Y: Queer Bir Gelecek İhtimaline Doğru

Furkan Öztekin

Az, çoktur

Eşit, daha fazladır

Herkes birdir

Kuşku, barıştır[1]

Cem Akaş, Duvar Önünde (Kaynak: Oggito)

Y, erkeklerin dünyadan silindiği, kadınların uzun yıllardır hayatın her alanına hükmettiği ve kendi düzenlerini sımsıkı kurduğu bir gerçekliğe yaslıyor sırtını. Ütopya ve distopya arası olarak tanımlanabilecek kitapta tarih adeta yeniden inşa ediliyor. Erkeklerin ön planda olduğu anlatılar kadınlara göre uyarlanıyor. Sanat eserleri sil baştan icra ediliyor. Meslekler cinsiyet dogmalarından arındırılıyor. Dünya üzerinde “özgürlük, eşitlik, kız kardeşlik” anlamına gelen Rektifikasyon Dönemi başlıyor.[2] Fakat bir gün kendi ritmini güç bela bulmuş bu düzen birden değişiyor. Y kromozomunun adını bile anmanın suç sayıldığı bir zamanda Constantine isimli bir erkek dünyaya geliyor. Cem Akaş’ın eleştiriye açık bir queer/feminist bakışla kurduğu ve alternatif bir dünya tahayyülü vadeden Y, tam olarak bu noktada başlamış oluyor.

2018 yılında yayımlanan ve kısa sürede ikinci baskısını yapan Y, yazarın diğer kitapları Sincaplı Gece ve Gitmeyecekler İçin Urbino‘da olduğu gibi üç perde/üç bölümden oluşur. Prolog, Analog ve Epilog gibi farklı anlatıcılara sahip, özel yapılarıyla Akaş’a farklı olanaklar tanıyan bu bölümler[3], hikâyeyi bütünleyen ve dizginleyen unsurlara dönüşür. İlk bölüm olan Prolog, romanın başkahramanı Constantine’i kapısının önünde bulan İlliada tarafından anlatılır. Okuyucuyu hikâyenin içine çeken bu bölüme yasa dışı eylemlerde bulunmanın tedirginliği hâkimdir. Başlarına gelebilecek her şeyi göze alan İlliada ve Arendi çifti, Constantine’i tıpkı bir kız çocuğu gibi büyütür. Constantine’in erken öğrenim hayatı boyunca çevredekiler tarafından fark edilmemesi için sürekli yer değiştirip dururlar. Son derece özel ve yetenekli bir çocuk olarak aktarılan Constantine, cinsiyeti sebebiyle çocukluğundan itibaren kaçak göçek bir yaşama sahip olur. Aidiyet duygusundan yoksun bir halde bir türlü dünyaya kök salmayı başaramaz. On yaşına geldiğinde ise Constantine’in davranışlarında yavaş yavaş değişiklikler olur. Sorumsuzca davrandığı günlerin birinde evden kaçar.

“Constantine ortalara yoktu, Misha dahil hiçbir arkadaşı okuldan sonra görmemişti, nereye gittiğini bilen yoktu, önceki gece çıktıktan sonra eve dönmediğini de anlamıştım, yirmi dört saattir haber alınamıyordu.

Constantine gitti, dedim Arendi’ye.”[4]

Bu bölümde Constantine’in adaptasyon problemlerinin dışında içinde yaşadıkları dünya, parçası oldukları toplumsal yapı ve kadınların hüküm sürdüğü düzen, tüm ayrıntısına kadar aktarılır. İkinci bölüm olan Analog ise birinci bölümden tamamen farklı bir dile ve anlatıma sahiptir. Anlatıcı her şeyi bilen tavrı ve kararlılığıyla “sen”e dönüşür. Constantine’in attığı her adımdan haberi olan bu anlatıcı, ana kahramanın iç sesi olarak da okunabilir.

“Atladığın yerde su çok derin değil, yere çarpacaksın ama bir tarafın kırılmayacak. Suların seni açığa çektiğini hissedeceksin, soğuktan hareket etmekte zorlanacaksın, evden kopan bir tahtaya tutunacaksın ve ayaklarını çırparak içeri, eve doğru yüzmeye çalışacaksın, bir türlü beceremeyeceksin, üzerinden dalgalar aşacak, boğulmaktan hep son anda kurtulduğunu sanacaksın.”[5]

Analog bölümü, Prolog bölümdeki yoğun fantezi dünyasını kendine fon edinerek daha çok Constantine’in iç dünyasına yakından bakmaya çalışırken binlerce soru zihnimizde dans etmeye başlar.[6] Dünyaya tek bir cinsiyet hâkim olabilir mi? Böyle bir düzenin ortasında cinsiyet rolleri nasıl belirlenir? Bu roller nelerden,  hangi koşullardan etkilenir? Bu bağlamda tüm norm ve tanımlamalardan uzak olan LGBTİ+/queer kimlikleri nereye konumlandırabiliriz? Akaş, bu soruların bazılarını İlliada ve Arendi’nin heteroseksüel bir çifti andıran ilişkileri ve Constantine’in karşı cinsle olan küçük deneyimleriyle cevaplasa da bazılarını cevapsız bırakır. Yine kitap, erkeksiz bir dünyadaki kadın homososyalliğinin nasıl olduğuna dair ipuçları verse de bunlar yeterince net değildir. Kısacası, erkeklerin yokluğunda değişmesi beklenen şeyler yeterince değişmemiş, aksine bazı kadınlar bugünün dünyasında tanık olduğumuz erkek rolünü üstlenmiş[7] ve hayatın çoğu alanında yıkıcı ve hegemonik bir tavır benimsemişlerdir. İçinde pek çok olay ve referans barındıran analog bölümü, Constantine’in para kazanmak için İstanbul’a gitmesi ve bir anda erkek olduğunu tüm dünyanın öğrenmesiyle son bulur. Tüm koşuşturmacaya rağmen erkek düşmanı bir söylemi olan ve pratikte penisli kadınlara saldırı düzenleyen Tit for Taft (TfT) isimli bir örgütün eline düşer.[8] Aile üyeleri ise bunca yıl Constantine’in varlığını gizlediği ve evrakta sahtecilik yaptığı için hapse atılır.

