“Amacımız, insanların şu ana kadar tecrübe ettiklerine ek olarak yeni bir deneyim kazanacakları, çağı yakalamış tasarım karakterlerini içinde barındıran özgün mekânlar tasarlamak.”

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com

Melike Altınışık Architects- MAA kurucusu Melike Altınışık mimar, tasarımcı ve akademisyen olarak, MAA Istanbul ve Seul ofislerinde masterplan, yüksek yapı ve kültürel yapı tasarımlarından iç mekânlara, enstalasyon ve ürün tasarımına ölçekler arası geniş bir yelpazede yenilikçi ve vizyoner projeler geliştirme odaklı çalışmalar yürütmektedir.

Profesyonel platformdaki çalışmaları arasında bir uçta Istanbul’da fütüristik tasarımı ile 369m yükselen Istanbul TV-Radyo Kulesi ile Seul’da dünyanın ilk öncü Robot ve Yapay Zeka Müzesi (Seul Robot and AI Museum – RAIM ) gibi ileri teknoloji ve inovasyon içerikli projeleri yer almaktadır.

Ulusal, uluslararası ve davetli mimari proje yarışmalarında, sergilerde ve yayınlarda yer alan Melike Altınışık  Europe 40 under 40, FEIDAD, Swiss Art Tasarım ödülü ve BAKSI Mimari Destek Ödülü gibi prestijli ödüllere layık görüldü.

2013 yılında MAA Istanbul ofisini kurmadan önce, 2003 yılında ITU’den bölüm birincisi olarak mezun olmuş ve 2006 yılında Londra’da AA Design Research Laboratory’de yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. 2006-2013 yılları arasında ise uluslararası platformda Zaha Hadid Architects Londra ofisinde proje yürütücüsü olarak çalışmıştır.

Profesyonel mimarlık çalışmalarına paralel olarak AA (Architectural Association, London), Bartlett School of Architecture (UCL), SAC (Staedelschule of Architecture, Frankfurt) ve İTÜ (İstanbul Teknik Üniversitesi), gibi çeşitli eğitim kurumlarına stüdyo yürütücüsü, misafir konuşmacı ve jüri üyesi olarak davet edilmiştir.

Esin Hamamcı, Melike Altınışık ile mimarlık yolculuğu üzerine konuştu.

Esin Hamamcı: Mimar olmaya nasıl karar verdiniz?

Renkli bir ailede dünyaya geldim. Bu bağlamda şanslı bir geçmişim var. Özünde mühendis bir babanın kızıyım. Babam, bilime ve sanata aşık bir kişiliğe sahipti. Çocukluğumdan hatırladığım, benim için çok önemli yerler ve duraklar var. Geçmişe bakıp yolculuğumu tasvir ederken bu durakları “kapılar” diye tarif ediyorum. Bu kapılardan en önemlisi 12 odalı bir konak. 1980’lerde inşa ediliyor. 1920’lerde ise Altınışık ailesine geçiyor. Daha sonra nesiller boyunca hep o evde yaşamışlar. O ev benim için çok büyülü bir yerdi. Kapısından içeriye girdiğinizde bir orta salon vardı. 2 katlı bir konaktı, her katta 6 odası vardı. Odaların hepsi o salona açılırdı. Çocukken kuzenlerimle birlikte evi keşfe çıkardık. Benim için mekânın büyüleyiciliği çok değerliydi ama asıl önemli olan o kapıların açıldığı insanlar ve zihinlerdi. Yani hayatımda temas ettiğim kişiler. Bunların değerini şimdi geçmişe baktığımda daha iyi anlıyorum.

