artık Sen de Hermes Gibisin’de farklı disiplinlerde kaleme aldığınız yazılarınızı bir araya getiriyorsunuz. Öncelikle kitabın adı okurun hemen dikkat çekiyor. Bu durum kitabın içindeki denemelerde de fark edilebilir. Bu isimlerdeki ironiden bahsedebilir misiniz?

Kitaptaki konu başlıkları kimi şiirlerin, tamlamaların, günlük kullanımların bazen bir harf, bazen bir kelime değiştirilerek ortaya çıktı. Bu tercihimin ana nedeni akılda kalıcılığı sağlamak. İnsan beyni öğrenme aşamasında bazı sembollere ihtiyaç duyar. Anormal olanı, çizilen sınırın dışına çıkanı kolayca algılar. Mesela daha önce “satlıcan” diye bir hastalık duydunuz mu? Eski zamanlarda “zatülcenp” diye bilenen akciğer zarı iltihabına halkımız satlıcan demiş. Eğer bu kelimeyi daha evvel duymamış ve bundan sonra da kullanacak herhangi bir alanınız yoksa doğal olarak bir süre sonra unutacaksınız. Ama Barış Manço’nun o meşhur “Domates, Biber, Patlıcan” şarkısını “domates biber satlıcan” olarak zihninizin bir köşesine kazırsanız, bir daha kullanmasanız bile satlıcan sözcüğünü asla unutmayacaksınız. Kitapta yer alan konu başlıklarını da normalin dışına çıkartarak hem merak edilmesini hem de konuların daha hatırlanılabilir olmasını sağlamak istedim. Aldığım geri bildirimlerde de doğru bir yol izlemiş olduğumu görüyorum…

Kitabın içerisindeki metinlere bakıldığında oldukça uzun bir süre üzerinde çalışıldıkları, geliştirdikleri hemen fark edilebiliyor. Kitabın gün yüzüne çıkış süreci nasıl gelişti?

Tabii epey yoğun ve uzun bir mesai harcadım. Çünkü kitaba eklenecek konular mutlu ya da mutsuz bir azınlığa hitap eden türden olmamalıydı. Hepimizin yaşadığı, tanık olduğu, duyduğu yani “farkında” olduğu mevzuları çarpıcı örnekler eşliğinde vermek istedim. Seçtiğim konular üzerinde daha evvel ortaya konmuş fikirleri, olaylarla alakalı hatıraları, literatüre geçmiş nerdeyse bütün kayıtları, eski gazete arşivlerini inceledim ve ağırlıklı olarak kendi düşüncelerimi katıp sentezlemeye gayret ettim. Mesela kitapta “suçlu yorum” başlığıyla yer alan, Fransa’da yaşanmış Dreyfus Olayı’nı, bu olayın bir tarafında yer alan Emile Zola’nın meşhur “suçluyorum” makalesini daha iyi anlamak için hiç bilmediğim Fransızca üzerinde bile çalışmalar yapma ihtiyacı hissettim. Bu kadar titizlenip ortaya bir ürün sunmak takdir edersiniz ki azımsanmayacak bir zaman gerektirir.

Deneme, kendine ait bir gelişimi olan oldukça özel bir tür. Siz de bu türde üretim yapan bir isimsiniz. Sizi doğrudan bu tür ve yazına yönlendiren ne oldu?

Deneme denilince ilk akla gelen isimlerden Nurullah Ataç’ın dediği gibi: “Deneme, ‘ben’in ülkesidir,”. Bu metafor üzerinden gittiğimizde, fikirlerimizi daha doğrusu kendimizi önemsemekten mi, herhangi bir konu hakkında ispat kaygısı olmadan, delillendirme zahmetine girmeden düşüncelerini dile getirme kolaylığının cezbetmesinden mi ya da başka bir nedenden mi bilmiyorum, sınırlarını kendimizin çizdiği, çoğunlukla monarşinin hüküm sürdüğü ülkelerden dünyayı seyre koyuluyoruz. Tabii kimimiz az gelişmiş bir ülke yaratıyor; kimimiz, mesela Monteigne, Bacon, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemil Meriç gibi müreffeh ülkeler ortaya çıkartabiliyor. Bulunduğun ülkede huzursuz olunca kendine yeni bir ülke yaratmak kaçınılmazdır.

Bu kitaptaki denemelerinizde felsefe, mitoloji ve tarih gibi farklı disiplinlerden yoğun olarak faydalanıyorsunuz. Bu disiplinler sizi nasıl besliyor?

