Başak Bugay: “Her işin bir şekilde zorbalıkla ve buna rağmen hayatta kalma mücadelesiyle ilgili bir öyküsü vardı.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

“Füg”, ismini Latince “uçmak” anlamına gelen “fuga”dan türemiş “füg” sözcüğünün psikolojideki karşılığından alır. Sanatçı Başak Bugay’ın ilham aldığı “disosiyatif füg” olgusu bir tür bellek kaybı olan amnezinin izlerini taşır ve kişinin benliğinden ayrılmasını ya da “uçup gitmesini” ifade eder. Sergide yer alan karışık teknik heykeller ve mürekkep desenler, gerçek sanılan rüyalar gibi arafta, kendi iç dünyalarında asılı kalmış figürleri sahneler. Galeri mekânı zamansız, bilinçdışı, rüya-gerçek aralığında, içeriyi dışarıdan koruyan alanlarla ziyaretçileri karşılar.

Abdullah Ezik, sanatçı Başak Bugay ile Zilberman Gallery’de sanatseverlerle buluşan “füg” sergisi üzerine konuştu.

Zilberman Gallery’deki ilk kişisel serginiz “füg” ile geçtiğimiz günlerde sanatseverlerin karşısına çıktınız. Sergi, ismini Latince “uçmak” anlamına gelen “fuga”dan türemiş “füg” sözcüğünün psikolojideki karşılığından alıyor. Öncelikle serginin oluşum sürecinden ve “füg” isminin sizdeki karşılığından söz edebilir misiniz?

Aslında sergiden önce, yıllardır kafamı kurcalayan meseleler vardı ve muhtemelen hep olacak. Belki farklı temalar takip ederek, bunlar etrafında dönüyorum. İlişkiler, ilişki dinamikleri; ne, neden, nasıl oluyor gibi varoluşsal durumları merak ediyorum. Özellikle şiddet kavramı esas odak noktamı oluşturuyor. Aile içi, kişisel ya da toplumsal ilişkilerde sürekli gözlemlediğim bir zorbalık durumu var. Tarihsel olarak böyle, güncel olarak böyle, benim yaşadığım alanda böyle…

Füg, kelime olarak sergi tamamlandığında oluştu aslında. Her işin bir şekilde zorbalıkla ve buna rağmen hayatta kalma mücadelesiyle ilgili bir öyküsü vardı. Bu noktada dissosiyatif füg tanımı tam yerini buldu, bana göre. Bir önceki sergimde işlediğim mahremiyet teması da bununla ilgiliydi. Mahremiyet niye gereklidir? Güvenlik için… Bir ilişki içinde, kişisel olarak, toplumsal olarak belli mahremiyet durumları ve ölçekleri vardır ve aslında bir mahremiyet alanı yaratılması, ilişkilerden korunulan bir alan ihtiyacıyla ilgilidir. Burada da yine aynı tema belki farklı bir şekilde devam ediyor. Sürekli bir yaşama tutunma savaşına rağmen bu çaba ne kadar işlevsel, emin değilim. Zaten dissosiyatif füg de işlevsel olmayan, ilkel bir savunma. Tacize maruz kalan çocuğun kaçma ve karşılık verme imkânı olmadığı için tahammül edilmez durumlara karşı geliştirdiği alternatif bir zihinsel alan yaratması. Bunun yetişkinlikte bir örüntü haline gelme durumunun, toplumsal ya da kişisel olarak, yaygın olduğunu düşünüyorum. Benim için çarpıcı olan kişisel olarak maruz kalınan zorbalıkla, toplumsal ve tarihsel olarak süregelmiş zorbalığın birbirinden farklı olmaması. Dissosiyasyon ise hiçbir şeyi iyileştirmediği gibi tekrara neden oluyor. Yetişkinlikte maruz kalınanlara karşılık verme kapasitesi olmasına rağmen hala dissosiyasyonu kullanmak, zorbalığın sürekliliğini sağlayan etkenlerden biri.

Ana hatlarıyla psikoloji, sizin sanat pratiğinizi besleyen temel faktörlerden birisi. Sizi psikoloji ile bu derece yakından ilgilenmeye iten nedir?

