Bihter Sabanoğlu: “Geçmişini unuttukça hastalanan, kendisine yabancılaşan, sanrılar gören bir insan ve bir kent söz konusu.”

Esin Hamamcı

esinhamamci@gmail.com

Esin Hamamcı: Bihter, Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudun. Daha sonra Paris III Sorbonne Nouvelle’den İngiliz Dili ve Edebiyatı dalında yüksek lisans derecesi aldın. Biraz başa dönecek olursak edebiyata ilgin nasıl başladı?

Bihter Sabanoğlu: Çok erken yaşta okumayı öğrenmişim, dolayısıyla kurgu dünyasına da oldukça erken yaşta girdim. Çocukken, haliyle anlamadan okuduğum klasiklerden bile bazı cümleleri zihnimde tutup kurgusal alemler hayal ettiğimi hatırlıyorum. Babamla da sürekli romanlardan konuşur, sahafları gezerdik. Evde, içinde her zevke hitap eden kitaplar bulunan geniş bir kütüphane vardı. Evin gündeminin ana maddesi de elimizdeki kitap bittiğinde hangisi okuyacağımızdı.

Esin Hamamcı: Seni Şüpheli Şeylerin Keşfi’ne hazırlayan etken neydi, roman yazmaya nasıl karar verdin?

Bihter Sabanoğlu: Bu organik bir süreç. Bir karar anının söz konusu olduğunu söyleyemem. Şüpheli Şeylerin Keşfi’nin öyküsü yıllardır zihnimdeydi. İstanbul’a taşınmak ve hikâyemdeki yerlerde bizzat gezinmek, kahramanlarla gerçek hayatta o mekânlarda dolaştığımı hayal etmek süreci hızlandırdı. Çok deşmek istemediğim psikolojik sebepleri de vardır; belki de geçmişe dair bazı yüzleşmeleri roman karakterleri aracılığıyla gerçekleştirmişimdir.

Bihter Sabanoğlu

Esin Hamamcı: Paris’te birçok eğitime katıldın; sanat tarihi, dil dersleri, hiyeroglif… Aynı zamanda sanat eleştirmenisin. Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği -AICA- üyesisin. Kitabında da bir yandan sanatsal bir iz sürüyorsun. Kimi zaman Caravaggio’nun Judith Beheading Holofernes’i kimi zaman Vermeer’in Girl Reading a Letter at an Open Window’u gözümüzün önünde canlanıveriyor. Romanını yazmanda sanat eleştirmeni şapkanın yansımalarını kullanmak senin için nasıl bir deneyimdi?

Bihter Sabanoğlu: Benim için resim -ve kimi zaman heykel- romanı yazarken kurduğum kurgu aleminin bir parçası. Ayla’nın Edhem’le kavga ettiği sahnede Ayla gözümde Caravaggio’nun Judith’i olarak canlanıyor. Bahsettiğin Vermeer tablosu için de aynı dinamik söz konusu; Ayla hikâyenin o anında Vermeer’in genç kızının kıyafetiyle pencere önünde mektubunu okuyor, tozlu oda o tablodaki gibi puslu bir ışıkla kaplı. Edhem intiharı düşünürken Ludovisi Gaul heykeli üzerinden bunu yapıyor; ölen karısını kolundan tutarken boynundan içeri bir hançer sokmakta olan Galyalı adamın o anda neler düşünebileceğini tasavvur ediyor. Bu işin görsel yaratıcılık kısmı. Bir de duygusal kısmı var. Sanat yazıları yazarken sanat eserlerinin bana hissettirdiği yoğun duyguları okuyucuya yansıtmaya çalışırım hep; bunu roman yazımıyla da birleştirmek istedim. Bir sanat eseri, acı, kırgınlık, öfke, kıskançlık gibi karmaşık hisleri bileşenlerine ayırmak için ideal bir çıkış noktası olabilir. Edhem’in Ludovisi Gaul heykeline bakarken hayata dair hissettiği ikilem, Küçük Ayasofya Camii’nin etrafında Brueghel’in Icarus’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara’sını hatırlamasıyla insanların hayata, kente karşı kayıtsızlığını sorgulamaya başlaması ve oradan yine intihar düşüncesine varması, ya da Ayla’nın Edhem’i ilk tanıdığı zamanlarda onu bir Mısır’da tabutların üzerine çizilen Fayyum portrelerinden birine benzetmesi, Edhem’in kendisine çağrıştırdığı o resimden hareketle ondaki o ölüm içgüdüsünü, intihar meylini sezmesi, tüm bunlar sanatsal yaratı ile kelimelerin gücünü birleştiriyor ve karakterleri daha derinden kavramayı sağlıyor.