Hayatımdaki ilk yol gösterici babaannemdi. Onun düşüncelerini, okudukları ve öğrendikleri üzerinden bana aktardıklarını dinlemeye bayılırdım. 80’li yıllarda dünyayı dolaşma fırsatları olmuştu. Gittikleri her seyahatin ardından dizinin dibine oturup, o seyahatleri dinlemek, hayaller kurmak… Kısaca, özünde hayaller kurmanın öğretildiği bir aile geçmişim var. Baba figürü de benim için çok önemliydi. Babamın mühendislik geçmişine rağmen sanata olan ilgisi, büyüdüğüm yıllarda bana çeşitli malzemeleri test etme fırsatı sundu. Örneğin, biz kardan adam yapmazdık da kardan aslan yapardık. Olay orada farklılaşmaya başlıyordu zaten. Herkesin alıştığı ezber üzerinden ilerlemeyen, onun yerine ilgi alanlarınızla şekillenen bir gerçeklikten söz ediyorum. Orada henüz 4-5 yaşlarındayken karı bir malzeme olarak kullanıp heykel yapmayı öğreniyorsunuz aslında. Yardım ediyorsunuz, asistanlık yapıyorsunuz, usta-çırak ilişkisinin baba figürü üzerinden geliştiği bir gerçeklik var. Babam tarihe meraklı biriydi. Bildiğimiz gazbeton malzemeyi yontarak Bergama, Altar Tapınağı’ndan bir fresk sahnesini soyutlayarak canlandırmıştı. Ben de ona asistanlık yapıyordum. Yeri geliyor işte oymaya yardım ediyorsunuz, yeri geliyor zımparalıyorsunuz.

Malzemeye dokunmak, ona temas etmek, bir yandan üçüncü boyutta düşünme becerim orada gelişmeye başlıyor. Zaten ben de yalnız bıraktıklarında puzzle ile oynayan bir çocukmuşum. Bugünkü Melike’yi incelediğimde, problem çözerken parçadan bütüne giden çözüm arayışlarımda çocukluğumun puzzle dünyasını görüyorum. Önünüze bir kaos konuyor ve siz o kaosta yolunuzu bulmaya çalışıyorsunuz. Puzzle öyle bir dünya çünkü. Bir yandan da 12 yaşıma gelinceye kadar bir çiftlikte büyüdüm. Altınışık Çiftliği diye geçiyordu. Doğayla olan temasımın temelleri de orada atıldı. Şu an kendi mimarlık pratiğimi “doğa ve teknoloji arasında insana dokunan bir gerçeklik yaratmak” olarak tarif edyorum. Bu yaklaşımımda, çocukluk yıllarımda hem kentin merkezinde olup hem de bir çiftlikte büyüme şansına sahip olmamın, doğanın içinde ve hayvanlarla çevrili olmamın çok önemli katkıları olmuştur.

Pandemiyle yüzleştiğimiz bu süreçte kendime gelecek adına sorduğum sorulardan biri de “Acaba MAA’nın çiftliğini yapabilir miyim?” oluyor. Kendimi, mimarlık pratiğini doğanın içinde kurguladığımız bir üretim ve tüketim merkezinde yapabilir miyiz, diye sorgularken buluyorum. Bilgisayarlar ve artırılmış gerçekliklerin teknolojisiyle iç içe, ayaklarımızın toprağa dokunduğu, hayvanlarla iç içe olduğumuz bir çalışma ortamımız olabilir mi? Kendime gelecek adına geçmişinden ilham alarak sorduğum sorulardan biri bu.

Böylesi bir çocukluğun ardından aslen gelecekte tasarım ile ilgili bir şey yapacağımı tahmin ediliyordu ancak mimar olma isteğim ortaokul ve lise dönemlerinde netleşmeye başladı. Üniversite sınavının ardından İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dahil oldum. Taşkışla binasının o görkemli ahşap kapısından içeri girdikten sonra artık beni bambaşka bir dünya bekliyordu.

Esin Hamamcı: Uluslararası platformda oldukça görünür bir mimarsınız. Pek çok ödül kazandınız.  Aldığınız pek çok önemli ödüle BAKSI Kültür ve Sanat Vakfı “Destek Ödülü” eklendi. Bu ödüllerin sizin için önemi nedir?

Mimarlık kariyerime eşlik eden kapılar sayesinde tasarım ölçeği ne olursa olsun, insanların yeni bir deneyim kazanacakları, çağı yakalamış tasarım karakterlerini içinde barındıran özgün mekânlar tasarlama arayışım öncelikle 2018 yılında mimarlık alanına yenilikçi, yaratıcı ve gelecekte tasarımı yönlendirebilecek bir ruha sahip 40 yaşın altındaki genç mimar ve tasarımcılara verilen “Europe 40 under 40” ödülünü getirdi.