Kitabın Epilog isimli son bölümünde ise Constantine karşımıza İstanbul Beyefendisi isimli ilk kitabını yayımlayan taze bir yazar olarak çıkar. Yönelttiği sorulardan ve fobik tavırlarından erkek düşmanı olduğunu tahmin ettiğimiz bir gazeteciyle şehirden uzakta yaşadığı evinde bir röportaj gerçekleştirir. Constantine, İstanbul Beyefendisi kitabında küçük yaşlardan itibaren kötü yönleriyle deneyimlediği distopik dünyanın tam tersi bir dünya sunar. Haliyle içinde yaşadığı X kromozomlu dünyaya kurmaca bir kitap üzerinden korku salar.

“Erkek kültürünün yoz yapıtlarını sayıp durmaktan zevk mi alıyorsun?

Hiç ilgisi yok, Şunu söylemeye çalışıyorum: Erkek kibri demiştik ya, insanlığın tamamında görülen bir şey bu, bizim hikâyemiz hep en önemli hikâye oluyor, oysa başkalarının büyük hikâyelerinin son derece önemsiz figüranları da olabiliriz, senaryoda repliğimiz bile olmayabilir. Erkekleri, kadınlardı diye helak olurken, bizimle muhatap bile olmayacak varlıkların olma olasılığını hatırlamak bence çok önemli.”[9]

Constantine’in ağzından olayların arka planını dinleme şansı yakaladığımız söyleşi tarzındaki bu bölüm, kitaba katmanlı bir şekilde bakmamıza olanak sağlar. Akaş, Epilog bölümüyle kitabın içine adeta yeni bir yazar ve kitap yerleştirir.  Böylelikle kurgu içinde yeni bir kurgu, fantastik bir dünya içinde yeni bir dünya ortaya çıkmış olur.

Sonuç itibarıyla Cem Akaş’ın Y isimli romanı cinsiyetler arasındaki gerilimden beslenip koskoca dünyada öteki olmanın ne anlama geldiğini ve bunun dezavantajlarının neler olabileceğini anlatıyor bize. Bugünkünden farklı ama bugünküne benzer yanları da olan, yalnızca iyi ya da topyekûn kötü olmayan bir yer olarak tanımlıyor kadınlarla dolu dünyayı.[10] Yine burada da bulutlar hareket halinde, günler birbirini ısrarla takip ediyor, şehirler her geçen gün değişiyor, insanlar azalıp çoğalıyor. İyilik ve hakikat, herkesin ulaşmaya çabaladığı hedeflere dönüşürken, kötülük her zamanki gibi yine baş gösteriyor.

Öteki olmaktan ziyade yalnız olmanın yarattığı çaresizliği ve bu hissin sınır tanımaz halini gözler önüne seriyor Akaş. Dört bir yanı kadınlarla çevrili dünyada erkek olarak dünyaya gelen küçük bir çocuk üzerinden aktarıyor olup biteni. Tüm bunların dışında ütopya/distopya ikileminin arasına sıkışmış bir gerçeklik sunuyor Y. Sadece tek bir cinsiyetin varlık gösterip söz hakkına sahip olabildiği bir dünyada cinsiyet kimliği ve rollerinin nasıl şekilleneceği üzerine bir egzersiz gibi işliyor. Kelimelerin arasında gezinirken fantastik bir filmin içindeymişiz hissiyatına kapıldığımız roman, kadınlar arasındaki queer ilişkilenme biçimlerinin toplumsal yapıyı yeniden oluşturabilme ihtimalini aklımıza getiriyor. Kapılar yepyeni olasılıklara, sınırları olmayan diyarlara açılıyor.


[1] Cem Akaş, Y, Can Yayınları, 2018, s.28

[2] A.g.e., s. 17

[3] Vatan Kitap, Anaerkil Dünyaya Hoş geldiniz! Cemre Nur Meleke Ve Cem Akaş, Mart 2018

[4] Cem Akaş, Y, Can Yayınları, 2018, s. 63

[5] A.g.e., s. 112

[6] Nida Dinçtürk, Bir Kadınlık Masalı, Erkeksiz Bir Dünya Tasviri: Y, Gazete Duvar, 12.04.2018

[7] Simla Sunay, X Paranoya, T24, 05.04.2018

[8] Cem Akaş, Y, Can Yayınları, 2018, s. 102

[9] A.g.e., 2018, s. 161

[10] Betül Memiş, Cem Akaş: “Ütopyalar bugün sıkıcı birer kurgu olmaktan öteye gidemiyor”, CNNTURK, 15.05.2018