Sessiz ve Naif Bir Başkaldırı: Bir Kırık Segâh

Büşra Tan

Kâmil Erdem’in 2019 yılı Haldun Taner Öykü Ödüllü kitabı Bir Kırık Segâh, yazarın kendi yaşamından, birikimlerinden, eylem ve söyleyişin diyalektiğinden oluşur. Hayata dair görüşlerini okurun gözüne sokmadan kendine has, naif bir bakış açısıyla sunan eser, farklı dünyaların kapısını aralar.

Yazar, öykülerinde hayatla paralel olayları, insan zaaflarını farklı bir edebiyat zevkiyle anlatır. Bir coğrafyada yaşayanların kaderine teslim olması, hayatı için çabalaması ya da vazgeçmesi gibi insan hayatının olağan akışı için yazılan öykülere ritmik ögeler katar: Samimilik ve içtenlikle yaratılan farklı karakterler, kimlikler her zaman müziğin/ ritmin bütünleştirici gücünde birleşir. Her gün yanından geçtiğiniz bir gişe memurunun, pazarcının ya da günlük hayatta dikkatinizi çekmeyen, sıradan gibi gözüken fakat kendi dünyalarında bambaşka olan insanların öykülerini ince detaylarla anlatır.

Kitabın ilk öyküsü “Menfez”, modern dünyada sıkışıp kalan sıradan insanın yaşamını anlatır. Büyükşehirde yaşayan çoğu insanın neredeyse her gün göröbileceği bir karakter, Erol, metroda kart dolum memuru olarak çalışır: “Hazret-i Yusuf’un atıldığı kuyu. Kimse atmadı tabii beni. Kendi isteğimle her gün iniyorum. Hem bu işi bulmak için, yırtıcı bir çaba göstermiştim, “itaatkâr, namazında niyazında” diye tavsiye götürmüştüm Hacı Halis Bey’den gençlik kollarındaki delikanlıya ve oradan şirket müdürüne.”(s.9)

“Menfez”deki Erol, kimlikteki isminin değişmesinin getirdiği dönüşümle beraber kendini İbrahim Peygamber’e benzetir, onun da sessiz bir direnişi vardır: “Ardından şu beni ve bizi on altı saat çalıştırıp, metronun raylarına karşı tenhada el kol hareketi yapmaktan öteye gitmememizi Tanrı’nın bir lütfu olarak kabul eden, göbeği baseni biraz büyüdüğü için ve gut, tansiyon, nefes darlığı gibi zarif illetler yüzünden çağa özgü mazeretler sunarak üreterek namaz eda etmekten de kaçınan ama neredeyse tümü, mahallenin seyahat acenteleriyle umreye gitmiş, eşlerini de göndermiş ve sekiz saatlik mesai bitiminde, park yerindeki jiplerine çilekeş bir tavırla yürüyen amirlerimizin örneğin güçlü bir depremde bizimle birlikte öte dünyaya ulaşmaları hâlinde, o koca yıkımı ve ayağa kalkmayı içeren meydanda, şaşkın, çaresiz bakışlarla dolaşıp durması!” (s.15).

Modern dünyadaki yaşam koşulları bireyi kimi zaman bir sevgilinin, kimi zaman bir köpeğin gözlerinde iki yandan, âdeta bir press gibi sıkıştırırken yaşama tutunacak bir anlam aramaya iter:

Merkezinde ölüm ve yalnızlık olan ikinci öykü, “Kapalı Havza” kayıplara ya da diğer bir deyişle tutunamamış karakterlere dikkat çeker: “Bense, herkese yakınım, herkesten uzağım.” (s. 24)

“Seyahat”, öykünün adından uzak kalan felçli bir adamı anlatır. Bedensel bir uzvunu kaybetmesiyle beraber geçmişi özler. Geçmişe bakış ve şimdinin getirdiği yorgunluğunu gösteren bir öyküdür: “Yorgunluk veriyordu geçmişe bakmak.” (s.35) Yaşanabilecek en büyük yorgunluklardan biri yaşam sevincini kaybetmektir. Geçmişe nereden bakılırsa bakılsın hep bir eksiklik ya da tamamlanmama duygusu hâkimdir. Geçmiş, belirli mekânla, mecbur kalınca özellikle gün yüzüne çıkar. Hayatın farklı bir boyutta darlaşması, hayata bakış açısıyla paralel gider: “Daralan alan. Daralan hayat. Dar-ı dünya derler ya. Her şeyin evi. Onunsa, evi dünyaya dönüştü. Üç oda bir salondan ibaret bir cihan. Cihanın yitik hükümdarı. Tuvalet, dünyanın merkezi. Dünyanın merkezine başarılı bir seyahat. Jules Verne. Güldü. Gülerken yüzünün aldığı hal aklına geldi. Yarısı kımıldamayan yüz. Öbür yarısı olmayan gülüş. Sinirlenmedi. Daha çok güldü. Sesler ilave etti gülüşüne. Eğri büğrü sesler. Harap, yapayalnız, rutubetli Pangaltı havası gibi.”