Tabii ki kişisel yaşantılar da bu noktaya sürüklüyor ama anlamakta çok zorlandığım ilişki dinamiklerini gözlemlemek için psikoloji ve psikanaliz okumaları yapmak bana harika bir anahtar verdi. İlk başta tehlikeli, toksik kişilik bozukluklarını incelemeye başladım ve sonra bu genel bir incelemeye dönüştü. Ben, çevrem, toplum, geçmiş ve bugün… Psikoloji sadece durumları tespit etmez, nedenlerini de ortaya koyar. Bunu yapan tek alan değil ama çıkışı klinik ve beni de ampirik gözlemler, vaka örnekleri oldukça etkiledi. İçine girdikten sonra daha da dalmaya başladım. Sorularıma net cevaplar bulamasam da, bunun gerekli olmadığını ve araştırmanın yeterince tatmin edici olduğunu fark ettim. Son dönemde ek olarak arkeoloji ve evrim üzerine de okumalar yapıyorum. Özellikle arkeoloji bana çok zenginleştirici bir perspektif verdi. Bütün bu alanların kesişimlerini bulmak da heyecan verici. Ben izleyicinin de benim deneyimime benzer bir karşılık bulabilmesini arzuluyorum doğrusu. Herhangi bir yargı, yönlendirme ve üstten söz söylemeden, işler izleyiciyi bir yolculuğa sürükleyecek mi, merak ediyorum.

Bu sergi çerçevesinde odaklandığınız “füg” kavramı birey, toplum, şiddet ve zorbalık gibi kimi özel konular çerçevesinde irdelenebilecek ayrı bir mesele. Aynı konuların psikolojideki yeri de düşünüldüğünde bu kavramları kullanış ve onlar üzerine düşünüş biçiminiz de ayrıca çarpıcı. “Füg” kavramı üzerinden bu sergide odaklandığınız meselelere yaklaşımınıza dair neler söylersiniz?

Dediğim gibi bu bir savunma mekanizması fakat çıkışsız ve çözümsüz. Ben bu çıkışsızlığa odaklansam da bir hayatta kalma mücadelesi olduğu için şefkat de duyuyorum. Bir yandan diyalektik olarak insanlık her zaman ileri gider, geri gitmez fakat bir yandan da tarih boyu değişmeyen noktaların olması bana çarpıcı geliyor. Mesela neolitik dönemde gerçekleşmiş bir toplu kıyım, bugün yan mahallede de olabiliyor. Dinamikler aynı: Hayatta kalmak için üstün gelmek, gerekirse suni düşmanlar yaratmak ve onu yok etmek. Zorbalığın mı travmayı yarattığı travmanın mı zorbalığı, içinden çıkılmaz bir soru. Çoğunlukla şiddete maruz kalmış kişi şiddet uygulayan birine dönüşür, ya da şiddete sesini çıkaramayan. Zorbalar çoğunlukla bir mağduriyet öyküsüne sahiptir ve sözde zorbalığa karşı çıkmak adına kafalarında çarpık bir adalet sistemi kurarlar. Kaçınılmaz olarak kendi istediği davranmayan veya hazzını engelleyen herkesi ve her şeyi tehdit olarak gören, bunlara karşı fiziksel, psikolojik şiddet uygulayan insanlara dönüşürler.

Sergi çerçevesinde ilham aldığınız “disosiyatif füg” olgusu, bir tür bellek kaybı olan amnezinin izlerini taşıyor ve kişinin benliğinden ayrılmasını ya da “uçup gitmesini” ifade ediyor. Bu çerçevede, bellek ile uçup gitme dürtüsü arasında ne tür bağlar kuruyorsunuz? Belleğin (veya belleksizliğin) sizin işlerinizdeki karşılığı nedir?

Dissosiyasyon aslında tam olarak bir bellek kaybı değil de alternatif bir bellek oluşturma… Var olan duruma tahammül edememekten kaynaklanıyor. Dissosiyatif örgütlenme yetişkinlikte de kimi tetikleyiciler karşısında gerçekleşiyor. Çok uç örnekleri var, alter egolar geliştirip farklı kişiliklere bölünme ya da bir gün, bir sabah bambaşka bir kimlikle uyanma gibi… Kişi muhtemelen bir yerde duyduğu, okuduğu, izlediği ama bilinçdışında kalan ve hatırladığını bile bilmediği bir kimliğe bürünür acıdan kaçınmak için. Dissosiyasyon aslında günlük hayatta hepimizin belirli ölçülerde deneyimlediği bir durum, dalıp gitmek gibi mesela. Ama bu işlevsizliğe neden olan bir örüntü olduğunda patolojik oluyor.

Toplumsal bellekle ilgili ise: Biz geçmişindeki travmalarıyla yüzleşmemiş ve bu yüzden sürekli travma tekrarı yaşayan bir toplumuz. Yüzleşmek ve iyileştirmek yerine alternatif bir tarih yazıyoruz ve bellek yaratıyoruz. En kötüsü buna yürekten inanıyoruz. Acaba bu böyle olmamış olabilir mi sorusu bile toplumsal benliği sarsıyor. Tabii bunun aile içinde ya da kişisel ilişkilerde tekrarlaması da kaçınılmaz. Nitekim her şey çekirdekten başlıyor… Bendeki karşılığı da sanırım bu çatışmayı ortaya koymak.

