Ali Şükrü Çoruk: Huzur’da özgürlük meselesi

Serimizin 13. gününde Ali Şükrü Çoruk, Tanpınar’ın Huzur romanındaki aşk, sanat, arkadaşlık ve özgürlük arasındaki ilişkiyi anlatıyor.

Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız:

Huzur’da Özgürlük Meselesi

Benim bu podcast dizisinde üzerinde durmak istediğim konu, Huzur’da sıklıkla karşımıza çıkan özgürlük meselesidir. Huzur’u hepimiz biliyoruz; Türk edebiyatının üzerinde en çok durulan, inceleme ve yorum yapılan eserlerinden biridir. Bu romanın en önemli özelliği, içinde pek çok meseleyi barındırması, tartışmaya açması; bu meseleler ve tartışmalar neticesinde Tanpınar’ın kesin bir sonucu okuyucuya benimsetmeye çalışmamasıdır. Başka bir deyişle, bu meseleler ve sorunlar karşısında özgür bırakarak okura, kendi yolunu tercih etme imkânını vermesidir. Benim Huzur’da gördüğüm meselelerden biri, insanın temel sorunlarından olan özgürlüktür. Özgürlük, romanda hangi şekillerde yer almıştır, nasıl tartışılmıştır, uzun uzadıya konuşulmaya açıktır, ancak ben, başta verdiğim alıntı üzerinden bu meseleyi tartışmak istiyorum.

Romanın başkahramanı Mümtaz, dünyanın, insanın sınırlarıyla çok erken yaşta tanışır. Dünyanın gelip geçici bir hayata sahne olduğuyla çerçevelenen bu sınır, “ölüm” ve “ölümü aşma” gerçeklikleriyle örülüdür; insanlar da bu iki gerçeklik etrafında yaşar. “Ölüm”, insan hayatının belli bir sınırı olduğu gerçeğini ortaya koyar. “Ölümü aşma” ise, ölümün üzerine çıkma kaygısı ve mücadelesidir; bunun da ancak haz duygusuyla gerçekleştirilebileceğine inanılır. Fakat haz almanın da sınırları bellidir; yaşanılan hazzın süresi geçtikten sonra insan dünyayla karşı karşıya kalır. Çocuklukta karşılaştığı bu iki önemli gerçek Mümtaz’ı, hayatı boyunca meşgul edecek ve bunun üzerine çıkma, bunu aşma yollarını arayacaktır.

Mümtaz’ın hayatında ölümü yenmenin ve dünyanın kendisine dayattığı sınırları aşmanın yolu sanattan geçer. Ona göre sanatla ilgilenmek, sanatla hemhal olmak, sanat eseri ortaya koymak bu dünyayı aşmanın yollarından biridir ve Mümtaz, tercihini bu yolda kullanır. Mümtaz’ın sanata yönelmesi, beraberinde özgürlük sorununu da getirecektir. Sanatın kendisini özgür yapacağına inanan Mümtaz, Nuran’la aşk yaşamaya başlar; fakat bu aşkı, basit bir ikili ilişki olarak yahut sadece aşk üzerinden temellendirmek de eksik bir yaklaşım olacaktır. Mümtaz’ın Nuran’a duyduğu aşk, sınırlarını çizdiği sanatla yakından ilişkilidir; Mümtaz’ın Nuran’la ilgili değerlendirmelerine bakıldığında, hatta ilk karşılaştıklarında Nuran’ın kendisinde uyandırdığı izlenimlerde hep sanatın izlerine rastlarız. Vapurda ilk gördüğünde Nuran’ı ideal sınırları çizilmiş, âdeta Milo Venüsü heykelini andıracak bir güzellik içerisinde görmesi bunun delilidir. Ona göre Nuran, bir sanat eseridir ve yaptıklarıyla, hareketleriyle, görüntüsüyle bir sanat eserinin canlı bir numunesi olarak karşısında durur ve elbette, eksiksiz bir sanat eseri olarak gördüğü için de onun her şeyinden etkilenecek, ona bağlanacaktır. Bu yaklaşım, Mümtaz’ın Nuran üzerinden bir özgürlük arayışına da işaret eder. Tabii Nuran, Mümtaz’ın kendisini, sanatın yerine koyarak bir özgürlük arayışı içinde olmasından memnun değildir, çünkü Nuran’ın bu aşktan beklentileriyle Mümtaz’ın beklentileri arasında fark vardır. Zaten bu beklentiler ortaklığa kavuşamadığı için de bu ilişki sonlanmaya mahkûm olacaktır. Mümtaz ile Nuran ayrılıktan sonra ise Mümtaz’ın Nuran’a olan bağlılığı hemen bitmeyecek, âdeta onun esiri olacaktır. Mümtaz, özgürlüğe ulaşayım derken esaretten kaçamayacak ve başta alıntıladığım, romanın da ana fikirlerinden biri olan cümleyi söyleyecektir: “Huzuru Nuran’da değil, içimde aramalıyım. Bu da ancak feragatla olur.”