Esin Hamamcı: Şüpheli Şeylerin Keşfi, 1 Şubat’ta başlıyor ve ay boyunca İstanbul’un tarihî mekânlarında devam ediyor. Roman karakterleri Ayla ve Edhem’in izinde bir yandan Bizans etkileriyle karşılaşıyoruz. Bizans üzerine araştırmaları da olan bir yazar olarak romanında İstanbul’un bu tarihî kurgusu ve yapısı senin kafanda nasıl oluştu?

Bihter Sabanoğlu: Fikir, Paris’teki Ecole du Louvre’da Bizans Sanatı dersleri alırken ilk kez aklıma düşmüştü. Bir Bizans yapısında intihar etmek üzere İstanbul’a gelecek bir adam… Müthiş bir heyecan vermişti bana bu düşünce; devamlı zihnimde o adamı takip ediyor, onu kendisine uygun düşecek bir intihar yeri ararken gözlemliyordum. Ayla karakteri de yavaş yavaş sanki bir mermer kütlesi içinden beliriyordu. Onu da İstanbul’un tarihî katmanları içine yerleştirdim; hayatı boyunca İstanbul’da yaşamış, kentin tarihi yapılarıyla, kalıntılarıyla organik bağı bulunan bir karakter ortaya çıktı. Devamında Hayriye ve Halil, -ki onlar da kentin göçmenlik tarihiyle, kentteki göçmen mevcudiyeti ve bunun yarattığı sorunsallarla ilişkililer- hatta bu tarihe kayıtsız Selin, Selim gibi farklı karakterler romanı tamamladı.

Esin Hamamcı: İstanbul çokkültürlü yapısıyla bir dünya şehri. Seni özellikle burada Bizans etkileri aramaya çeken his neydi?

Bihter Sabanoğlu: İstanbul’daki Bizans etkisinin gözden kaçması imkânsız. Londra ve Roma döneminin Londonium’u arasındaki veya Paris ve Lutèce arasındaki gibi bir ilişki değil ki bu; şehrin orta yerinde ve üstelik hâlâ mütemadiyen siyasal kavgaların arenası Ayasofya duruyor. Topkapı Sarayı’nın bahçesinde Aya İrini tüm azametine rağmen alçakgönüllülükle dikiliyor, şehrin her bir köşesinden Bizans kilisesinden bozma camiiler, kalıntılar, mozaikler çıkıyor. Bu benim şahsi tarihimin de bir parçası.

Romanda geçen mekânlardan
Fransız Kapitülasyon Mahkemesi

Esin Hamamcı: Romanın İstanbul’a yüzyıllar öncesinden de bugünden de bakma imkânı veriyor. İkisinin kesişim noktasında ise kimi zaman polisiye etkilerle karşılaşıyoruz. Metni kaleme almadan önce bu mekânları tekrar tekrar gördüğünü biliyorum. Tarihi veri olarak kullanmak ancak bir tarih romanı yazmadan bugünü yeniden inşa etmek romanının omurgasını oluşturuyor. Peki aslında başrole bir şehri koyduğunu söyleyebilir miyiz? İstanbul’un sokaklarının, caddelerinin, tarihi sarnıçlarının, camilerinin, müzelerinin romanında rolü nedir?

Bihter Sabanoğlu: Evet söyleyebiliriz. İstanbul’un kalıntıları, sarnıçları, camileri arka planda öyküyü zenginleştiren öğeler değiller. Karakterlerin hayatlarına doğrudan etkileri var. Gül Camii’nin karanlık mahfili sayesinde Ayla’nın paranoyasının vardığı noktayı anlıyoruz. Vlaherna Ayazması sayesinde Edhem, Ayla’nın hayatına tekinsiz biçimde giriyor. Küçük Ayasofya Camii’nde kendi siluetine bakarken Edhem artık intihar hakkındaki düşüncelerinin değişmekte olduğunu seziyor. Örnekleri çoğaltabilirim. İstanbul bu yönüyle yaşayan bir organizma romanda, dönüştürücü bir dinamiği var. Bunun yanı sıra hem yıkıcı hem şifa verici yönleri de mevcut. Ayla’nın geçmişinden travmatik olayları hatırlaması ve devamında depresyona girişini hızlandıran olay Polyeuctus Kilisesi’nin kalıntılarıyla bağlantılı. Ama bir yandan da kurtuluş fikri var; Valens Kemeri’nin altından yan yana yürüyen Ayla ve Edhem’in Cennet Bahçesi’ndeki Adem ve Havva olarak hayal edilmesini isterim. Bir ilahi mutluluk olasılığı bulunuyor orada.

Esin Hamamcı: Paris-İstanbul arası süregelen bir hayatın var. Yazar gözüyle iki şehre baktığında neler söylemek istersin?

