Ebubekir Demir: “Fol Kitap’ın Türkiye felsefe yayıncılığına yeni bir soluk getirdiğini görmek bizim için en büyük mutluluk.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Fol Kitap, felsefeden edebiyata birçok farklı disiplinden kitaplar yayınlayan oldukça özel bir yayınevi. Söyleşimize başlarken bize ilk olarak Fol Kitap’ın hikâyesinden ve yayın politikasından bahsedebilir misiniz?

Aslında Fol Kitap bir tasarı olarak çok eskilere dayanıyor, ama resmî olarak 2019 yılında Ankara’da kuruldu. Kuruluş öncesi yayın programı ve genel işleyiş üzerine uzun süre kafa yoruldu. En güzeli ise yayınevinin isminden baskıdan ilk çıkan kitaplarımıza kadar bizi diri tutan o heyecan; bu hâlâ en büyük motivasyon kaynağımız. Nihayetinde pandemi sürecine rağmen kısa sürede yayımlanan yüz yirmi kadar eser bu sürecin meyveleridir. Tasarımdan eserlerin seçimine ve yayına hazırlığına dek her bir eser büyük emeklerin ürünü. Yayın politikamız kısa ve öz: Okumanın birincil amacını düşünce şemalarımızı sarsmak olarak görüyoruz; bu anlamda, bizi heyecanlandıran, düşünceyi tetikleyen kitaplar yayımlamaya çalışıyoruz.

Ebubekir Demir

Fol Kitap gerek felsefe dizileri gerekse Ludwig Wittgenstein, Henri Poincaré ve David Hume gibi özel isimler etrafında oluşturduğu “kitaplıklar”la oldukça dikkat çekiyor. Bu noktada Fol Kitap’ın felsefeye karşı özel bir ilgisinin olduğu aşikâr. Peki bu eğilim kökünü nereden alıyor?

Fol Kitap’ın Türkiye felsefe yayıncılığına yeni bir soluk getirdiğini görmek bizim için en büyük mutluluk. Son yıllarda felsefeye yönelik genel bir ilginin olması da ayrıca sevindirici. Bu belki de felsefenin kriz dönemlerinde barınak işlevi görmesinden. Hem eskinin yıkımı, hem de yeninin inşası için ona dönüyoruz. El kitapları veya giriş kitapları yekten bir bakış sağlama adına oldukça faydalı olsa da, temel metinlerle doğrudan kurulacak ilişkilere ihtiyacımız var. Kısacası filozoflarla yüz yüze temasa imkân sağlamak bu kitaplıkların gayesi. Klasiklerle soruları çoğaltmaya çalışıyoruz, çünkü bize farklı görme biçimlerini yaşatan bu sorular. Sanırım bu bağlamda en büyük pay Fol’un bakışını sahiplenen okurun.

Spinoza, Schiller ve Nietzsche gibi isimler etrafına kurduğunuz “kitaplık”lar zamanla Croce, Pascal ve Leibniz gibi isimlerle büyüdü ve bugün oldukça geniş bir alana yayıldı. Bize biraz bu özel kitaplıklardan ve nasıl bir anlam ifade ettiğinden söz edebilir misiniz?

Çok iddialı olmazsa, bu çaba, felsefe tarihinin kayıp halkalarını açığa çıkarma uğraşının ürünü. Yalnızca Timpanaro, Hartmann veya Patocka değil, İsmail Tunalı, Hüseyin Batuhan, Sabri Büyükdüvenci gibi felsefe tarihimizin en özgün eserlerini vermiş isimlerini piyasa kaygılarını bir kenara bırakarak yeni bir gözle okura sunuyoruz. Aynı şey, Türkiyeli okur için, pragmatistler ve analitik gelenek filozofları için de geçerli; adı var, kendi yok düşünürler bunlar. Belli dönemler ve girişimler dışında –Maarif Nezareti Tercüme Dairesi veya Hasan Ali Yücel çevresi gibi– sanki bir şekilde uyarlama mantığını devam ettirmişiz: Bu, elden düşme fikirlerle düşünmek değil mi?  Ya da sürekli bir ‘etik’ evirme usulüyle, Heidegger’in dediği gibi, düşünüyormuş gibi yapmak değil mi? Sorunuz bağlamında Locke’un Anlama Yetisinin Yönetimi, Rousseau’nun Dağdan Yazılmış Mektupları, Leibniz’in Yeni Denemeler’i, Pascal’ın Taşra Mektupları, Whitehead’in Süreç ve Gerçeklik’ini düşün hayatımızın dayanakları olarak görüyoruz. Kısacası arz talep döngüsüne sıkışmış popülist bir yayıncılık anlayışına hapsolmak istemiyoruz.