Bir yandan geleceğin yaşamları için doğaya ve insanlığa bıraktığımız yaraları sarmaya çalışan akıllı kentler, mimarlıklar ve ürünler tasarlarken diğer yandan da akıllı teknolojik araçları süreçte bizlerle birlikte tasarlayan ve üreten önemli birer aktöre dönüştürerek, mimarlığın bağlamsal düşünce sınırlarını genişleten devrimlere yelken açtık.   Böylece Türkiye coğrafyasıyla sınırlanamayan uluslararası üretim pratiğine dönüşecek adımları attık.

2022 yılı başında ise Baksı Kültür Sanat Vakfı tarafından, “Geçmişi Selamlamak” teması ile düzenlediği Anadolu Ödülleri 2021 kapsamındaki mimari alanda “Destek Ödülü’ne” layık görülmek çok değerli bir sürpriz ve mutluluk oldu.

“Doğa, teknoloji ve insan” arasındaki ilişkinin tam ortasında duran mimarlık deneyimim, ezber bozan mimari dilim ve uluslararası üretim pratiğimin ulusal ve uluslararası çok değerli isimler tarafından takdir edildiğini görmek her seferinde Melike Altınışık Architects – MAA çatısı altında hayallerimizi daha ileriye taşıma konusunda ayrı bir motivasyon kaynağı olmakta.

Esin Hamamcı: Zaha Hadid’le, ders verdiği okulda tanışıyor daha sonrasında ondan gelen teklifle 2006’dan itibaren birlikte çalışmaya başlıyorsunuz? Bu sizin için nasıl bir deneyimdi?

Zaha Hadid ve pek çok değerli mimar Londra’da Architectural Association Design Research Laboratory (AADRL) da yüksek lisans eğitimi aldığım dönemde proje jürilerimize katılıyordu. Öyle bir gerçeklik ki bir yandan inanılmaz heyecanlanıyorsunuz; öte yandan da o insanların aslında dokunabileceğiniz kadar yakınınızda olduğunu, görüşlerini alabileceğinizi ve onlardan alacağınız ilhamla neler yapabileceğinizi hayal etme fırsatı elde ediyorsunuz. Zaha’nın bizim jürilerimize gelmesinin önemli nedenlerinden biri kendisinin de AA’de eğitim almış ve sonrasında uzun yıllar AA’de eğitim vermiş olmasıydı. Şu an Zaha Hadid Architects (ZHA) ofisinin hala ortağı olan Patrik Schumacher ise ADDRL master programının kurucusuydu. Zaha ile benim tanışıklığım da işte o jüriler aracılığıyla başlamıştı. Özünde ZHA ekibine dahil olma gibi bir hayalim yoktu. Okulda onların bulunduğu ortamda olmak bile yetiyordu bana.

Jürinin hemen akabinde de bu sefer Zaha Hadid’den haber geldi: “Sizi ofise, görüşmeye bekliyorum” dedi. Ekibim ile birlikte Zaha’nın Londra’nın merkezinde Bowling GreenLane’de yer alan tarihi okul binasındaki ofisine gittik, görüşmemizi yaptık, meğer zaten kabul edilmek için çağırılmışız. 2006 yılı Mart ayı itibarıyla resmi olarak hayatımın çok değerli bir dönemi böylece başlamış oldu. Kariyerimin 6,5 yıllık en önemli yıllarıydı diyebilirim. Hem Zaha ile birlikte olmak hem Zaha’nın kurduğu Zaha Hadid Architects ailesinin bir parçası olmak tarifsiz bir deneyimdi. Zaha bizim için bir yol gösterici, bir rol modeldi; mentörümdü.

Bir yandan da ofiste inanılmaz zihinlerle çevrilisiniz. Bunların birçoğu mimardı; bazıları da başka disiplinlerden katmanlı eğitimler alarak gelen kişilerdi. Bugün konuşulan bu kolektiflik konuları aslında o yıllarda keşfetmeye başladığım şeylerdi. Matematik ve mühendislik okumuş, üzerine mimarlıkla ilgili bir eğitim almış ve ofiste çok ilginç işler yapan, mimarlığa başka bir pencereden katkı sağlayan kimlikler. Bu ne demektir, nasıl işler? Ekipte farklı kimlikler nasıl rol alıyorlar? Bilginin ve enlerin merkezinde olmak, bunları keşfetmek benim için çok önemliydi. Her şeyin odağında ise ‘iyi’ iş üretmek vardı. Bu anlayışın yansımalarının bugün MAA’da bir ekol olarak sürdürülmesine özen gösteriyoruz.