Üretim sürecinizde sıklıkla kumaş, elyaf, sıva ve terakota gibi malzemeler kullandınız. Bu malzemeleri kullanmanızın sanat pratiğinizle ilgili özel bir anlamı var mı yoksa bir sanatçı için her şey işlerin en iyi şekilde fiziksel bir forma dönüştürülmesiyle mi ilgilidir?

Terakota ve kumaşın özellikle bir anlamı var. Öncelikle teknik bir durumdan kaynaklandı. 3 boyutlu çalışmaya başlamak istediğim zaman atölyemde tuvale gerilmek üzere bekleyen kumaşlar elimdeki tek malzemeydi. Daha sonra kumaşın çok katmanlı anlamlarını fark ettim. Medeniyet için bir kilometre taşı: Örtünmek, korunmak ve mahremiyet ve bunlar üzerinden geliştirilen kompleks kavramların en önemli parçalarından biri. Keza terakota da tarihsel olarak önemli bir medeniyet aşaması. Zaten arkeolojik figürinlerden çok etkilendiğim için, terakotayı özellikle kullanmak istedim. Öte yandan sürekli malzeme değiştiren ve yenilerini arayan biriyim. Malzeme karşısında yaşadığım acemilik benim tam da çalıştığım içerikte yansıtmaya çalıştığım “olmamışlığı” karşılıyor. Yani, malzeme karşısında büyük gayretler göstermeye rağmen formdaki aksamalar aslında tam olarak çözümlenmemiş, tamamlanmamış varoluşsal fenomenlerle uyuşuyor bana göre. Malzeme aynı zamanda bir oyun, yeni bir deneyim, macera ve bol hayal kırıklığıyla dolu.

“füg”de karışık teknik heykellerinizle mürekkep desenleri bir araya getiriyor ve izleyiciler için bir tür “araf” hâli oluşturuyorsunuz. İzleyicide duyumsal açıdan yarattığınız bu araf hâlinin arka planında ne tür düşünceler yatıyor?

Araf halini ben deneyim bölgesi olarak düşünüyorum. Kendi yaratım sürecimi de psikoloji üzerinden sorguladığım bir tez yazdım mesela. Yaratıcılık nedir, nasıl olur ya da olmaz ve gelişimsel faktörleri nedir, gibi… Bunun sanat eseri ve izleyici arasındaki ilişkiye de yansıtılabileceğini düşünüyorum. Şöyle ki çocuğun gelişim aşamasında bir dönem, özellikle anneden ayrılma sürecinde, belirli bir özgür, mahrem alana ihtiyacı var ki bu ara deneyim bölgesinde yaratıcılığı gelişebilsin. Bu dönemi gereğince atlatan kişi yaratıcı bir yetişkin olabiliyor. Yaratıcılık sanatçılık demek değil, yaratıcı bir kasap ya da muhasebeci de olunabilir. Eser ve izleyici arasında da sanatçıyı anne gibi düşünürsek, izleyiciye bu alanı sağlamak gerekir ki, izleyici de yaratıcı olsun; farklı deneyimler, çağrışımlar oluşturabilsin.

İşlerinizde kullandığınız figürler izleyiciye bir yandan alabildiğine yakınlık ve huzur hissettirir, bir yandan da onu ürkütür, yer yer çekimser bir hâle sürükler. Bu zıtlıklar ve farklı ruh hâlleri, işlerinize biçim verirken sizi nasıl etkiledi? İşlerinizin sanatseverlerde uyandırdığı bu karşıtlıklar üzerine ne söylersiniz?

Karşıtlıkların tamamen kişiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Sadece benim işlerimde değil, bütün sanat eserleri karşısında izleyicinin verdiği tepki izleyiciye aittir. Bir çalışma kiminin hiç ilgisini çekmez, kimini irrite eder, kiminde hayranlık uyandırır. Ben de bunun çeşitli ve mümkün olduğunca özgür bir alan olmasını ve çalışmaların ayna işlevi görebilmesini istiyorum. Çok bağırmadan, çok konuşmadan ama ilişki de kurarak izleyicide bir duygu oluşturmasını.

Üretimleriniz “dış dünyaya kapalı, soyutlanmış, kendini hapsetmiş ve kendi mahremiyeti içinde izleyiciyle doğrudan ilişki kurmayan” bir yapı içeriyor ki izleyiciyle doğrudan bir ilişki kurmaması bu çerçevede sanırım oldukça çarpıcı bir durum. Bu noktada şunu sormak istiyorum: Bir sanatçı için izleyici ile doğrudan ilişki kurmadan bir sanat üretimi yapmak tam olarak ne demektir? Siz bu konuyu nasıl yorumlarsınız?