Gary Gutting’in 1960’lardan bu yana felsefede yaşanan dönüşüme ışık tutan eseri İmkânsızı Düşünmek, 1960 sonrası Fransız felsefesinde görülen değişimleri farklı açılardan ön plana çıkaran bir eser. Peki serinin ilk kitabı olarak İmkânsızı Düşünmek’i okurla buluşturmanızda özel bir neden var mı?

Evet, iki sebeple: Gutting, çağdaş Fransız felsefesini Nietzsche ve Hegelci temellerinden Levinas ve Badiou’ya kadar sürdürerek okura Kıta felsefesinin bir panoramasını sunuyor. Bunu yaparken ise tek yanlı bir bakış değil, belki de çağın ruhu gereği, hemen hemen aynı zamanlarda filizlenen analitik felsefe geleneğinden nasıl farklılaştığını açımlıyor. Bu anlamda çağdaş felsefeye giriş anlamında bir temel sunduğu söylenebilir.

Gary Gutting, kitap boyunca Hegel’den Badiou’ya kadar birçok farklı isme değinirken onları farklı meseleler etrafında değerlendirmekten, onlara yeni sorular yöneltmekten de çekinmiyor. Bu noktada Gutting’i çağdaş yazar ve düşünürlerden farklı kılan nedir?

İmkânsızı Düşünmek eseriyle, “Bir felsefe tarihi okuması nasıl yapılır”ın en güzel cevaplarından birini veriyor Gutting. Descombes gibi bu alanda eser vermiş birçok değerli isim var tabii. Ama bence Gutting’i ayıran şey, eserin Kıta felsefesine dair analizlerinin bir bağlantısallık sarmalı içerisinde olması. Kendi adıma bu eserde, ‘hayatı ve eserleri’ mantığından; ezbere serimlemelerden çıkıldığında yeni düşünme yollarının önümüzde nasıl açılabileceğinin en güzel örneklerinden birisini gördüm.

Jesse J. Prinz’in İçteki Ses’i “duygular” üzerine düşünen bir eser. Prinz, bu eser vasıtasıyla hem “duygular” üzerinden hareket eden kuramlara giriş yapıyor hem de duygulara dair görülen algısal bakışın yeni bir yolunu ortaya koyuyor. Peki Prinz’e göre “bedendeki değişimin algıları olan bu duygular” neden bu kadar önemlidir?

Esasında duygular bizi biz yapan, bizi en iyi anlatan, Solomon’un dediği gibi, belki de bize en yakın tarafımızdır. Buna rağmen duygularımızın irrasyonel olduğu fikri oldukça eski. Aristoteles için tutkular erdeme açılan kapılarken, Platon duygulara kuşkuyla yaklaşanlardandı. Ortaçağ Hristiyan teolojisi ise kimi duyguları kendi süzgecinden geçirerek ölümcül günah saydı. Romantizm için tutku her şeydi. Prinz’in eserinde de geniş yer verdiği, William James ve Freud ile duygu çalışmaları sistematik bir şekilde başlamış oldu. Yine de kapitalizmin mürebbiyeliğindeki duygu anlayışının çelişkilerini yaşıyoruz. İçimize işlenen ninnilerden ve ‘platonik’ de olsa ergenlik aşklarımızdan sonra ‘profesyonel hayat’ denilen kuru ve sönük bir sıkışmışlığa mahkûm ediliyoruz. Prinz, daha eserinin başında, “Duygu felsefecileri kadar duygu felsefesi vardır” diyor. Bizce Prinz’in algısal duygu kuramı, Türkçedeki duygu çalışmaları alanında büyük bir eksikliği doldurdu. Ancak eserin en güzel yanı, -ve eserin seçiminde bunu gözettik- aynı zamanda bir duygu felsefesi tarihi niteliğinde olması.

Brent Adkins’in Arzu ve Ölüm’ü Hegel, Heidegger ve Deleuze’ün “arzu ve ölüm” üzerine kaleme aldığı metinler üzerinden hareket eden son derece spesifik bir eser. Kendi içerisinde farklı yaşam pratiklerini de barındıran kitap; Hegel, Heidegger ve Deleuze’ün arzu, eksiklik ve yas etrafına inşa ettiği patikalarda dolaşan, bu isimlerin Freud, Lacan ve Zizek’le kesiştikleri yerleri imleyen bir felsefe tarihi okuması olarak da değerlendirilebilir. Bu noktada Adkins’in “arzu ve ölüm” gibi kavramları Hegel, Heidegger ve Deleuze üzerinden ele almasındaki temel dayanak noktası nedir?

