.

Ebru Nalan Sülün: “Akıncı’nın resimlerinde sanatçının kendiliği barınır.”

naıle-akıncı-ebru-nalan-sulun

Elif Hopyar

Müze Gazhane “Bir Kendilik Öyküsü: Naile Akıncı (1953-2013)” retrospektif sergisi ile İBB’nin Cumhuriyet’in öncü kadın ressamlarının ele alınacağı seri sergilerin ilkine ev sahipliği yapıyor. Naile Akıncı’nın altmış yıl boyunca resmettiği, İstanbul’un ilham verici semti Eyüp ve Pierre Loti’ye odaklanan retrospektif sergi 16 Temmuz’a kadar gezilebilir. Serginin küratörü sanat tarihçisi, akademisyen, Doç. Dr. Ebru Nalan Sülün ile Naile Akıncı’nın sanat tarihimizdeki yeri, sanat pratiği ve yapıtları üzerine konuştuk.

“Bir Kendilik Öyküsü: Naile Akıncı” sergisinin çıkış noktası nedir?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Cumhuriyet’imizin 100. yılını Türk resim sanatının öncü kadın sanatçılarının eserlerine yer veren bir sergi serisi ile kutlamaya hazırlanırken bu kapsamda ilk sergi olarak 1923 doğumlu, Cumhuriyet ile yaşıt olan Naile Akıncı’yı anlatan bir sergi projesinin gerçekleşmesine karar verildi. Bu kapsamda Naile Akıncı’nın 60 yıl boyunca resmettiği, İstanbul’un en ilham verici semti olan Eyüp manzaralarından oluşan “Bir Kendilik Öyküsü: Naile Akıncı (1953-2013) Retrospektif” sergisi izleyenler ile buluşmuş oldu.

Gerçekleşecek olan serginin küratörlüğünü üstlenmemin ardından Naile Akıncı’nın eserlerini derinlikle incelemeye başladığım an kendilik kavramını düşündüm ve ardından bu kavramı derinlikli okumalara başladım. Kendilik konusunu Heidegger, “Varlık ve Zaman”da önemle ele alır. Heidegger, kendilik’i “otantik/otantik-olmayan” olarak iki varoluş kipi altında inceler. Heidegger’e göre yaşanan tüm olumsuz süreçler, varlığın anlamını duyumsayan, otantik-kendilik’i ile yeni bir varoluş sürecine başlayan bir bireyin kendine doğru yol aldığı yeni bir keşif yolculuğudur. Tıpkı Naile Akıncı’nın trajik hayat hikâyesinde Pierre Loti ile 60 yıl boyunca kurduğu ilişkide olduğu gibi…

Naile Akıncı’nın sanat tarihindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Naile Akıncı, Zeki Kocamemi başta olmak üzere Leopold Levy gibi önemli atölye hocalarından dersler almıştır. Akademiye kübizmi, kütleyi eklemleyen yenilikçi Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği üyesi, atölye hocası Zeki Kocamemi idi. Ama, Naile Akıncı’yı sanat tarihinde özel kılan en önemli unsur; hayatında önemi olan Pierre Loti, Bebek, Ekinlik Adası gibi kent köşelerinde neredeyse tüm sanat hayatı boyunca ürettiği, ruhsal derinliği olan yüzlerce manzara resmine kattığı anlam ve yarattığı metamorfozdur.

“Bir Kendilik Öyküsü”nün, sanatçının varoluş öyküsünün anlamı dışında başka anlamları da var mı?

Naile Akıncı’nın eserlerini derinlikle ilk incelemeye başladığım an kendilik kavramını düşündüm ve derinlikli okumalara başladım. “Kendilik” konusunu Heidegger, “Varlık ve Zaman”da önemle ele alır. Heidegger, kendilik’i otantik/otantik-olmayan olarak iki varoluş kipi altında inceler.

Naile Akıncı bu bağlamda yaşam öyküsü ile paralel süren sanat hayatı incelendiğinde Heidegger’in yine “Varlık ve Zaman” yapıtında ele aldığı otantik (eigentlich) kendilik kavramına yakınlaşmakta. Naile Akıncı’nın bu bağlam altında -otantik kendilik- ele alınmasının özü de tam burada anlaşılabilir. Heidegger’e göre otantik kendilik, var olmanın birinci tekil yapıdaki ilk hâlidir. Bu yolda yapılması gereken yegâne durum ise gerçek olan kendiliğe ulaşmanın yolunu bulmaktır. Bu yol ise varoluşsal bir kopuş yaşamaktan geçer. Heidegger’e göre bu süreçteki en önemli aşama varoluşsal bir soyutlanma, yaşamanın gerekliliğidir (existential solipsism). Bu soyutlanma hâli kendi varoluşu ile bütün olma hâlini de beraberinde getirir. Heidegger’e göre yaşanan tüm olumsuz süreçler, varlığın anlamını duyumsayan otantik-kendilik’i ile yeni bir varoluş sürecine başlayan bir bireyin kendine doğru yol aldığı yeni bir keşif yolculuğudur. Tıpkı Naile Akıncı’nın trajik hayat hikâyesinde Pierre Loti ile 60 yıl boyunca kurduğu ilişkide olduğu gibi. Dolayısıyla sergi kurgusunda da sanatçının hayat-yaşam döngüsünü mümkün olduğunca paralel düşünerek bu döngüyü üç boyutlu eşyalar, fotoğraflar ve detaylı yaşam öyküsünü görünür kılarak izleyenlere de tüm bu hissiyatı sunmayı hedefledim. Bir yaşam öyküsünü kendilik olgusu üzerinden hissettirmeye odaklandığım için de serginin ismi Heidegger’den de ilham alarak “Kendilik Öyküsü” oldu.