Mümtaz, Nuran esaretinden kurtulduktan sonra başından beri aradığı özgürlüğe ulaşmak için yolculuğuna farklı isimlerle devam eder. Bu isimler, Mümtaz’ın hayat yolculuğunda eş zamanlı olarak karşısına çıkan Suat ve İhsan’dır. Suat, nihilist, anarşist, yaşamı reddeden ve kendine göre yorumladığı bir hayatı temsil eder; fakat bu yol, Mümtaz’ın özgürlük arayışı için bir örnek değildir. Suat, hayat karşısında kendisi gibi davranması için Mümtaz’ı intihara davet eder, Mümtaz ise bu daveti, dünyada yapacak işlerim var, diyerek reddeder. Suat, yaşanılanların taşınamayacak bir yük olduğunu söylese de Mümtaz, “Hayır, ben yükümün derecesine yükselebilirim. Yükselemezsem altında ezilmeğe razıyım. Fakat seninle gelmem[1] ,” diyerek kendi yolunu seçer. Romanın sonuna doğru Suat’ın hayalî olarak Mümtaz’ın karşısına çıkıp yaptıkları konuşmada da aynı durum görülür. Burada Suat’ı ele almamın sebebi, Suat da Nuran kadar olmasa bile Mümtaz’ın sevdiği karakterlerden biridir. Mümtaz, Suat’ı hayat karşısında cesur olduğu için sever; kendi doğrularıyla gittiği, başta yakınları olmak üzere çevresindekileri karşısına almak pahasına onlarla mücadele ettiği, âdeta tersten bir Sisifos olduğu için sever. Bu cesurca yaklaşım Mümtaz’ın her zaman ilgisini çekecektir. Aralarında ciddi anlamda fikir farklılıkları olmakla beraber bunlar Suat’ı sevmesine engel olmayacak fakat Suat’ın intihar davetini geri çevirecektir.