Esin Hamamcı: Mimarlık ve teknolojinin birleştiği en popüler ofislerden biri belki de Zaha Hadid. Ancak siz burayı bırakıp İstanbul’a geliyorsunuz. Peki bu macera nasıl sona erdi? İstanbul’a geliş sürecinizi anlatmak ister misiniz? Ve neden İstanbul?

Bir insandaki üretim aşkını ve özüyle kurabildiği diyaloğu çok ufak yaşlardan alıp incelemeye başladığınızda kariyer yolculuğundaki durakların hiçbiri tesadüf ya da şans eseri gibi durmuyor. Bu anlayışla bugün geriye bakıp düşündüğümde ne İstanbul Teknik Üniversitesi lisans eğitimini birincilikle tamamlamam ne de mimari yüksek lisans eğitimini Londra’da bir Tasarım Araştırma Laboratuvarı olan Architectural Association AA DRL’de yapmam tesadüf duruyor.  Eğitim sonrası hayatımda ise Londra’da uluslararası profesyonel platformda Zaha Hadid Architects (ZHA) ile geçen yaklaşık 7 yıllık süreçte, farklı ölçeklerde, geniş bir yelpazedeki projelerde önemli tecrübeler kazanmak, dünyanın her yerinden mimarların bir araya geldiği adeta enlerin dünya atlası olarak tarif edebileceğimiz bu ortamda, bilgi akışının merkezinde olmak benim için vazgeçmesi zor bir okul gibiydi.  ZHA bünyesinde bir yandan kariyerimde uluslararası platformda aktif yıllar geçirirken diğer taraftan Londra’nın bütün kültürel ve sosyal olanaklarından da faydalanıyordum. Ancak Londra’da geçen 8 yıl ardından kendimi gelecek açısından kritik bir dönemde hissediyordum. Aileme yakın olmam, kendi topraklarımda yaşamam beni kesinlikle çok daha iyi hissettirecekti. Bir karar vermem ve eyleme geçmem gerekiyordu. Ya enlerin merkezi olan ZHA bünyesinde yoluma devam edecek ve özgün, öncü projeler üzerinde çalışmaya devam edecektim ya da büyük bir risk alıp kendi beyaz sayfamı sıfırdan açma kararı ile İstanbul’a gelecektim. Zoru tercih ettim.

Londra’ya gittiğim 2004 yıllarındaki dünya ile 2012’de bana bu kararı aldırtan dünya aynı değildi. Artık adresim İstanbul olabilirdi ve yerden bağımsız dünyaya seslenebilirdim. Bulunduğumuz çağ bu olanaklara imkân verirken, geçmişte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, şu an hala birçok toplumu bünyesinde barındıran, kozmopolitliğin dünya üzerinde belki de eşsiz bir örneği olan İstanbul’da olma tercihi ağır bastı.

2013’te İstanbul’a gelip tüm bu birikimi ve tecrübeyi Melike Altınışık Architects (MAA) çatısı altında güçlü ve dinamik bir mimari tasarım ekibiyle birlikte kullanmaya kararı verdim. 

Melike Altınışık

Esin Hamamcı: Melike Altınışık Architects kurumunuz nasıl oluştu? Ofiste kaç kişi çalışıyorsunuz?

Melike Altınışık Architects (MAA), kurulduğu 2013 yılından bu yana bugün geldiği noktada Türkiye’de İstanbul ve Güney Kore’de Seul merkezli ofisleri ile masterplan, yüksek yapı tasarımlarından iç mekânlara, enstalasyon ve ürün tasarımına ölçekler arası geniş bir yelpazede yenilikçi ve vizyoner projeler geliştirme odaklı, öncü uluslararası bir mimarlık pratiğidir.

Profesyonel platformdaki çalışmalarımız arasında bir uçta İstanbul’da fütüristik tasarımı ile 369m yükselen İstanbul TV-Radyo Kulesi ve Seul’de dünyanın ilk öncü Robot ve Yapay Zeka Müzesi ( Seul Robot and AI Museum – RAIM ) gibi ileri teknoloji ve inovasyon içerikli projelerimiz yer alırken diğer uçta ise mobilya ve ürün tasarımları gibi farklı ölçeklerde geniş bir yelpazede projeleri olan bir ofisiz.