Descartes’ın çok bilinen bir “felsefe ağacı” tanımı vardır: “Kökleri metafizik, gövdesi fizik, dalları tıp, mekanik ve etikten oluşan bir ağaçtır,”. Descartes’tan yüzyıllar sonra yaşamış Heidegger bu tanıma çarpıcı bir soru sorarak eleştiride bulunur: “Bu felsefe ağacının kökleri hangi toprağa salınmaktadır?” Heidegger burada “varlığın kendisi”ne yani “hakikat”e vurgu yapar ama bu kısmı uzatmayacağım. Felsefe ağacı metaforu üzerinden gidersek, ağacın belli evreleri vardır: tohum, fide, fidan şeklinde. Bana göre Mitoloji, bu felsefe ağacının fide hatta bazen fidan halidir. Mitolojiyi bilmeden felsefe tarihini çözümlemek, sembolleri anlamak pek de mümkün değildir. Mitoloji, ilkel diye kabul ettiğimiz insanların çevresinde gördüklerini anlamlandırmak adına ortaya sunduğu ve tarihin her döneminde etki alanı, kabulü son derece yüksek anlatılardır. Yani Felsefe’den önce Mitoloji vardı. Mesela birçok bilim insanına göre Felsefe Thales ile başlar. Oysa Aristo ve onun gibi düşünen bir grup ilk filozofun Yunan Mitolojisi’nin ilk ve en büyük anlatıcısı olan Homeros olduğunu söyler. Yıllar boyu tüm düşünce insanlarını, yazarları, şairleri etkileyen, onların anlam arama gayretine yardımcı olan bu disiplinler bizleri nasıl etkilemesin? Milattan Önce yaşamış Roma’nın en önemli şairlerinden Horatius’un “Ne gülüyorsun, anlatılan senin hikâyen,” sözünü ondan binlerce yıl sonra yaşamış Karl Marx, kutsal metinlerden sonra en fazla okunan kitap olan Das Kapital’de aynı şekilde kullanıyorsa bunun üzerine biraz düşünmemiz gerekiyor.

Denemelerinizde yaşam pratikleri ile sanatı farklı şekillerde birleştirmeye özen gösteriyorsunuz. Sizin için bu bir araya gelişler nasıl gerçekleşiyor? Yaşam ile sanatın kesişim kümesinde neler yer alıyor?

“Okul yıllarının Türkçe ya da edebiyat derslerindeki en klişe cümlelerinden birini söyle,” diye sorulsa ilk akla geleceklerden biri sanırım: “Sanat sanat için midir, sanat toplum için midir?” olur. Çok anlamsız bir ayrışma gibi gelse de üzerine kitaplar, makaleler yazılmış, sempozyumlar düzenlenmiş bir konu. Bana göre sanat, sanatı anlayanlar içindir. Bu bazen “anlatılanı anlamak”, bazen de “anlamlandırmak” olarak kendini gösterir. Mesela kitapta “Son Akşam Yemeği” tablosunu “anlatılanı anlamak”, Munch’un “Çığlık” tablosunu ise “anlamlandırmak” üzerinden yorumlamaya çalıştım. Sanat, semboller dünyasının izdüşümüdür. Bu yönüyle bir gizem barındırdığı muhakkak. Eskiler “kenz-i mahfi” diye bir kavram kullanırlar, “gizli hazine” manasında. Benim için sembollerin arkasındaki anlamı çözebilmek bazen böyle bir hazineye ulaşmak gibi oluyor. Bir örnek vereyim: Benim için bu topraklarda yazılmış en muhteşem şiirlerden biri İsmet Özel’in “Amentü”südür. Orada şöyle bir dize vardır: “Ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur,”. Ben bu şiiri ilk okuduğumda üniversite öğrencisiydim ve bu kısmı hiç anlamamıştım. Godiva kim ya da neydi, kim kör olmuştu hiç bilmiyordum. O yıllarda internet de aktif değildi. Bir süre sonra İngilizcede bazı deyimlerin, kullanımların hikayesini anlatan bir kitap elime geçti. Okurken İngilizcede “röntgenci” anlamına gelen “peeping Tom” kısmına denk geldim. Rivayete göre 11. yüzyılda İngiltere’nin Coventry şehrinin dükünün eşi olan Lady Godiva, kocasının halka ağır vergiler yüklemesinden rahatsız olur ve vergileri azaltmasını talep eder. Dük, Godiva’nın bu isteğiyle dalga geçer ve eğer bir atın üzerinde çırılçıplak bir haldeyken şehirde dolaşabilirse vergileri kaldıracağını söyler. Godiva bunu kabul eder, etrafa haber yollar, at ile dolaşacağı sırada herkesin evinde olmasını ister. Halk denileni yapar ama sadece Tom ismindeki biri meraktan mı yoksa başka nedenlerden mi bilinmez at üstündeki Godiva’yı görmek için gizlenir. Çoğu anlatıya göre kör olur ve bu olaydan çıkışla İngilizce yeni bir ifade kazanır: “peeping Tom”. Bu hikâyeyi öğrenince İsmet Özel’in o dizesi, geniş anlamda “sembol”ü anlam kazanmış olmuştu. Yani

Yaşam ile sanatın kesişim kümesinde bazen apaçık bazen örtülü bir şekilde duran bir “anlam” var. O da tek başına “evrensel küme” zaten.