Neredeyse Cumhuriyet ile özdeş bir sanatçının retrospektifi de hayli kapsamlı… Serginin içeriğinden söz eder misiniz?

Naile Akıncı’nın kişisel, özel ve devlete ait kurumsal koleksiyonlarda yer alan 200’e yakın eseri izleyiciye sunuluyor. “Bir Kendilik Öyküsü: Naile Akıncı” sergisi; sanatçının kronolojik olarak estetik kaygılarının tartışıldığı ve ayrıca deneyimin de öncelendiği yedi ayrı bölüm üzerinden izleyenlere bir okuma sunuyor: “Eyüp’ü Keşfetmek: 1953-1980”, “Ufuksuz/Boşluksuz: 1980’ler”, “Ufuksuz ve Tek Rengin Hâkimiyetinde: 1990’lar”, “Değişen Form&Dönüşen Yüzey&Deneysel Dönem: 2000’ler”, “Naile Akıncı’ya Saygı: Portreler”, Akıncı’nın sanat üretim alanının yeniden inşa edildiği “Naile Akıncı Odası” ve “Eyüp’e Bakma Durağı”.

Özellikle retrospektif sergilerde ya da monografi metinlerinde bana göre en önemli unsur sanatçıyı içselleştirmek ve bunu yaparken yaşadığı dönemin dinamiğini de incelikle araştırmak. Öncelikle Naile Akıncı’nın yaşamını derinlikli olarak inceledim. Bu aşamada annesine 16 yaşından itibaren verdiği destek ile annesine ait kayıtları titizlikle arşivleyen Cengiz Akıncı’nın arşivinden büyük destek aldım. Arşiv okumalarım özellikle Naile Akıncı’nın sanatına dair yazılan metinler ve yaşamına dair ince detaylara odaklandı. Sergileme kurgusunda da tüm bu araştırmalarımın özünü izleyenlere hissettirmeyi, Naile Akıncı öyküsünü okutmayı amaçladım. Kaleme aldığım metinde de bunu önemsedim. Hem kitapta hem sergileme kurgusunda tüm eserlere üretildikleri dönemlerde kaleme alınan sanat metinleri, özel eşyaları, fotoğrafları benim bölüm metinlerime bu amaçla eşlik etmekte. Ayrıca sergide bir “Pierre Loti” hissiyatı oluşturmayı amaçladık. İzleyenler, serginin ilk bölümünde kurguladığımız merdivenleri adımlarken Naile Akıncı’nın hayatını fotoğraf ve metinler yoluyla okuyabilecekler. Bu okumanın ardından ise önemli arşivlerden edindiğimiz Pierre Loti’nin tarihî fotoğraflarının izlenebileceği “Eyüp’e Bakma Durağı”na ulaşacaklar. Bu sayede Naile Akıncı’nın izlediği peyzajı deneyimleme imkânı da izleyenlere sunulmuş oldu. Sergi, daha sonra sanatçının estetik dönüşümlerine göre ayrılmış farklı sanat dönemlerinden oluşmakta. İzleyenler serginin son bölümünde bulunan Naile Akıncı’nın yarım kalan son eserine ulaşana dek dönemler içerisinde yazılmış sanatsal metinleri ve sanatçının özel eşyalarını da inceleyebilecekler. Sergide ayrıca Naile Akıncı hakkında TRT tarafından hazırlanan belgesel de izlenebilmekte.

60 yıl boyunca Eyüp-Pierre Loti odağında yaptığı resimlerin renk, ışık, form açısından çok farklı olduğunu görüyoruz. Bir sanat tarihçisi, küratör olarak bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Naile Akıncı aynı noktadan 60 yıl boyunca istikrarla, hayatının sonuna dek Pierre Loti’yi izleyerek üretmeyi sürdürdü. Bu üretimler, aslında Naile Hanım’ın bir semti, ışığı, Haliç’in değişimini, Pierre Loti’yi belgelemekten öte bir duygu durumu metamorfozunu barındırıyordu. Resimlerde ifade ettiğiniz renk, ışık, form sanatçının değişen ruh durumlarını, bunların resimlerinde bulduğu değerleri ifade ediyordu. O değişen renkler, ışık değerleri ruh durumlarının değişken yansımalarıydı.