Aslında, her yeni mimari projemizin amacı, insanların şu ana kadar tecrübe ettiklerine ek olarak yeni bir deneyim kazanacakları, çağı yakalamış tasarım karakterlerini içinde barındıran özgün mekânlar tasarlamak. Bulunduğu yer ile sağlam ilişkiler kurarak, ışığı, doğayı ve mekânsal boşlukları kullanarak sürpriz karşılaşmalar yaratmak. Böylece insanların bakış açısını değiştirmek, farklı bakmasını ve düşünmesini sağlamak. Ancak bu şekilde gelişimin yolunu açabilir, gerçek bir ilerleme sağlayabiliriz. Binanın bir kullanım alanına dönüşmesi, diyalog kurması, keşif içermesi, davetkar durması son derece mühim.

Beyaz boş bir sayfada başlayan projelerimizin tasarımın en başından kullanıcısı ile buluşana kadar geçirdiği tüm süreçleri de tasarladığımız, bu bağlamda akıllı teknolojik araçları da süreçte bizim ile üreten önemli birer aktöre dönüştürdüğümüz bir yaklaşımdayız. Bu bağlamda MAA portföyünü oluşturan tüm projeler ölçekten bağımsız uzun vadeli bir tasarım ajandasının parçalarını oluşturmaktadır. MAA portföyüne dahil olan her yeni proje bir öncekinin araştırmasını bıraktığı yerden alarak geliştirmektedir.

Dünyanın çeşitli yerlerinde farklı coğrafyalardaki farklı ölçek ve tipolojideki projelerin kimi zaman tasarımsal kimi zaman yapısal zorluklarını aşmak için sürekli sorgulayan, araştıran, inovatif ve teknolojik araçları birer aktör gibi tasarım sürecine dahil edebilen üretim pratiğinin içerisinden gelen, çoğunluğu Türk mimarlardan oluşan dinamik bir mimari tasarım ekibi barındırmıştır. Bazı süreçlerde proje bazlı MAA ekibine dahil olan farklı disiplinlerden mühendis ve danışmanlar da olmuştur.

Ekip olmak başka bir heyecan, tabi ekip çalışması için birlik çok önemli; birlikte olabilmek, biz olabilmek. Hep vurgularım, “biz” demeyi başarabilmek ekip olabilmenin birincil kuralıdır. Çünkü, bir işi artık tek başınıza yapmıyorsunuz, çoklu bir ortamda, birçok kişi olarak gerçekleştiriyorsunuz. O bağlamda da ekip olabilmek, o ekip ruhunu kurabilmek, bunu bir zorunluluk değil gerçekten birlikte üretmenin bir parçası haline getirmek önemli unsurlar. Her şeyin odağında ise ‘iyi’ iş üretmek var.

Seul Robot ve Yapay Zekâ Müzesi ( Seul Robot and AI Museum – RAIM )

Esin Hamamcı: Güney Kore’nin Seul şehrinde inşa edilecek “Robot Bilimi Müzesi” için 2019 yılında açılan yarışmada birinci oldunuz. Bu proje nasıl başladı?

Bundan 3 yıl kadar önce, 2018’in sonlarına doğru Güney Kore’de Seul Büyükşehir Yönetimi’nin açtığı Seul Robot ve Yapay Zekâ Müzesi ( Seul Robot and AI Museum – RAIM ) uluslararası mimari proje yarışmasından haberimiz oldu. Gerek konusunun mimari ve teknoloji ara kesitinde günümüzü temsil eden ve geleceğe dair önemli bir yere sahip olması gerek de Seul gibi dünyanın teknoloji konusunda ileri gelen metropollerinden birinde olması bizi bu uluslararası mimari proje yarışmasına katılım konusunda epey motive etti. MAA’nın geliştirdiği müze tasarımının 2019 yılı başlarında Seul Büyükşehir yönetiminin açtığı uluslararası yarışmada jüri tarafından birinci seçilmesiyle bizim için uluslararası platformda profesyonel yeni bir süreç başladı.