Denemeleriniz genel olarak aslında çıkarım, yorumlara dayanıyor ve bu da okur için birlikte düşünme tavrını beraberinde getiriyor. Okur ile yazar burada bir iletişim ve fikir alışverişi içerisinde gibi. Okur ile kurduğunuz ilişki ve denemelerin yorumsama kısmı üzerine ne söylersiniz?

Düz yazıları “nakleden yazılar” ve “akleden yazılar” diye ikiye ayırıyorum. Nakleden yazılarda önemli olan anlatıcılıktır. Tarihin bir döneminde ya da halihazırda yaşanmış bir olayı, anekdotu hiçbir yoruma gerek kalmadan anlatırsın. Akleden yazılar ise bu olayları ölçüp biçip daha önce yorumlanmamış bir biçimde ele alıp değerlendirerek ortaya çıkar. Evet ben ağırlıklı olarak ikinci yolu tercih ediyorum. Burada en çok dikkat ettiğim husus: dil, din, ırk, mezhep, siyasi görüş farklılıklarını göz önüne alıp okuyucuyu rahatsız edebilecek konulardan ya da yorumlardan kaçınmak. Tabii bazen kayıtsız kalmak son derece güç olabiliyor. Kitapta ülkenin içinde bulunduğu halden dolayı dayanamayıp eklediğim birkaç konu yer alıyor. Ama bu yorumları yaparken “taraf” olmak, herhangi bir siyasi partinin ya da ideolojinin sözcüsü gibi davranmakan uzak bir profil çizdiğimi düşünüyorum. Elbette kararı okuyucu veriyor ve verecek.

İnci Aral, hemen sizin “kültürel birikim”inize  dikkat çekiyor ki bu da denemelerinizde hemen fark edilebilen bir durum. Bu kitaba da etki eden kültürel birikiminiz, okumalarınız, sinema ve diğer sanatlar ile ilişkiniz üzerine ne söylersiniz?

Evet çok değerli yazarımız İnci Aral’ın bu şekilde övgü dolu bir beyanı oldu. Yıllardan beri kendimi tanıtırken “bilgi obezi” ifadesini kullanırım. Yeni şeyler öğrenmeyi, öğrendiklerimi farklı bir düzlemde değerlendirip yeniden yorumlamayı, en azından üzerinde düşünmeyi bir ritüel gibi görüyorum. Tabii bu süreç sancılı olabiliyor. Çünkü bunun sınırı yok. Hani Montaigne, Denemeler’de: “Her yerde olan hiçbir yerdedir,” gibi insanı gerçekle yüzleştiren, son derece doğru bir söz söyler ya; sürekli bir şeylerle zihni meşgul etme gayreti de o “hiç”lik gayyasının içine düşmekle eşdeğer. Bir filmin, bir tablonun, tarihi bir olayın, bir şiirin, bir şarkının ya da herhangi bir kavramın peşinde iz sürünce, tıpkı kuaförlerdeki birbirinin içinden geçip uzayan aynalar gibi onlarca parçaya ayrılıyorsunuz. Bitmek bilmez bir devinim hali…

Bizim toplumumuz maalesef görsel sanatlar konusunda çağının çok gerisinde. Çünkü “görme” ile alakalı problemimiz var. Tabir-i caizse çoğumuz “ambliyopi” olarak bilinen göz tembelliğinden muzdaribiz ama işin kötü tarafı bunun farkında değiliz. Bizde hâkim olan “söz”dür. Konuşmak ve işitmek… O yüzden şairlerimiz İstanbul’u gözleri kapalı dinlemişlerdir. O yüzden genelde görselliğin hâkim olduğu Nuri Bilge Ceylan filmleri yurtdışında sürekli ödül alırken, ülkemizde gişe yapamaz. O yüzden özellikle son dönemde ucube diyebileceğimiz heykelleri sağda solda görebiliyoruz. Bunun nedenini sadece islam kültüründe resim ve heykelin yasak olmasına bağlamak da doğru değil. Rainer Maria Rilke’nin “Görmeyi öğreniyorum,” demesi gibi bizim de görmeyi öğrenmemiz şart.

Son bir soru olarak, ilerleyen yıllarda Elif Ata’nın kaleminden ne tür metinlerle karşılaşacağız?

Şu an üzerinde çalıştığım siyasi bir roman var. Tabii konu siyaset olunca titiz bir çalışma içinde buluyorsunuz kendinizi. Bir taraftan kurguyu yazarken bir taraftan da gazete arşivlerine giriyor, dönem üzerine siyasi okumalar yapmak zorunda oluyorsunuz. Bu da süreci uzatıyor. Ama bu kitap gibi denemelere de devam etmeyi düşünüyorum.