Bu süre içerisinde çevrede olan fizikî, toplumsal, kültürel değişimin eserlerine yansıması nasıl olmuştur?

Diğer soruda da ifade ettiğim üzere Naile Akıncı’nın amacı Pierre Loti’de yaşanan dönüşümlerin, fizikî, toplumsal ve kültürel unsurların değişimini resimlerine yansıtmaktan öte bir yaklaşımdı. Naile Akıncı’nın resimlerini izleyen göz; ne Eyüp’ün siluetini, barındırdığı tarihi eserleri, doğayı, yaşadığı dönüşümü ne de bir kent olgusunu takibin peşindedir. Akıncı’nın resimlerinde sanatçının kendiliği barınır ve bu resimler bu yolla bir Naile Akıncı portresine dönüşür. Akıncı’nın resimlerinde izlenen her detay; sunulan, olagelen bir kent hayatının sanatçının ruh süzgecinden geçmiş parçalarıdır: her an değişen, dönüşen, doğan, genişleyen, büyüyen, anlatan, yaşayan resimler. Ama her şeyden önce sanatçının otantik kendiliğini öne çıkaran, ruh deneyimleridir “Eyüp” resimleri. Bu üretim süreci 1951 yılında mezuniyetinin ardından tüm hayatına yayılan bir ruhsal hesaplaşmasıdır. Sadece, serginin ilk bölümünde izlediğiniz manzaralarda Atatürk Köprüsü’nün olmadığını izliyorsunuz. Köprünün ortaya çıkışı inşası ile paralel Naile Akıncı resimlerinde de eş zamanlı izlenebiliyor.

Sanatın iyileştiren yönü düşünüldüğünde bu sergi bize neler söylüyor?

Sanatçının akademiden mezuniyetinin ardından yöneldiği “Eyüp” semti; üslup gelişiminde Naile Akıncı için bir araç olsa da temelde çocukluğuna uzanan içselleştirilmiş bir öykünün kahramanı olma özelliğini de taşımakta. 16 yaşında art arda yitirilen annesi ve ablasının saklı olduğu bir semt; Eyüp. Annesi ve ablası ile sürekli ziyaret ettiği bir semttir Eyüp ve Pierre Loti. Dilerseniz size bir Naile Akıncı alıntısı da sunayım:

Naile Akıncı, “Eyüp” semti ile kurduğu ilişkiyi şu ifadelerle anlatmaktadır: “Küçükken annem, babam beni camiye götürürlerdi. O zamanlarda oradaki yaşantı beni etkilerdi. Caminin önündeki kalabalık, yem satan yaşlı amcalar benim üzerimde farklı etki ederlerdi. Annemi küçük yaşta kaybettim, sanırım bu da şuuraltıma etki etti. Onunla yaşadığım hayatı, sanırım sonraları Eyüp’ün resmini yaparak aramaya başladım. Bu yüzden Eyüp’ü çok seviyorum. Pierre Loti’den Haliç’i seyretmek beni büyülüyor. Sonra orada hiç rahatsız edilmeden, çok rahat, huzurlu bir ortamda çalışabiliyorum.”
Sanat, Naile Akıncı’yı iyileştirmiş; Eyüp’te ise ruhunu tekrar tekrar inşa etmiştir.

Zeki Kocamemi ve Leopold Levi, Naile Akıncı’nın çalışmalarını nasıl etkilemiştir?

Sergide Zeki Kocamemi’nin, öğrencisi Naile Akıncı’ya hediye ettiği çizim defterinden seçilmiş parçalar da sergilenmekte. Bu eskiz çalışmalarında da izleyeceğiniz üzere Naile Akıncı konstrüktif yapısallık, kütlesel form algısı ve özgür renk anlayışı ile bu etkileri üslubuna yansıtmış ama her üretiminde geliştirip değiştirmiştir.

Cezannevari yapıtlara baktığımızda sanatçının doğayla ilişkisini nasıl değerlendirebiliriz?

Sanat tarihine yöneldiğimizde 19. yüzyılın en önemli sanat akımlarından empresyonizmde C.Monet, postempresyonizmde P.Cezanne gibi sanatçılar benzer yaklaşımları benimsemişlerdi. Cezanne; Sainte-Victoire dağının kütle-hacim-geometri-perspektif bağlamında üretimlerini odaklarken Naile Akıncı için peyzaj, ruhuna atılan bir köprüyü ifade ediyordu, yani bir araçtı.

Naile Akıncı’nın, “Tuvallerim benim mücadele alanımdır.” sözü onun yaşam ve sanat felsefesini yansıtıyor diyebilir miyiz?

Kesinlikle, Naile Akıncı için tuvali, dünya ile arasında kurduğu ilişkide en önemli-değerli mücadele alanı demekti.