Oğuz Demiralp: Tanpınar’ın Avrupalılığı

Oğuz Demiralp, Tanpınar’ın Günlükler’inde yer alan “Türkiye beni yedin.” cümlesinden yola çıkarak onun Avrupa’ya gitme düşüncesi ve macerasından söz ediyor.

Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız:

Tanpınar’ın Avrupalılığı

Bu görüşmeye beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Tanpınar’ın şu cümlesini seçtim ben. Gayet kısa bir cümle: “Türkiye beni yedin.”. Tanpınar bu sözü biliyorsunuz günlüklerinde yazmıştır. Beni çok etkileyen bir sözü. Tanpınar  “Türkiye beni yedin.” diyor, Türkiye’yi karşısına alıyor. Bunun iki boyutu var. Biri, Tanpınar’ın kendi kişisel yaşamı var. Tanpınar,  “Türkiye beni yedin.” derken Avrupa’da yaşamış olmamasını düşünüyor. Kendi kişisel tarihinde, kendi dediğine göre gene, 1923’te Erzurum’da bir Atatürk ile karşılaşması var. Orada galiba bir burs imkânı, yurtdışına gitme imkânı ortaya çıkıyor. Fakat o imkânı kullanamıyor. O kullanamamasını da yine başka bir yerde günlüklerinden biliyoruz. “O imkânı kullanmamakla önümüzdeki 10 seneyi yaktım,” diyor. Kendini kendini suçluyor. Dolayısıyla kişisel boyutta o imkânı kullanmamış olmaktan duyduğu bir pişmanlık var. Bu, yaşlandıkça niye daha güçlü bir hale geliyor? Çünkü Türkiye’de kendini özlediği şekilde gerçekleştirebildiğini düşünmüyor. Çünkü Tanpınar’ın bir kendisi var bir de Avrupa’da yetişmiş Avrupalı Tanpınar hayali var. Avrupalı Tanpınar hayaline bakıyor, o hayale ulaşamadığı için üzüntü, yeis içinde. 1) tabi kendisini suçluyor: ‘keşke o fırsatı kaçırmasaydım’ diyor. 2) Türkiye’yi suçluyor. ‘Türkiye’nin şartları bana kendimi istediğim şekilde yetiştirme fırsatı vermedi’ diyor. Bu aslında çok önemli bir şey tabi. Tanpınar’a özel bir konu olarak bunu işleyebiliriz ama genel bir konu olarak burada sadece Türkiye’yi değil belki, Türkiye benzeri ülkeler için, hatta bunun ötesine geçersek 3. Dünya ülkeleri aydınları için bir ufak trajedinin örneğini görüyoruz. Tanpınar gibi kişilerin bilinç düzeyi, bilgi düzeyi aslında ülkelerinin ötesinde oluyor. Bunu geliştirebilmek için de Batı’ya gitmeleri gerekiyor. Bunun bir örneği de İran’daki Sadık Hidayet’tir. O da tam onun için kendini geliştirememiştir. Bunu yapamıyor, Batı’ya gidemediği için kendini geliştiremiyor. Bunu yapamamasının ndeni ülkedeki çeşitli nedenler. Belki eğitim sistemi belki mali durum belki mesleğinden izin alamaması gibi nedenler. Dolayısıyla burada bütün bir sistemi suçlayıcı bir ifade var. Çok önemli buluyorum. Çok da önemli bu söylediği şey. Mesela bugün Nobel Ödülü almış bir Aziz Sancar’ımız var. Aziz Sancar Türkiye’de kalsaydı Nobel’i alabilecek miydi? Alamayacaktı. Bunun başka örneklerini de söyleyebiliriz. Mesela Biontech’in  başındaki, iftihar ettiğimiz karı-koca. Bunlar Türkiye’de kalsalardı, böyle büyük şeyler yapabilecekler miydi? Yapamayacaklardı. Dolayısıyla sistemin bozukluğunu ve kişilerin gelişmesine nasıl engel olduğunu ortaya çıkarması bakımından çok önemli bir söz olarak Tanpınar’ın bu sözünü not ediyorum. Bir de tabi bu vesileyle Tanpınar’ın Avrupalılığına da değinmek lazım. Neden Tanpınar Avrupalı bir aydın olarak yetişemediği, kendisini geliştiremediği için şikayet ediyor? Tanpınar’ın diğer Türk aydınlarından, özellikle çağdaşlarının birçoğundan belki hepsinden ayrıldığı bir yönü Avrupalılığıdır. Bu Avrupalılığı üzerinde duran pek yoktur. Galiba ben durdum bir tek doğrusunu isterseniz. Huzur romanına dönersek, Huzur’da Mümtaz’ın bir çöküşü var biliyorsunuz romanın en sonunda. Ama Mümtaz’ın çöküşü, Avrupa’nın çöküşüyle iş zamanlıdır. Mümtaz çöktüğü anda Avrupa’da da savaş başlar. Mümtaz’ı çökerten şey sadece Nuran’ın aşkından duyduğu umutsuzluk ya da Suat’in şeyleri altında ezilmiş olmak değildir. Dikkatle okursak Avrupa’nın gidişi de Mümtaz’ın dertlenmesinin, kederlenmesinin önemli nedenlerinden biridir. Avrupa’nın gidişinden dolayı Mümtaz bir ümitsizliğe kapılır, Avrupa uygarlığının ortadan kalkacağı korkusunu yaşar. Bunu bu şekilde yaşayan Türk aydını, Türkiyeli aydın kaç tane var bilmiyorum. Ben başkasını bilmiyorum. Hatta o romanda şöyle bir söz de var. Çok da önemlidir. Mümtaz’ın ağzından: “Biliyor musunuz ben ne vakit vaziyetten ümit kestim? Rus-Alman tecavüz paktı imzalandığı gün.”. Biliyorsunuz Ruslarla Almanlar anlaşıyorlar. O anda diyor ki Mümtaz, o andan itibaren, Avrupa’dan ümit kestim, diyor. Çok enterasan, Walter Benjamin de aynı anlaşmaya aynı şekilde tepki göstermiş ve Avrupa’dan ümit kesmiştir. Yani duyarlılık olarak birbirine benzeyen iki insan bunlar, birbirlerini tanımasalar da kaynakları farklı da olsa. Yani Tanpınar’ın bu Avrupalı yönü çok önemlidir. Başka Türk aydınlarında görmedim ben böyle bir Avrupa duyarlılığı. Ve tabi böyle bir Avrupa duyarlılığı taşıması “Türkiye beni yedin.” sözünün ağırlığını, vehametini daha da arttırıyor. Ait olduğunu düşündüğü Avrupa’ya ancak 52 yaşında gidebiliyor. Bakıyor ki kendi yetenekleriyle orada çok daha şeyler yapabilirdi. Nitekim bu sözü etmesine vesile olan şey de Fransız büyük eleştirmen Marcel Reynaud’un Baudelaire üzerine yazdıkları. Reynaud Cenevre Okulu’ndandır. Aslında Tanpınar da Cenevre Okulu’na çok yakın bir anlayışı temsil eder. Diyor ki: “Marcel Reynaud’un söylediklerini ben yıllarca önce söyledim. Keşke orada olsaydım. Bunları daha da geliştirebilirdim.”. Haklı da yani. Entellektüel bakımdan da çok müstesna bir aydınımız, yazarımız. Dolayısıyla bu şikayetini de çok haklı görüyorum. Ama işte bu Türkiye’de genel olarak hepimizin, birçok aydının yaşadığı travmadan farklı bir şey bu. Mektepten memlekete dönmesinden farklı bir şey.  Burada mektep de memeleket de aslında Avrupa. Yani Avrupa’ya bir aidiyet konusu. Avrupalılık konusu. Tanpınar kadar Avrupalılık duygusu ve geçmişe bağlılık duygusu güçlü olan başka bir yazarımız da yok. Yani Tanpınar’ın geçmişe bağlılığı da aslında Avrupalılığının bir göstergesidir. Avrupalı kimdir? Geçmişine sahip çıkan adamdır. Tanpınar da bunu bence Yahya Kemal’den çok daha başarılı şekilde yapmıştır. Çok üzerinde düşünülmesi gerekir. 3-4 sayfalık bir yazı yazdım ama bir kitap yazılacak kadar derin bir cümle olduğu kanısındayım. Bugün düşüncelerimi bu vesileyle sizinle paylaşmak istedim.