Bihter Sabanoğlu: Paris hem yüzölçümü hem nüfus bakımından küçük bir şehir, koruma politikaları çok güçlü bir şehir, neredeyse her bir metrekaresi estetiğini koruyabilmiş. Bir müze şehir olarak da adlandıramayız tam olarak, belli bir dinamizmi, küçük bir ölçekte değişme potansiyeli var. Ama ben İstanbul’da daha verimliyim. İstanbul’un iç acıtan korunmasız hali beni kurguya itiyor. Bu romanda örneğin, İstanbul’un tarihini koruyup gözeten, ona saygı duyan ve yaşamını onunla şekillendiren iki karakter hayal ettim. İstanbul, Paris gibi korunsa muhtemelen buna ihtiyacım olmayacaktı. İstanbul insana acıma, şefkat, öfke, çaresizlik gibi çok karmaşık duygular yaşattığı için yazma dürtüsünü burada çok daha kuvvetli bir şekilde hissettiğimi söyleyebilirim.

Esin Hamamcı: Romanda bazı anlar var ki “zaman donuyor” diyebiliriz. Örneğin Ayla, dedesinin evinden stada bakarken iç geçiriyor, eskiye dönüyor ve bu sırada nefes alıp verişi hızlanıyor. “Daha fazla hatırlayamadı” diyor anlatıcı onun için. Bir anı etkisiyle aniden gelen “donma”larla romanda bazı çatlaklar oluşuyor. Bu çatlaklarda Ayla karakteri bazen “sanrı”lar görüyor. Bu sanrıların ve donmaların Ayla’daki etkisi nedir?

Bihter Sabanoğlu: Ayla’nın hafızasında sorunlar olduğunu kitabın ilk sayfasından itibaren görmeye başlıyoruz. Zihni bazı şeyleri hatırlamasına izin vermiyor, düşünceleri o anlara yaklaştıkça vücudu tepkiler veriyor, nefesi hızlanıyor, saç köklerinden terlemeye başlıyor. Sanrıları da o ana yaklaştığını hissettikçe artıyor. Bu hafıza kayıpları geçmişteki travmalarından mütevellit ve şehrin hafızasının kaybolmasıyla ele ele ilerleyen bir yapıda. Kentin hafızasını kaybedişi Ayla üzerinde de aynı etkiyi gösteriyor. Geçmişini unuttukça hastalanan, kendisine yabancılaşan, sanrılar gören bir insan ve bir kent söz konusu. Ayla ancak hatırlamaya başladığında bir iyileşme sürecine girebilecek.

Molla Fenari İsa Camii

Esin Hamamcı: Ayla, bir Şubat ayının 28 günü boyunca İstanbul’un farklı noktalarında gezerken biz de onunla bir rota oluşturuyoruz. Örneğin, Balat’ta bir tarihî eserin hemen orada “VIP Oto Yıkama” gibi zaman algısını alt üst eden bazı yerleştirmelerle karşılaşıyoruz. Kentin tarihi dokusuyla bugünün “yapıları” arasında gidip gelme hâlini nasıl yorumlarsın?

Bihter Sabanoğlu: İstanbul’da bolca görülen bu anakronik ve materyal öğeler, bahsettiğin “VIP Oto Yıkama” tablosu olabilir, tarihi hanların etrafına yerleştirilmiş neon ışıklı sünnet kıyafeti reklamı yapan panolar olabilir, Aya Kiryaki önüne konuşlanmış, Kiril alfabesiyle yazılmış eşofman satış tabelaları olabilir, hepsi hem şehrin katmanlarını vurguluyor hem de onun bellek sorununa işaret ediyor. Bu öğeleri bir tür kayıtsızlığı, unutkanlığı vurgulamak için bolca kullandım. Bazen de kurgusal öğeler bunlar; her zaman şu veya bu metaforu kullanayım diye yazmıyorum elbette. Edhem’in Küçük Ayasofya önündeki sahnesinde Fatura Ödeme Noktası’nı fark etmesi kurgu için gerekliydi.

İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden

Esin Hamamcı: Romanın arka planında bir müzik nakaratı gibi tekrarlayan “çıp çıp çıp, çı çıp…” yer yer “aklımı yitiriyorum” cümlesiyle birleşiyor. Suda başlayan ve suda biten bir roman Şüpheli Şeylerin Keşfi. Zihin ve belleği de su gibi alıp götürüyor gibi hissettiriyor yer yer. Bu noktada bellek kaybı üzerine ne söylemek istersin?