Doğrudan ilişkiden tam olarak ne anladığımıza bağlı. Doğrudan ilişki bana (bir izleyici olarak) sorun yaşatıyor. İşle kendi aramda bir hiyerarşi kurulduğunu hissedersem rahatsız oluyorum. Ben de kendi yaptığım işte bunu özellikle kırmak için hareket ediyorum. Arkasını dönmüş değil de eşit ilişki kurabilen bir iş olsun istiyorum. Bu ilişki gönüllü olmalı. Görkemli ve izleyiciye karşı büyüklenmeci bir sunumdansa yerde, aşağıda, izleyiciye yakın ve içine girebileceği bir yerleştirme benim eşit ilişki arzumdan kaynaklanıyor. Kültürel olarak eşit ilişki pek alışık olduğumuz bir model değil ne yazık ki. Tekrar başa döneceğim, zorbalığın hüküm sürdüğü bir sistemde yaşıyoruz ve, ya köşe başını tutan bir zorba oluyorsunuz ya da onun korumasına giren, en iyi ihtimalle bulaşmayan. Dolayısıyla izleyicinin alanına saygı göstermek ve zorba bir tavır göstermemek benim için önemli.

Sergi çerçevesinde sanatseverlerle buluşan heykelleriniz herhangi bir kaide üzerinde yükselmiyor veya yer ile hiçbir şekilde temas kurmuyor. Sergi aslında bir yanıyla alabildiğine “asılı duran heykeller”den meydana geliyor ve bence bu oldukça dikkat çeken bir tutum. Heykellerinizi neden özellikle asılı duracak şekilde tasarladınız ve bu düşüncenin temelinde neler yatıyor?

Üç boyutlu çalışmalar yapmaya başladığımda hiç heykel deneyimim yoktu ve heykelin ana prensiplerinden biri de kendi başına ayakta durabilmesidir. Ben bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum, açıkçası bu yüzden işlerimi heykel olarak tanımlamak hala garip geliyor. Dolayısıyla alternatif ve kendime ait çözümler buldum. Başta teknik olan bu durum zamanla farklı bir uygulama özgürlüğü verdi. Yıllar içinde asılmanın bambaşka bir ağırlığı olduğunu fark ettim ve sürdürdüm. Bu sergide tek bir iş havada asılı ama ışık ve gölgeler yüzünden yerde duranlar da havada asılı izlenimi veriyor.

Sergi alanının kullanım biçimi de oldukça önemli bir diğer konu. Bilinç ile bilinçdışı, rüya ile gerçek, içerisi ile dışarısı sergi yerleşimi çerçevesinde alt üst ediliyor ve “içeriyi dışarıdan koruyan alanlar” ziyaretçiyi karşılayan ana bölüm hâlini teşkil ediyor. Bu çerçevede galeri alanının kullanımı, bu durumun üretimlerinize etkisi ve işlerinizi gösterme biçimi üzerine ne söylersiniz?

Bu sergimde bir öncekinin aksine mekânı dönüştürebilme olanağım vardı. Fiziksel imkanlar kısıtlı olduğu için daha önce mekânı ölçek küçülterek ve tek başına yapıyordum. Mekânı kullanabileceğimi bilmek bende çok heyecan yarattı ve bütün üretim süreci bir mekân tasarımıyla iç içe gerçekleşti. Baştan itibaren içerisi ve dışarısı derdini merkezde tuttum. Bu önce bir labirentti ve zamanla bugünkü halini aldı. Serginin ilk temasını ve görsel temellerini bulduğum Doğu Anadolu gezimin sonucunda, perspektif, ufuk, gökyüzü değişimlerinin işler üzerinde önemli etkisi oldu. Mesela orada gözlemlediğim tarihsel şiddet sadece arkeolojik değil sosyal kalıntılar da bırakmıştı. Bunu yerinde deneyimlemek de benim için sarsıcı oldu. Aslında kendi dissosiyatif durumumdan çıkıp gerçek zamanla karşılaştım; içeriden çıktım ve dışarıdan içeriyi gördüm. Rüyaya benzetmek doğru mu bilmiyorum ama dissosiasyon da rüya gibi çok öznel bir zaman algısı demek. Bu durumdan dışarı çıkmak da oldukça ürkütücü.

Bugay’ın Zilberman’daki ilk kişisel sergisi olan “füg” 12 Şubat 2022 tarihine kadar Mısır Apartmanı’nın üçüncü katında yer alan ana galeri mekanında görülebilir.