Mümtaz’ın yolculuğunda örnek alacağı kişi olarak karşımıza çıkan isim İhsan’dır. İhsan, babası öldükten sonra Mümtaz’ın, hem babası hem ağabeyi yerine koyduğu önemli bir norm karakterdir. İhsan, Mümtaz’a devamlı surette bir fikri kabul ettirmeye çalışır, tabii bu zorla değildir. İhsan, Nuran’a duyduğu aşk örneğinde olduğu gibi, Mümtaz’ı davranışlarında serbest bırakmakla beraber onun “mesuliyet” duygusu içinde hayata asılması gerektiğine inanır ve özgürlüğüne ancak bu yolla ulaşacağını söyler. Henüz çocukken İhsan’ın yanında yaşamaya başlayan Mümtaz, zamanla, kendisini büyüten, eğiten İhsan’ı babası yerine koyar. Dolayısıyla İhsan, Mümtaz’ın hayatında baba boşluğunu doldurmasıyla da önemli biri olur. Bununla beraber “baba” gibi olma korkusu; İhsan’ın kopyası olması korkusu da roman boyunca hissedilecek ve aralarında çatışmalara yol açacaktır. Buradan bakıldığında, Mümtaz’ın özgürlük arayışında bu amaca ulaşmasına katkıda bulunacak en önemli karakterin İhsan olduğuna inanıyorum. İhsan’ın düşünceleri bize Camus’yu da hatırlatacaktır; Camus’nun absürt felsefesi de dünyanın saçmalığına değinir. Ona göre hayat, zor bir yolculuktur, insan mutlu olacağını düşünmemelidir, çünkü dünya, böyle bir yer değildir. İnsanın ölümlü olması da kendi başına absürttür, öleceğinizi bilmenize rağmen bu hayatı sürdürmek saçmadır. Bununla beraber intihar etmek de hayatın kendisi kadar saçmadır[2] . Bunu aşmak için hayatı anlamlı kılacak aktiviteler içerisinde bulunmak gerekir. Bu da kendisini, başta kendisine, bütün insanlığa sorumlu hissederek yaşamakla mümkündür. Yani İhsan’ın üzerinde durduğu mesuliyet fikri, Tanpınar’ın Albert Camus’dan etkilenerek ele aldığı fikirdir.

Mümtaz, Suat’ın intihar davetini reddettikten sonra İhsan’ın düşüncelerine daha çok yaklaşacaktır. Suat’ı reddederken, daha yapacak işlerim var demesi, bende, İhsan’ın sözünü ettiği mesuliyet fikri etrafında hayatını devam ettireceği hissini uyandırmaktadır. Şunu da eklemek gerekir: İhsan hastadır; bu durum, düşüncelerinin doğru olmadığı yönünde okurda soru işareti bırakacaktır. Bu da romanın pek çok düşünceyi savunmakla beraber tek bir düşünceyi empoze etmemesine örnek olarak gösterilebilir. Nihayetinde çözümsüz biten romanın okurda bu devam etme durumunu da dikkate alacak olursak benim düşüncem bu yöndedir. Elbette burada Mümtaz’ın, “mesuliyet” fikrini daha da genişleterek ilerleyeceğini unutmamalıyız, çünkü İhsan’a karşı bir baba kompleksi duyan Mümtaz, doğrudan İhsan’ın bir kopyası olmak istemez. Tanpınar’ın “değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” fikri etrafında Mümtaz’ın kendi yolunda ilerleyebilmesi, özgür olabilmesi için İhsan’dan izler taşımakla beraber ondan kurtulması gerekecektir. İhsan’ın ölümü Mümtaz’a bu kurtuluşu sağlayacaktır, ancak bu durum onun aradığı özgürlüğe ulaşması için yeterli olacak mıdır?

Ali Şükrü Çoruk: 2001 yılında yardımcı doçent, 2009 yılında doçent, 2014 yılında profesör olmuştur. İstanbul Üniversitesi’nde 1993 yılında tamamladığı tezi “Cumhuriyet devri Türk Romanında Beyoğlu” üzerinedir. Yine aynı üniversiteside 1999’da “Fazıl Ahmet Aykaç Hayatı ve Eserleri” başlıklı doktora tezini tamamlamıştır. İstanbul Üniversitesi’nde anabilim dalı başkanı olduğu Yeni Türk Edebiyatı bölümünde ders vermektedir. Edebiyat, kültür ve basın-yayın tarihi, İstanbul, Osmanlı döneminde gündelik hayat, uygulamalı editörlük, fikir hareketleri, modernite ve modernizm başlıca ilgi ve çalışma alanları olmuştur.

(Görsel, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nün izniyle kulllanılmıştır. Her hakkı saklıdır.)