Oğuz Demiralp: Deneme yazarı, diplomat. 22 Ocak 1952, İstanbul doğumlu. Tam adı Mustafa Oğuz Demiralp. İstanbul Saint-Joseph Lisesi (1971) ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi (1976) mezunu. Banka ve ticaret sektöründe çeşitli işlerde çalıştıktan (1976-78) sonra Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğünde ikinci kâtip olarak göreve başladı (1978-80). Münih Başkonsolosluğunda konsolos yardımcılığı ve aynı dönemde NATO Parlamenter Asamblesi Türk Heyeti danışmanlığı (1980-83), Tahran Büyükelçiliği başkâtipliği (1983-85) görevlerinde bulundu. Siyaset Planlama Dairesinde güncel siyasi konulardan, AGİT ve silahsızlanmadan sorumlu şube müdürü (1985-87), Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliği müsteşarı (1987-91), AGİT Dairesi Başkanı (1991-93), Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliğinde daimi temsilci yardımcısı (1993-97), Dışişleri Bakanı Özel müşaviri (1997-00) olarak çalıştı. 2000 yılında büyükelçi olduktan sonra Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) nezdinde Türk Daimi Temsilciliği, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) Konseyi Başkan Yardımcılığı, DTÖ Ticaret ve Yatırım Çalışma Grubu Başkanlığı (2000-01), DTÖ Ticaret ve Çevre Komitesi Başkanlığı (2002-03) görevlerini yürüttü. 2002-2005 yılları arasında büyükelçi ve AB nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi olarak çalıştıktan sonra 31 Aralık 2005’te Avrupa Birliği Genel Sekreterliği görevine atandı.

İlk yazılarını ve çevirilerini 1973’ten başlayarak Yeni Dergi’de, daha sonra da arkadaşlarıyla çıkardığı Yazı ve Cehennemde Bir Mevsim ile, 1980’lerde Yeni Dergi, Somut, Doğu-Batı, Gergedan, Soyut, Oluşum, Argos gibi dergilerde, ayrıca 1978-79 yıllarında Dünya gazetesinde (1978-79) yayımlandı. Edebiyat üzerine denemelerinde “özel” bir metafizik kurmaya yöneldiği, eleştirel denemelerinde Türk edebiyatının Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, İsmet Özel ve ayrıca Walter Benjamin, Sadık Hidayet gibi güçlü kalemler üzerine çözümleyici yaklaşımlarla durdu.

(Görsel, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nün izniyle kulllanılmıştır. Her hakkı saklıdır.)