Kitaba da ismini veren cümle, ilk kez “Akşam Yemeği”nde geçer: “Balkon kapılarından içeri serin bir havayla bir kırık segâh doldu.” Burada müzikle verilen ritim duygusu, olayların derinlikli anlatılmasını sağlar. Olayların ele alınışı bakımından diğer öykülere nazaran müzikalite bir tık daha öne çıkar. Sıradan insanların sıradan yaşamlarını hatırlama işlevi mekânsal ayrıntılarla verilir. Bu şekilde mekân ve insan psikolojisindeki ayrıntılar, derin anlamlara ulaşır.

“Ahlat Atı”, insanlara karşı her zaman mesafeli duran, derinlikli bir öyküdür. Hayatı sorgulama şekli çarpıcı bir şekilde verilir  “… ömür dediğin şey ne ki diye düşündüm, gelip geçen bir fırtına, arada paydoslar tatiller olur, dinlenmeye durursun, ama onda da, vardiyanın geri kalanı nasıl geçecek diye, yatsının farzı yeterli olunur mu diye seccadede biraz uzun dursam, vücudum azıcık daha dinlense, Tanrı da gönenir mi diye düşüne düşüne daha ne olduğunu anlamadan geçip gider. Alnı kırışır insanın, gözünün ferinde kuşkular dolanır. Sükûnetin tadı çıkmaz.”

“Pazar” adlı öyküde çizilen karakterlerle hâlâ iyi insanların olduğu hatılır: “Var içimde öyle bir merhamet falan, ne bileyim hayvanı olsun, sebzesi dikeni olsun, düşküne üzülürüm. Şu kurtlu domatese üzüldüğüm gibi. Kurduna ayrı, domatesine ayrı.”(s.72)

“Pazartesi”nde ise halk inanışlarını, (evliyaları vs.) geçmiş – gelecek arasındaki çizgiyi, kendini arama ve kaybolma gibi konuları yalın, sade bir dille anlatır: “Ama benim mazeretim var bu pazartesi demiştim. Pınar’ın o kolunu sakınma hali, bir düzenin bozulmaya, çürümeye yüz tutma hali, beni biraz ürkek yapmıştı. Uçarı, pürüzsüz, engebesiz bir açık alanda şifa bulmayı ummuştum. Belki yanlış rotaya dümen kırmıştım. Açık alan olmasa bile, şu kaynaşan, kendi dertlerine gömülmüş insanların biteviye deviniminin, gri, soluk kimsenin dikkatini çekmeyen parçası olmak istemiştim. Düzlüğün, sığlığın tadını çıkarmak istemiştim.” (s.114)

İnsan hayatının panoramasından parçalar bu kitapta birleşir. Günlük hayatta yaşanan çoğu sıradan olaya naifliği elden bırakmadan eleştiri getirilir. Olayları ilmek ilmek örerek kendine has kurgu zemini yaratır.

Dönemin havasına, fabrikalardaki düzenine, polis ve işçi sınıfının yaşamına ayna tutulur. Küçük bir kasabada yaşanan olaylar, şairane bir söyleyişle aktarılır.  Hayat koşullarının yükselip alçalan temposu, ritmik bir şekilde yansıtılır.

Kâmil Erdem, Bir Kırık Segâh kitabında sıkı gözlem yeteneğiyle, geniş bir perspektif açısıyla birçok insanın hayatından kesitler gösterir. Karakterlere her zaman naif ama mesafeli bir şekilde yaklaşır. Anlatılarındaki çoğu karakter bitmez tükenmez dünya telaşı içerisinde savrulan bir toz taneciği gibidir. Kimi tamamen bir tevekkülle hayata tutunur kimisi ise vazgeçmiş ya da vazgeçmenin eşiğindedir. Yazarın usta bir öykücülüğü vardır. Bunu, özellikle yaşadığı coğrafyanın zenginliklerini anlatırken yakalayabiliriz. Onun dilinin ve yarattığı karakterlerin bu denli güçlü ve gerçekçi olmasının en önemli sebeplerinden biri de içtenliğidir. Kırık kalpler istasyonundan hareket eden bir tren gibi her hikâyesi farklı vazgeçişleri, kayıpları okuyucuyla buluşturur. Her durak, yaşanılan hayattan kesitler sunar. Bir Kırık Segâh’ın “Haldun Taner Öykü Ödülü”ne sahip olması da toplumsal bilinci nasıl iyi yansıttığının işaretidir. Kurulan cümlelerin dil esnekliği, seçilen benzetmeler de dikkat çekicidir. Yazar, bakmanın görmek dışında hissetmek ve anlamak olduğunu usta bir şekilde kanıtlar. Müzik ve ritim duygusunu sıklıkla kullanarak şiirsel bir ahenk yakalar.

Kaynakça:

https://www.selyayincilik.com/basin/Hem%20dune%20hem%20bugune%20ait%20oykuler%20(Notos%2069).pdf

http://www.sabitfikir.com/elestiri/goren-ve-anlatan-bir-bilge

https://www.milliyet.com.tr/gundem/kendi-yasaminda-gezip-tozan-bir-yazar-2884833