Yazarın bu üç ismi seçmesi, arzu ve ölüm kavramlarının bu isimlerdeki kurucu işlevi nedeniyle sanıyorum. Bildiğiniz gibi, Tinin Fenomenolojisi’nde arzu, bireyin tanınma mücadelesi yoluyla özbilincini kazanmasının tek yolu; ölüm ise ya boyun eğilmesi ya da aşılması gereken bir eşik olarak sunuluyor. Adkins bilincin gelişiminin tetikleyicisi olarak olumsuzlamayı yas’a ilişkin bir süreç olarak görüyor. Heidegger’in ölüm analizi, onun düşüncesinde merkezî bir konumda, her şeyden önce insan, öle-yazan, ölüme-doğru bir varlık; Varlık ve Zaman’da bir imkân olarak ölüm, Dasein’ın sahip olduğu imkânların sınırı olarak sunuluyor. Adkins, Heidegger’in ölüm kavramının esasında melankolik olduğunu ileri sürüyor. Son olarak ise Adkins’in, Deleuze ve Guattari’nin üretkenlik olarak arzu açıklamasına yer vermesi, bir anlamda Hegel ve Heidegger’in bu iki kavrama bakışlarının bir eleştirisine imkân sunması nedeniyle de önemli sanırım.

John Ellis McTaggart, Ölümsüzlük ve Ezeliyet isimli çalışmasında insanoğlunun en büyük arzularından birisine, “ölümsüzlük” meselesini gündeme getirir. Peki bu uzun yolda birçok farklı isme değinen, İngiliz idealizminin son dönem önemli temsilcilerinden biri olan John Ellis McTaggart, eseri boyunca insan ölümsüzlüğü ve ezeliyetine dair ne tür bir malzeme bulur?

Ölümsüzlük ve Ezeliyet ve Hegelci Kozmoloji kitabında McTaggart, manevi hocasının, Hegel’in cevapsız bıraktığı bu soruyu kendi Hegelci felsefe çerçevesinde cevaplamaya çalışıyor. McTaggart ölümsüzlüğe karşı ileri sürülen argümanları ele alırken ne pozitif bir kesinliğe ulaştığını ileri sürer ne de cevabı ‘psişik’ delillerde arar. McTaggart’a göre ölümsüzlükle ilgili eğer mümkünse getirebileceğimiz tek ispat, metafizik yoluyla sağlanabilir.

Çağdaş Fransız düşüncesinin önemli isimlerinden Emmanuel Levinas, Zaman ve Başka’da insanoğlunun zamanla olan ilişkisini deşerken onun tüm bu süreç boyunca “yalnızlık”la kurduğu bağı da deşifre etmeye çalışıyor. Levinas, felsefe tarihinin en önemli konu başlıklarından birisini merkezine alan bu eserinde “zaman”a nasıl bir değer atfeder ve bu konuda onu diğer filozoflardan farklı kılan nedir?

Levinas daha Zaman ve Başka’nın en başında eserin amacını; zamanın yalnız ve yalıtılmış bir öznenin olgusu değil, bizzat öznenin başkasıyla ilişkisi olduğunu göstermek şeklinde konumlandırır. Diğer filozoflarla, özellikle Heidegger’le olan bağlantısı üzerine kendisinin söylediklerini tekrar etmek istemem; izniniz olursa bu sorunun cevabını Zeynep Direk hocanın kitaba yazmış olduğu kıymetli Sunuş’a bırakayım.

“Başkalık” meselesi üzerinden hareket eden, bu kapsamda Avrupa kültürünün 20. yüzyılda içerisine girdiği derin krizi merkezine alan Başkasının Politikası, Husserl, Heidegger ve Levinas üzerinden yol alıyor. Onur Kartal, çalışması boyunca “başkalık” konusunu kendisine dert edinen bu özel isimler üzerinden hareket ederken 20. yüzyıl ve günümüze dair yeni perspektifler üretmekten de geri durmuyor. Peki bu noktada Kartal’ın temel dayanak noktası olan “başkalık”, Husserl, Heidegger ve Levinas’ta kendisine nasıl bir karşılık bulur?

