Erendiz Atasü: Bir yazarın çifte bilinci

Podcast serimizin 3. gününde Erendiz Atasü, Tanpınar’ın Yaz Yağmuru hikâyesindeki anlatıcı ve bilinçakışı ilişkisi üzerinde duruyor.

Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız:

Bir Yazarın Çifte Bilinci

Merhabalar. Tesadüf, o sırada zaten Yaz Yağmuru’nu okuyordum. Onun için Yaz Yağmuru’ndan bir cümle seçmek açıkçası kolayıma geldi. Cümle şu: “Sanki o anda yaptığı ve söylediği şeylerden başka kendi içinde daha mühim, hayatını daha derinden kavrayan bir düşüncenin peşindeymiş, çok ayrı ve yalnız kendine mahsus bir başka zamanı yaşıyormuş gibiydi.”

Şimdi, hikâyenin ben anlatıcısı yağmur altında bahçesinde bulduğu, tanımadığı kadına dair gözlemini, izlemini dile getiriyor bu cümlede. Ama bana öyle geliyor ki bu Tanpınar’ın tam da kendini ifade eden bir cümle. Sanki bu bir yazar psikolojisi. Okur okumaz bu cümleyle ben özdeşleştim. Şimdi herkesin zihninin böyle işlemesi bence mümkün değil, gerekli de değil. Belki de biraz marazi bir şey bu, o da çok mümkün. Fakat bu bir yazar hissiyatı gibi geliyor bana. Ya da bir kısım yazarın zihin işleyişi gibi geliyor. Ya da zihni böyle işleyen insanlar ellerinde olmadan yazıyorlar, yazmadan duramıyorlar gibi geliyor.

Bu şöyle, şimdi, bir olay oluyor, önemli bir olay diyelim. Bu olaya ben katılıyorum, olayın içerisinde bir rolüm var; bir dikkat sarf ediyorum, olayı yaşıyorum. Güzel. Ama sanki zihnimin içerisinde bir başka merkez var: o da sade olayı değil, benim bu olayı nasıl yaşadığımı, bundan nasıl izlenimler aldığımı, niçin böyle izlenimler aldığımı “tık tık tık tık” bir bilgisayar gibi, sanki kaydediyor. Şimdi, kendi kafa çalışmamı bu şekilde net ifade edemezdim. Bu cümleyi daha önce de okumuştum. Tabii gençliğimde o kadar dikkat etmemişim. Şimdi, cümle beni çarptı ve burada sanki kendimi buldum. Böyle, bir yandan yaşıyorsunuz o olaya katılıyorsunuz – ben buna “çifte bilinç” diyorum– bir yandan da vire kaydediyorsunuz. O kayıt size çok özel. Onun özel olduğunu, kendinize ait olduğunu, kendi içsel yaşantınıza ait olduğunu da biliyorsunuz ve tuhaf bir şekilde, benmerkezci bir şekilde, narsist bir şekilde o kendinize özel olan kısmını daha önemsiyorsunuz. Burada ben anlatıcı anlattığı kişiye dair bu cümleyi söylüyor. Anlattığı o kişi, yani yağmur altında bulduğu o kadın, tam olarak buna uyabilir. Uymayadabilir. Bu yazarın izlenimi de olabilir. Ama bence burada ben anlatıcı ve onun arkasında Tanpınar aslında kendi yapısına dair bize bir ipucu veriyor.

Huzur’da her şeyi biz Mümtaz’ın gözünden, onun algılayışından, onun sezişlerinden süzülerek alırız. Bize öyle ulaşır. Mümtaz orada aslında Tanpınar’ın bir yerde kendisini temsil eder. Yaşantı olarak, huy su olarak illa Tanpınar’la özdeş olması gerekli değil. Ama duyarlık, zevk, o çok içsel hayat olarak sanıyorum Tanpınar’la Mümtaz özdeş ve bütün roman aslında tamamen Tanpınar’ın nesnel gözlemleri de olabilir ama baskın olan kendi iç izlenimi.

Yani bilinç akışı dediğimiz şeyi de bence böyle yazarlar yarattılar. Sürekli bir iç diyalogları var. O susmayan bir iç diyalog var: kendine dair, başkasına dair. Her neyse. Ama sonuçta kendi izlenimlerini… Olabilir, böyle biraz flu görüyor. O flu ona kadına dair yorumlar yapma imkânını sağlıyor. Kadın da yaralı bir kadın zaten. Çok büyük bir acı var mazisinde. Kadın bir anlamda hala o acıyı yaşıyor. Kadının da zaten gerçekten dış koşullardan bağımsız bir iç düşünce sezme ve duyma durumu var zannediyorum. Mazisinden, kopulabilecek bir mazi değil zaten, çok acı bir şey. Onun etkisi altında. O da bir iç yaşantı sürdürüyor zaten.

Buradaki anlatıcı kadının ruhsal durumunun içine girmeye çalışıyor, değil mi? Onu anlamaya çalışıyor. Huzur’da Mümtaz Nuran’a o şekilde anlamaya çalışıyor mu? Bence çalışmıyor. Burada iki unsur var: Kadın’ı olduğu gibi anlayabilmek, kadının ruh haline nüfuz edemese bile tam olarak orada kendisine kapalı bir alanlar olduğunu, başka bir şey olduğunu bir derinlik olduğunu hissetmesi söz konusu. Doğru, buradaki anlatıcı Mümtaz’dan farklı. Onu Tanpınar’la da tam olarak özdeşleştirmek belki pek doğru değil. Ama sanıyorum cümle Tanpınar’ın genel halinin bir temsilcisi.

Tanpınar’a dair Selim İleri’nin çok insanın içine dokunan bir cümlesi var. Diyor ki “ferdiyetsiz toplumda insanı anlamaya çalışmaktan ve anlatmaya çalışmaktan vazgeçmediniz.” Bu son kitabında çok eleştiriyor Tanpınar’ı. Belki de çok haksız yerden yere vuruyor bazı konularda. Edebî açıdan değil ama genel olarak hayat tutumu açısından. Ama onu çok da derinden anlıyor herhalde. Bu cümle herhalde Tanpınar’ı tam anlatan bir cümle. İnsanın içine dokunuyor. “Ferdiyetsiz toplumda insanı anlatıp anlatmaya çalışmaktan vazgeçmediniz.” İnsanlarımızın çoğu kendini anlayıp anlatmak istemiyor ki.

Erendiz Atasü: 1947 yılında Ankara’da doğdu. 1964’te Ankara Koleji’ni, 1968’de A.Ü. Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi. Mezun olduğu fakültede akademik kariyer yaptı. 1974’te Dr. Pharm., 1980’de doçent ve 1988’de profesör unvanlarını aldı. Emekli olduğu Mart 1997’ye dek, farmakognozi dalında öğretim üyesi olarak çalıştı. Erendiz Atasü’nün kimi öyküleri İngilizce, Fransızca, Almanca ve Flemenkçe’ye çevrilmiş ve çeviriler antolojilerde yayımlanmıştır.

(Görsel, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nün izniyle kullanılmıştır. Her hakkı saklıdır.)