Nezih Erdoğan: Tanpınar’da Vekaleten Yaşantı: Radyo ve Sinema

Podcast serimizin 4. gününde Nezih Erdoğan, Huzur romanının son cümlesinden yola çıkarak Tanpınar’ın radyo ve sinema gibi kitle iletişim araçları üzerine düşüncelerinden söz ediyor.

Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız.

Huzur – Son Cümle

 “Radyo evin sessizliği içinde tek başına, hadiselerin gür sesiyle herkes için konuşuyordu.”

Tanpınar’ın belki de en ünlü romanı Huzur’un son cümlesi üzerine konuşmak istiyorum.

Huzur bir İstanbul romanıdır. Trajik bir sonla biter. Romanın baş karakterleri, iki sevgili, Mümtaz ve Nuran ayrılır, hemen ardından savaşın patladığı duyulur. Radyoda Hitler hücum emri vermiştir. Tanpınar burada karanlık bir tablo çizmektedir. Romanın son cümlesi anlattığı hikâyeden kopuk gibi durur ama atmosferi besler:    

“Radyo evin sessizliği içinde tek başına, hadiselerin gür sesiyle herkes için konuşuyordu.”

Bu basitçe şık bir final cümlesi değildir. Herkes için konuşmak ne demektir? Herkesin hislerine tercüman mı olmaktır? Herkesin hakkını mı savunmaktır? Yoksa, radyo herkesin ne düşünmesi, ne hissetmesi gerektiğini mi buyurmaktadır? Hadiselerin gür sesi dinleyenlerin sesini bastırıyor.

Radyoya maruz kalan dinleyicilerin kendileri için konuşma imkânı ellerinden alınmıştır.

Bu söz Tanpınar’ın modernite çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğine inandığım, başta radyo ve sinema olmak üzere, kitle iletişim araçlarına olan güvensizliğini dile getirmektedir.

Tanpınar, Beş Şehir’de de sinema ve radyonun bir şehrin dokusuna nüfuz etmesinden ve o dokuyu dönüştürmesinden memnun değildir.

Ustası Yahya Kemal’den miras aldığı bir melankoliyle Radyo’nun yayılması sonucu musiki takımlarının kahvelerden kovulduğunu anlatır.

Musiki takımları kahvelerde canlı müzik yapıyor, kahvedekiler de uygun yerlerde, örneğin nakaratlarda onlara katılıyordu. Hep bir arada gerçekleştirilen, katılımı teşvik eden icra, şimdi yerini tek başınalığa, bırakmıştır.

Tanpınar’ın yitirilmesinden endişe ettiği kavramları “birliktelik” ve “katılım” olarak özetleyebiliriz.

Yine Beş Şehir’de sinemanın İstanbul’un dokusuna nüfuz edişini açıklarken Huzur’u noktaladığı sözü destekleyen bir eleştiriyi dile getirir: “Sinemanın zevkimizi dışardan idare ettiği bir devirde yaşıyoruz.” Burada zevk deyince beğeniden çok eğlence anlamak daha doğru olacaktır.

Seyirciye verilen, radyo ve sinema sayesinde kendi eylemediği eylemleri başkalarının üzerinden dolaylı olarak tecrübe etmesidir. Bir çeşit vekaleten yaşantı.

Böylelikle, hem radyo, hem de sinema insanları, doğrudan ve birlikte katılımıyla yaşayabileceklerinden mahrum bırakmaktadır.

Sözü yine Tanpınar’a bırakıyorum: “Şurası muhakkak ki, verimli bir iş hayatı şehre hususi çehresini iade edinceye kadar, hayatımızda yaratıcı olacağımız güne kadar İstanbul halkı tek başına eğlenecektir.”

İstanbul halkının tek başına eğlenmesi… Sinema salonunda seyirciler bir arada film seyrediyorlar ama aslında sinemanın mümkün kıldığı deneyim bir tek başınalık gerektiriyor, özetle sinema ve radyonun eğlencesi katılım ve paylaşımı, giderek yaratıcılığı dışlıyor, ikisinin gür sesleri içimizin seslerini bastırıyor, duyulmaz kılıyor. Modern insan en azından şimdilik kalabalık içinde yalnız ve edilgen bırakılmıştır.     

Nezih Erdoğan: Bilkent, Bahçeşehir, İzmir Ekonomi ve İstanbul Şehir üniversitelerinde hikâye anlatma sanatı, yaratıcı yazarlık ve senaryo yazım dersleri verdi. Halen İstinye Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta. “Yeşilçam Sineması”, “Erken Dönem Sinema”, “Sinemada Ses” üzerine Türkçe ve İngilizcede makaleleri vardır. İlk romanı Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür 2013 yılında, araştırma çalışması Sinema’nın İstanbul’da İlk Yılları: Modernleşme ve Seyir Maceraları 2017 yılında yayımlandı. Sanat Kritik için roman eleştirileri yazıyor.