Sorunuzu eser bağlamında cevaplamaya çalışacağım: Kartal, 20. yüzyılla beraber, başkalık sorununun, hem felsefenin merkezi ve kurucu unsurlarından birisi olduğunu hem de Avrupa’nın krizine yönelik güçlü bir çözüm önerisi olarak konumlandığını söylüyor. Böylece hiçbir filozof ‘başkalık’la yüzleşmeden ‘kriz’le hesaplaşamıyor. Husserl, Heidegger ve Levinas’ta başkalık tartışması; fenomenolojik, ontolojik ve etik bir bakış açısıyla şekilleniyor. Husserl tarafından fenomenolojik bir zemine oturtulan başkalık sorunu, Husserl’de bir yöntem ve nesnellik tartışması olarak kendisine yer buluyor. Heidegger’in ontolojik bakış açışında başkalığa ilişkin soru, hem varlığın anlamıyla dolayımlanıyor hem de halk söylemiyle Nazizme ilişkin politik içermeleriyle çevreleniyor. Kartal’a göre Levinas, bu iki bakıştaki sorunları doğru bir biçimde teşhis etse de, kendisini bir etik projesini inşayla sınırlıyor. Her üç filozofta da başkalık kurucu ve merkezî bir roldedir; her üçünde de başkalık Avrupa krizine deva olarak görülür. Ancak Kartal’a göre bu üç isim de sorunun etrafında dolaşmakta ortaklaşır; başkasının politikasının eşiğinden içeriye atılması gereken adımı atamazlar.

“Başkasının Politikası”nı kurmanın olanak ve sınırlılıkları nelerdir? Kartal bu sınırları aşmayı nasıl başarmıştır?

Kartal eserinde üç yol, üç ‘çıkış’ önerisinde bulunur. Ve bence, bir betimle yetinmeyerek bu sorun üzerine yoğunlaşmış olması eserin en özgün yönlerinden. Kartal, başkalığın felsefesinin karşısına başkasının politikasını çıkarıyor. Başkalığa fenomenolojik ve ontolojik bakışların reddini denemiyor; bu iki bakışın analizi üzerine yükselen başkalığa Levinasçı etik bakışı başkasının politikasıyla kesiştirmeyi deniyor. Bu bağlamda Kartal’ın eseri, bugün hâlâ deneyimlediğimiz krizde, teşhis ve tedavi denkleminde etik ve politikayı göreve çağıran devrimci bir rol üstleniyor.

Zeynep Direk, Çağdaş Kıta Felsefesi’nde Bergson’dan başlayarak Husserl, Sartre, Arendt, Merleau-Ponty, Simon de Beauvoir ve Derrida gibi isimlere kadar uzanarak okura güncel felsefenin yakın dönemde nasıl şekillendiğini farklı açılardan gösteriyor. Peki bu aşamada Direk’in seçtiği bu isimler, çağdaş felsefeyi nasıl biçimlendirmiştir?

Öncelikle eserden söz etmek isterim. Zeynep Direk hocanın böyle bir çalışmaya vakit ayırmış olması bence çok değerli. Çağdaş Kıta Felsefesi aslında çağdaş felsefenin serüveni niteliğinde. Sorunuzla bağlantılı olarak Bergson’un zaman felsefesi, Husserl fenomenolojisi, Heidegger ontolojisi, Sartre’ın özgürlük felsefesi, Levinas’ın başkası, Arendt’in totalitarizm anlayışı, Merleau-Ponty’nin ten felsefesi, Simon de Beauvoir’nın muğlaklık etiği, Deleuze ve Guattari’nin tekrar felsefeleri, Derrida’nın dekonstrüksiyonu çağdaş felsefeyi biçimlendiren unsurlar olarak sayılabilir.

Son bir soru olarak, Fol Kitap’ın “Çağdaş Felsefe” dizisinde bizi önümüzdeki süreçte neler bekliyor?

İzniniz olursa hem “Çağdaş Felsefe” hem de diğer serilerimizdeki kitaplarımızın yayına hazırlığında bizleri hiçbir zaman yalnız bırakmayan hocalarıma ve yayıncı arkadaşlarıma teşekkür etmek isterim. İsimlerini burada sayma imkânım olmasa da, bu kitapların en az hatayla çıkması; gerek çevirmen, gerek editör, gerekse redaksiyon ve son okumalarıyla onların emeklerinin ürünüdür.

Çağdaş Fransız düşüncesi ve analitik felsefe geleneğinden birçok eserin hazırlığı içerisindeyiz. Bir müjde olarak “Çağdaş Sosyoloji” ve “Çağdaş Hukuk Felsefesi” serilerinin hazırlıklarının sürdüğünü söylemek isterim. Bu güzel söyleşi için size ve Sanat Kritik ailesine çok teşekkür ederim; iyi ki varsınız.