RAIM, Seul’un kuzeydoğusunda Changdong Sanggye bölgesinde bir bilim ve kültür ağı olarak yakındaki üniversiteleri, araştırma enstitülerini, kurumları, vatandaşları ve araştırmacıları arasında güçlü bir bağ kurulmasına sebep olacak tasarımıyla bölgeye ilham vermesi bekleniyor. Ayrıca, yakındaki girişimcilik ve kültürel tesislerle bağlantılı olarak planlanan sergilere, örneğin ‘Changdong Aurene’ (2020’de tamamlandı), ‘Seul Fotoğraf Müzesi’ (2023’te tamamlanacak) ve ‘Start-Up ve Kültürel Endüstri Kompleksi’ (2023’te tamamlanacak) festivallere ve forumlara ev sahipliği yapması planlanıyor. RAIM, Changdong Sanggye bölgesindeki yerel ekonominin ve kültürel ağın yeniden canlandırılmasında da merkezi bir rol oynayacak. Toplum genelinde bilim, teknoloji ve yeniliği ilerletmede ve teşvik etmede katalitik bir rol oynayan yeni Robot ve AI Müzesi (RAIM), insanların robotik teknolojilerle etkileşime girmesine izin verebilecek bir deneyim alanı olacak.

Seul Robot ve Yapay Zekâ Müzesi ( Seul Robot and AI Museum – RAIM )

Bilim, teknoloji ve inovasyonun toplum genelinde ilerlemesi ve desteklenmesinde önemli bir rol oynayacak olan müze için MAA’nın geliştirdiği tasarımda, robotları ve yeni teknolojiyi sergilemenin yanında, tasarım sürecinden üretim ve inşa sürecine kadar akıllı robotik teknolojiler kullanılmaktadır.

Müzenin ana karakterinde robotlar ve ziyaretçiler için kendi evrenini yaratmak, tasarımda katı geometri ve ortogonal formlar yerine yönsüz, akışkan ve doğa ile ilişki kurabilecek formları tercih ettik. Bu biçim dili, semantik yönün ötesinde, mekânsal konfor koşullarının ve işlevsel gereksinimlerin karşılanması için bir tasarım aracı olarak karşımıza çıkar ve yapı fiziğinin gereksinimlerine uyum sağlama esnekliğinin ötesinde, kentsel yönelim ve kamusal alanlarla bağlantı için çok çeşitli olanaklar yaratır.

Yapı yüzeyinin akışkan formu, kamusal alanı iç mekâna dahil etmek, yaya ve araç hareketini karşılamak ve organize etmek, ara alanlar yaratmak gibi amaçlara hizmet eder. Binaların zemin katlarındaki işlevler, kamusal dış mekânlar ile iç mekânlar arasında sürekliliği ve etkileşimi sağlar. Fotoğraf Sanatları Müzesi (PAM) ve Robot ve Yapay Zeka Müzesi (RAIM) arasındaki kamusal alanda insanlar doğrudan bilimsel, teknolojik ve yenilikçi bir misyonla yüzleşebilecekler.

Geçtiğimiz 20 Mayıs’ta (2021) Güney Kore’nin Seul kentinde robotlar eşliğinde temel atma töreni gerçekleşen, 4. endüstri devrimi için Kore’nin bir sembolü haline gelen müzenin, 2023 yılı yaz aylarında inşaat sürecinin tamamlanarak kullanıma açılmasının planlandığı duyuruldu.

Esin Hamamcı: 369 metre yükseklikte bir kule olan Çamlıca TV-Radyo Kulesi’nin tasarım ve yapım sürecini anlatmak ister misiniz? Proje nasıl başladı?

İstanbul TV ve Radyo Kulesi, bulunduğu yerde 369m yüksekliğindeki tekil varlığı ile İstanbul siluetinde farklı bir söylemi olan, geleceğe açılan, fütüristtik ve ezber bozan bir yapı. Zorlu ve bir o kadar da heyecan verici bir tasarlama ve yapma süreci hikayesine sahip. Hikâyenin başlangıcı bundan 10 yıl öncesine dayanıyor.