Bihter Sabanoğlu: Romanda karakterlerin belleğinin şehrin belleği ile simbiyoz içinde olduğu bir kurgu yaratmak istedim; şehrin belleği silindikçe karakterlerin hafızasında da aksamalar meydana geliyor. Şehir belleğine sahip çıkmadığı için içinde yaşayanlarda da amnezi görülmeye başlanıyor. Buna ek olarak Ayla’nın çocukluk travmalarından kaynaklanan bir hafıza problemi var; yaşamındaki bazı anların zihninden tamamen silinmiş olduğunu fark ediyoruz romanda ilerledikçe. Bu akışkan, kaygan, değişken hafıza fikrine suyun çok yakıştığını düşündüm; zaten romanın sonunda da her sene denizde beliren müsilaj ile kentte biriken anıları, bellek parçalarını birleştirdiğim bir an geliyor.

Esin Hamamcı: Edhem karakterinin akla ve didaktikliğe, Ayla’nın ise daha sentimental hislere kapı açtığını söyleyebiliriz. Bunun tarihle ilişkisini romanda nasıl kurguladın? Tarihe bakışları da biraz böyle iki karakterin…

Bihter Sabanoğlu: Evet, Edhem Bizans tarihçisi olduğu için tarihe katı ve akademik bir bakış var. Bu da son derece doğal çünkü mesleğine hissiyat karıştırırsa onu icra edemez hale gelir. Clarisse ile ilişkisinde bunu görüyoruz; Clarisse 28 Mehmet Çelebi’nin öyküsünü büyüleyici bulup kurgularken Edhem o kısımlarla çok ilgilenmiyor. Ama Edhem’in mesleği konusunda anlaşılır olan bu tavrı kente ve hayata bakışına da yansıyor. Şehri, Clarisse’i, karısı Defne’yi, Ayla’yı, kategoriler, tanımlamalar üzerinden inceliyor. Hiçbir duygu hissetmediğini iddia etmiyorum; bunlar elbette nüanslı karakterler, ama o duygularını bile kategorize edip sınıflandırıyor. Hiçbir zaman Edhem’in kendisini tamamen açtığını, duygularını çözümlemeye çalıştığını göremiyoruz. Ayla için “duygusal” gibi basit bir tanımlama kullanmam ama durumunu şöyle açıklayabilirim; şehirle, hayatla bağı daha organik. Daha akışken bir yaşayışı var şehir içinde, kendini şehrin ona hissettirdiklerine bırakıyor, savaşmak veya analiz etmek istemiyor. Duygularını kabul etmeye ve onların gücüne kendini bazen teslim etmeye daha meyilli. Burada otobiyografik bir öğe olabilir; belki de ben bunu yapamadığım için Ayla’ya yaptırmışımdır. Tarih konusuna geri dönersek; evet farklı tarih algıları yaratmaya çalıştım romanda. Edhem’in duygu barındırmayan analitik anlayışının yanında Ayla’nın daha anekdotal yaklaşımı var. Üstelik tarihi karakterlerle empati de kuruyor, onların yaşadıkları dönemde hissetmiş olabilecekleri arzuları, acıları hayal ediyor. Bu Edhem’i ilgilendirmeyen bir boyut, ya da ancak o konu üzerine çalışıyorsa medikal bir ilgi gösterir en fazla. Hayriye ise bir sözlü tarih örneği; mektuplarıyla göçmenliğinin tarihini kaydediyor ve Ayla ve Edhem’in hayatının seyrine etki ediyor. 

Esin Hamamcı: Kitabın kapak tasarımını Çınar Eslek yaptı. Özel bir anlamı olmalı tasarımın, epey dikkat çekici. Biraz da bu tasarımı konuşalım mı?

Bihter Sabanoğlu: Çınar benim arkadaşım. Ve çok takdir ettiğim, yaratımlarını ilham verici bulduğum bir sanatçı. Karakterlerle derin bir bağ kurabileceğini bildiğim ve zihnine, yaratıcı ruhuna güvendiğim için kapağı onun çizmesini özellikle istedim. Çınar romanı okuduktan sonra kapanıp birçok eskiz çizdi. Hepsi birbirinden etkileyiciydi ve seçim oldukça güç oldu. Edhem ve Ayla’nın bireysel portreleri de vardı çizimleri arasında, şehrin daha somut öğelerini kullandığı örnekler de. Sonunda kitabın adını, düşündürdüklerini en iyi yansıtanı seçtik; sis ve duman içinde soyut bir mekân ve o mekâna doğru çekilen, ya da Ikarus gibi gökyüzünden düşen iki cinsiyetsiz figür.

Esin Hamamcı: Sıradaki projelerinden bahsetmek ister misin?

Bihter Sabanoğlu: Tarih, sanat, edebiyat üzerine yazı ve makale yazmaya devam ediyorum. En son Abdülmecid Efendi’nin Harem’de Goethe’sinin olası esinlenmeleri üzerine bir makale hazırladım. Yeni kitaba da yavaş yavaş başladım. Bu sıralar günlerim yeni karakterlerimi, onların duygu dünyalarını, birbirleriyle kurdukları ilişkileri zihnimde oluşturmakla geçiyor.