2011 yılında Londra’da mimari çalışmalarımı uluslararası platformda sürdürürken o dönemde İstanbul’da yapılması planlanan telekomünikasyon kulesi projenin fikir yarışmasında ödüle layık görülmesi ile başlayan hikâyede 2013 yılı sonlarında verilen yapım kararı ile uluslararası standartlarda yapılması adına Türk ve yabancı mühendislerden oluşan ekipler ile uzun bir projelendirme süreci yaşandı.

Kule, yüzü geleceğe yönelik, mimarlık uygulamalarında gelinen noktayı özetleyen bir proje.  Dış cephesinden en ince kıvrımlarına kadar tamamı, kentin doğası, bölgenin topografya özellikleri ve rüzgâr verileri baz alınarak tasarlandı. İstanbul doğasının ve Çamlıca rüzgârının modern bir mimari portresi aslında. Günümüzün olanaklarını kullanarak tüm süreçlerde disiplinler arası çalışma ortamının yaratılmasına olanak sağlayan düşünce sistemiyle tasarlanmış “Mimar & Mühendis” birlikteliğinin bir eseridir.

Altını yeniden çizmek gerekirse, hikayesini ve önermesini, özünü incelediğinizde “en İstanbul duran, İstanbul kokan” yapı olduğunu iddia edebiliriz. Teknoloji nasıl günlük hayatta kullandığımız dili değiştirdiyse, mimari bir yapının bulunduğu kentin ruhunu ifade etme biçimini de etkiliyor. Yeni teknolojiler, bize İstanbul’un doğasına, coğrafyasına ya da geçmişine dair verileri kullanarak, İstanbul’u daha iyi tanımlayan yeni bağlamlar icat ederek mimari yapılar tasarlama olanaklarını sunuyor. Bu olanakları sonuna kadar değerlendirmeli.

İstanbul TV& Radyo Kulesi için ön araştırmalar yaparken, sadece çalışmamızı mimarisi, tekniği ve teknolojisiyle sınırlı tutmadık; kuleyi aynı zamanda bir “kamusal alan” projesi olarak ele aldık. “Kamusal alan nedir, ne olmalıdır, yeni düzende ve değişen toplum dinamiklerine göre yeniden nasıl tanımlanabilir” gibi sorular etrafında uzun süre çalıştık; hem akademik hem sosyolojik açıdan yaklaştık. 

Tepenin doğal dokusunun sürekliliğinin sağlandığı, topoğrafya ile bütünleşik bir üstörtü altında yer alacak şekilde podyumun içinde barındırdığı fonksiyonların ve ilgili kamusal alanların tasarlanmasında mimari açıdan tanımlayıcı önemli bir rol oynadı. İçinde bulunduğu korunun sunduğu doğal peyzajda yer alan kamusal alanlar ile birlikte kule içine entegre edilen halka açık fonksiyonlar sayesinde önemli sosyo-kültürel aktivitilerin gerçekleşmesine olanak sağlayacak, İstanbul’un gökyüzüne taşındığı, değişik kotlarda birbirinden farklı İstanbul seyir tecrübeleri sunan bir yaşam üstüne dönüşümü mimari açıdan tasarıma yansıtıldı.

2016 yılında temeli atılan kule, Kasım 2020 itibarıyla 100 adet FM radyonun tek yapıda toplanmasıyla telekomünikasyon hizmetlerini vermeye başlayan kule kapılarını Mayıs 2021’de ziyaretçilerine açtı.

Esin Hamamcı: Çamlıca Kulesi gibi füturistik projeler nasıl inşa ediliyor. Yapım metodolojisi nedir? Mühendislik alanında da yer aldınız mı?

Strüktürü ile ön plana çıkan mimarilerde, genellikle mühendislerin ismini duyarız. Fakat İstanbul TV ve Radyo Kulesi ile beni en çok heyecanlandıran konulardan biri, mühendislik ve mimarlık sınırını nasıl eritebiliriz olmuştu.

Kule tasarımından uygulamaya tek bir disiplinin taleplerini dikte ettiği hiyerarşik sistem yerine ekip halinde üretimin önemini vurgulayan bir mimari yapı tipolojisi örneğidir. Tüm bu süreçlerde disiplinlerarası bir platformda birlikte çalışma ortamının yaratılmasına olanak sağlayan düşünce sistemi sayesinde yeni uygulama çözümlerinin bulunmasında, disiplinlerin tekrar edici değil geliştirici rol üstlenmesinde, bilgi kayıplarının minimize edilerek istenen tasarımın uygulanmasının sağlanması hedeflendi.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından yatırımı gerçekleştirilen telekomunikasyon kulesinin konsept tasarım aşamasından uygulama aşamasına kadar geçen projelendirme süreçlerinde bir taraftan tasarımın bütünlüğünün diğer taraftan da 25’ten fazla farklı disiplinin bir arada yer aldığı bilgi akışını kontrol etme rolünü de MAA çatısı altında üstlendiğimiz bir projedir. Klasik her mimari projede yer alan statik, mekanik, elektrik, peyzaj, yangın, altyapı gibi proje hizmetlerinin haricinde Bağımsız Kontrol Kuruluşu (Peer Review) Yapısal Danışmanı, Telekomünikasyon Yayıncılık Danışmanlığı, Cephe Mühendisliği, Rüzgâr Mühendisliği gibi çeşitli ileri mühendislik hizmetleri de projede yer aldı.

İçinde bulunduğumuz coğrafyada, kültürel ve ekonomik altyapı gibi çeşitli bağlamlarda mimar ve mühendis ilişkisi arasında aslında bir uçurum söz konusuyken sahip olduğumuz bu düşünsel alt yapı ile aradaki uçurumu olabildiğince ortadan kaldırmayı hedefledik. Bunu yaparken de aslında en iyi disiplinlerarası platform olduğunu düşündüğümüz, “BIM” adı verilen “Building Infromation Modeling” yani ‘’ Yapı Bilgi Modeli’’ MAA’daki tüm projelerimizde kullanmaya devam ediyoruz. BIM, bir taraftan mühendisler ile ortak yapıyı oluşturacak sistemi kurmamızı sağlarken diğer bir taraftan da proje aşamasındayken projenin tüm sorunlarını görebilmemizi sağlıyor. 

Kule dönüşümün hikayesini içinde barındıran varoluş serüveni ile, kule strüktürü 369m’ye ulaştığında tam bitti derken, aslında mimari hikayesi henüz başlayacak olan bir süreç hikayesidir. Kule, inşasını takip eden kentliler ile kendi form ve varoluş bilgisini de paylaştı. Bu durum, bir nevi kent ölçeğinde bir mimari performansa dönüştü. Kuleyi oluşturan mekânsal hacimleri 3-4 katlı gruplar halinde oluşturup, önce kule dibinde en üst katları iki aylık süreçler içerisinde inşa edildi ve yukarıya bu 3-4 katlı blokları 200m boyunca yaklaşık 5 günde kaldırıldı. Bu bağlamda yapı 2 aylık periyodik süreçler ile sisteme eklemlenen parçalar ile mimari ve mekânsal anlam kazanan bir varoluş serüveni sundu.

Kent ölçeğindeki farkındalığı da 2 ayda birlik periyotlarla değiştirdi. Kentlinin bir kısmı bu dönüşümün farkında bir kısmı ise bakmasına rağmen göremeyebiliyor…

Esin Hamamcı: Bu kenti ben kurmalıyım dediğiniz nokta atışı bir yer var mı?

Bugüne kadar dünya üzerinde birçok şehirde, birçok kentte yapı tasarlamış, İstanbul gibi Asya ve Avrupa arasında palimsestik ilişkileri barındırmış bir şehirde iletişimin ve etkileşimin merkezi olan İstanbul TV ve Radyo Kulesi’ni hayata geçiren bir mimar olarak bu soruyu ‘Ben kurmalıyım’ gibi iddialı, tek ve tikel bir yanıt vermek mimarlık deneyimim ile çelişen bir durum olur.

Mesleki kariyerimde her zaman kendi bağlamı içinde kullanıcılara, insana odaklanan, onların yaşamlarını kurguladığımız ve her defasında yeni yapım yöntemlerini ve teknolojiyi tekrar tekrar keşfettiğimiz bir üretim pratiğini benimsedim.

Çok kısa zamanlarda değişip dönüşebilen günümüz dünyasında tek bir yere eser bırakma gayesi yahut hayali içinde olmaktansa, geçmişini, hayat öykülerini yeniden keşfedilir bulduğum insanları barındıran her coğrafyada doğadan ilham alarak, onların yaşamlarını ve geleceğini tasarlamak isterim.